Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
24 Mayıs 2015, 17:55

Gönderen Konu: EBU ZERKA-MURAT GEZENLER MAİDE: 44 MÜNAZARASI  (Okunma sayısı 4162 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Abdulmelik

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1358
  • Değerlendirme Puanı: +42/-0
EBU ZERKA-MURAT GEZENLER MAİDE: 44 MÜNAZARASI
« : 04 Şubat 2013, 01:32 »
EBU ZERKA-MURAT GEZENLER MAİDE: 44 MÜNAZARASI

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,


Geçtiğimiz yıllarda Ebu Zerka (Yılmaz Şahin) ile Murat Gezenler arasında Maide: 44. Ayet ile alakalı yapılan münazara hakkında gerek içerdiği konunun hassasiyeti gerekse de halen gündemdeki yerini koruması hasebiyle kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Ardından da meseleyle alakalı görüşümüzü özet olarak aktarmaya gayret edeceğiz.

Bu münazara da geçen haftalarda sözkonusu şahısların yaptığı diğer münazara gibi başı sonu belli olmayan, hangi konunun niye tartışıldığı anlaşılmayan kısır bir tartışmadan ibarettir. Bu da elbetteki bu şahısların yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü meseleyi müzakere eden taraflardan birisi (Yılmaz) Allahın kendisine verdiği beyan (konuşma) nimetini –hadiste de varid olduğu üzere- sihir amaçlı kullanan, hak sözler söyleyerek batılı isbatlamaya çalışan bir kimse iken; diğeri (Gezenler) ise hak sözü batıl usullerle isbatlamaya çalışan, ilmi olmadığı halde alim ve müfessir edasıyla ayetlerden hüküm çıkartmaya çalışan, alimleri rasgele ve edepsizce tenkid eden birisidir. Haliyle böyle kimseler arasında yapılan bir müzakerenin neticesinde hayır çıkmayacağı Allahın izniyle ortadadır.

Şimdi evvela “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir”  mealindeki Maide: 44. Ayet hakkında tarafların sahip olduğu kanaatleri özetlemek istiyoruz:

Murat Gezenler’e göre ayet zahiri üzeredir. Allahın indirdiği ile hükmetmemek mücerred bir küfürdür, Allahın hükmünden başkası ile hükmetmek ikinci bir küfürdür, Allahın hükmüne muhalif bir teşride (yasamada) bulunmak ise bunların hepsinden bağımsız ayrı bir küfürdür, diyor Gezenler. Eğer bunu ayetin tefsiri babında ve de ayetten çıkan genel bir hüküm olarak değil de günümüzde haramı helal kılan beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin içinde bulunduğu vakıa hakkında hususi bir hüküm olarak söyleseydi buna bir itirazımız olmazdı. Fakat Gezenler bununla yetinmeyip ister yaptığı işi helal saysın ister saymasın, Allahın hükmünü inkar etsin veya etmesin, herhangi bir meselede Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi terk eden hakimi, sırf bu terkinden dolayı tekfir etmektedir. Bu hususta beşeri kanunlarla hükmeden hakim ile aslen İslam şeriatıyla hükmettiği halde belli bir meselede Allahın hükmünü terk eden kadı arasında ayrım yapmamaktadır. Bu konuda da delil olarak ayetteki “kafirler” lafzının “hum’ul kafirun” şeklinde marife yani elif lam takısıyla geldiğini, küfür kavramı marife olarak ve de mutlak yani kayıtsız bir şekilde geldiğinde büyük küfür anlamına geleceğini söylüyor. Gezenler, bu hususta üstadı Abdulkadir bin Abdilaziz’in görüşüne tabidir. Hakimiyet mefhumu adlı kitabının sonunda Abdulkadir’in el-Cami adlı kitabından bütün bu saydığımız hususları itiraz etmeden nakletmektedir. Bu ayet hakkında İbnu Abbas (ra) başta olmak üzere bir kısım seleften nakledilen “kufrun dune kufr” yani bu ayette bahsedilen, küfrün altındaki bir küfürdür, şeklindeki görüşün de gerek rivayet gerekse de dirayet açısından zayıf olduğunu iddia etmektedir.

Ebu Zerka ise bu ayette bahsedilen küfrün küçük küfür olduğu hususunda ümmet arasında icma olduğunu söylüyor ve Acurri, İbnu Abdilberr gibi alimlerden bu husustaki icmayı naklediyor. Gezenler ise buna cevaben bu hususta icma olmadığını, olsa bile ayetin delaletinin açık olduğunu, icmanın ayeti tahsis edemeyeceğini, ayrıca icmanın Kuran ve Sünnetten bir senedi dayanağı olması gerektiğini, bu hususta bahsedilen icmanın ise nasstan bir müstenedi, delili olmadığını söylüyor. Gezenler’in Ebu Hayyan, Razi gibi müfessirlerden kendisine delil getirme çabalarına da Ebu Zerka bu müfessirlerin kelamcı, mutezili olduğu; bunların sözlerinin hüccet teşkil etmeyeceği şeklinde cevap veriyor .  Ebu Zerka’nın ibn Hazm’dan naklettiği bir söze de Gezenler yine haddini aşarak “alim burada hata etmiştir” diye karşılık veriyor. İbnu Hazm elbetteki hata edebilir ancak bu hatanın tesbitini yapmak ve de dillendirmek cahillerin işi değildir! Sadece bu değil ki Gezenler, ayeti kendisi gibi tefsir etmeyen bütün alimleri ölçüsüzce eleştiriyor. Halbuki Haricileri ve Mutezileyi saymazsak , kendisini ehli sünnete nisbet edenler arasında Gezenler ve üstadı Abdulkadir gibi yeni yetmeleri saymazsak ayeti zahiriyle alıp Allahın hükmünü terk etmek mücerred bir küfürdür diyen hiç kimse olmamıştır.

İcma’nın nasstan bir dayanağı olması gerekir deyip sonra da icma, ayeti tahsis etmez demesi de ayrı bir garabettir. Zira kıble ehlinden hiçbir aklı başında kimse icmanın Kuran ve Sünnetten bağımsız bir teşri kaynağı olduğunu iddia etmez. İcma elbetteki nasslara dayalı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla icma’ nassı tahsis eder diyenlerin bundan kasdı icma’nın Kuran ve Sünnetten istinad ettiği ayetler veya hadisler, başka bir ayeti veya hadisi tahsis eder, manasındadır. Fakat bizler yeri gelir bu icma’nın dayandığı delili biliriz veya bilmeyiz. Zahirde ayeti nesheden veya tahsis eden ümmetin icması gibi gözükse de hakikatte yine nass, başka bir nassı tahsis etmektedir. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) “Benim ümmetim dalalet üzere birleşmez” buyurduğu halde şu meselede icma bile olsa kabul etmem diyen bir zihniyet nasıl bir zihniyettir, bu nasıl bir dalalet ve cehalettir?

Ebu Zerka’ya gelince; bu şahsın söylediği hemen her şey haktır ancak bununla batılı kasdetmektedir. Yani Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen kişi ancak bunu hükmü inkar ederek ve yaptığını helal sayarak yaparsa kafir olur; bu Ehli Sünnet ve’l Cemaatin görüşüdür. Ancak Ebu Zerka’nın bunu gündeme getirmekteki amacı günümüz tağutlarını müslüman olarak gösterip onlara meşruiyet kazandırmaktır. Ehli sünnet bunu, haramları helal, helalleri haram kılan nitelikte yasalar çıkartıp bu yasalarla hükmeden, bu batıl yasaları tasdik eden hakimler için söylememiştir. Bilakis bu, bazı hususlarda nefsine uyarak Allahın hükmünü terk eden hakimlerle alakalı söylenmiş bir sözdür.
 
Murat Gezenler ise günümüz tağutlarını Allahın şeriatını terk edip Yesak kanunlarıyla hükmetmelerinden ötürü tekfir etmektedir ve bu hususta haklıdır. Fakat bu hak olan davayı savunurken getirdiği deliller batıldır. Bizzat dinin aslına giren teşri ve hakimiyetin sadece Allah’a ait oluşu gerçeği, sadece bir tane ayet üzerinde yapılan tefsir münakaşalarına ve Arap dili kaidelerine dayandırılamaz. Çünkü bu husus bizzat rasullerin gönderiliş gayesi ve hepsinin ortak daveti olan “La ilahe illallah” kelime-i tevhidinin bizzat içinde yer alan bir meseledir. İbnu Abbas’tan gelen “kufrun dune kufr” sözünün sahih senedli olması günümüz tağutlarının müslüman olduğu manasına gelmeyeceği gibi, zayıf olması da geçmişteki İslam devletlerinin yöneticilerinin kafir olmasını gerektirmez. Keza Allahın indirdiğiyle hükmetmemenin küçük küfür olmasından ötürü ehli kitabın haham ve papazları gibi Allahın dinine muhalif teşride bulunup insanları bu batıl kanunlara itaate zorlayan tağutlar da müslüman olmaz. Maide: 44. Ayetin tefsiriyle alakalı alimlerin zikrettiği şeylerin günümüz vakıasıyla bir alakası yoktur. Bir alimin “küfür lafzı marife olarak gelirse hakiki küfre delalet eder” demesiyle bütün iman küfür meseleleri izah edilemeyeceği gibi, başka bir alimden küfür kelimesi marife de gelse küçük küfre delalet edebilir, şeklinde bir nakil geldi diye de küfrü açık olan kimselerin imanı isbat edilmiş olmaz. O yüzden tağutların tekfiri meselesini tevhidin aslından çıkartıp bu tür zayıf veya alakasız delillere dayandıranlar tevhid davasına en büyük ihaneti yapmaktadır. Zira bir hususta getirilen delilin batıl olması her ne kadar delil getirilen konunun yani medlulun batıllığını gerektirmese de meseleleri idrak edemeyen cahil avam tabakası bu tür şeylerden ötürü akidenin en temel meselelerinde şüphe eder hale gelmiştir. Karşısındaki kişinin delilinin zayıf olduğunu ve meseleyi izah etmeye yetmediğini bildiği halde saatlerce meselenin özüyle alakalı değil de bu tarz tafsilatıyla alakalı tartışma yürütüp hasmını çürütmeye çalışan ve bu surette insanların karşısına sanki bütün meseleyi çözmüş edasıyla çıkan kimseler ise bunlardan daha haindirler. Zira ilmi bir tartışma usul üzerine yani meselenin asılları üzerine yürütülür, furu yani ayrıntılar üzerine yürütülmez! Ebu Zerka-Murat Gezenler Maide: 44 münazarası hakkındaki yorumumuz özet olarak budur.
« Son Düzenleme: 05 Şubat 2013, 00:11 Gönderen: İbn Munzir »

Çevrimiçi Abdulmelik

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1358
  • Değerlendirme Puanı: +42/-0
MAİDE: 44 AYETİ VE KUFRUN DUNE KUFR SÖZÜNÜN İZAHI
« Yanıtla #1 : 04 Şubat 2013, 23:07 »
Maide: 44. Ayeti kerimesi hakkında hak ehlinin görüşü:

“Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir”


Ebu Zerka-Murat Gezenler münazarasını bu şekilde değerlendirdikten sonra kısaca bu ayet hakkında hak olan görüşün ne olduğunu izah etmeye çalışacağız. Evvela, bu ayet hakkında İbnu Abbas’tan nakledilen “Bu ayette bahsedilen küfür, küfrün altında bir küfürdür” veyahut da “Burdaki küfür, Allahı meleklerini kitaplarını inkar edenin küfrü cinsinden değildir” gibi sözlerin benzerleri sadece İbnu Abbas’tan değil, selefiyle halefiyle alimlerin birçoğundan nakledilmektedir. Hatta bu ayet, çoğu zaman dinden çıkartmayan küçük küfüre misal olarak verilmektedir. İbnu Kayyım’in Medaric’us Salikin’de küfür kavramını izah ederken yaptığı açıklamalara, keza Tahavi akidesi şarihi İbnu Ebi’l İzz el-Hanefi’nin sözkonusu ayetle alakalı yaptığı izahlara ve de genel olarak tefsir kitaplarında Maide: 44 ayetiyle alakalı alimlerin yaptığı tefsirlere bakıldığında Ehli Sünnet ulemasının nezdinde bu ayetinin zahirinin metruk (terk edilmiş) olduğu ve Ehli Sünnet müfessirlerine göre kişi Allahın hükümlerini inkar ederse kafir olacağı, inkar etmeyerek hükmü terk eden kimsenin ise fasık ve zalim olacağı hususu iyice açığa çıkmış olur. Bundan dolayı İbnu Abbas’ın sözü hakkında sened veya metin açısından yapılacak tenkidlerin bizim meselemize herhangi bir faydası yoktur. Zira bir hakimin herhangi bir meselede Allahın indirdiğiyle hükmetmemesinden veya hükmün uygulanmasını terk etmesinden ötürü tekfir edileceğini söyleyen hiçbir ehli sünnet alimi yoktur. İbnu Mes’ud’un “Hükümde rüşvet küfürdür” sözünün ise gerçek küfür anlamında olması gerekmez. Zira Bir adam, İbn Abbâs'a, kadınlarla dübüründen temasta bulunmayı sorduğunda İbn Abbâs: «Bana küfürden soruyorsun» diye cevap vermiştir. (Bunu İbn Kesir, Bakara: 223. Ayetin tefsirinde Abdurrezzak’a atfederek nakletmiş ve bu hadîsin isnadı sahihtir, demiştir.) Halbuki kadına arkadan yaklaşmanın dinden çıkartan bir küfür olmadığı icma ile sabittir. Fakat İbnu Abbas, bu amele şari’nin verdiği isim olan küfür ismini koymuştur. Zira İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin Hammâd İbn Ebu Hüreyre'den naklettiklerine göre: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur; «Kim hayızlı bir kadınla temasta bulunursa, ya da bir kadınla dübüründen temasta bulunursa, ya da kâhine giderek onun söylediğini doğrularsa Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olur.» İbnu Mes’ud (ra)’ın “Hükümde rüşvet küfürdür” sözünün de bu şekilde olması muhtemeldir. Zira hakim, bu ameliyle irtidad etmiş olmasa da Allahu Teala Maide: 44. Ayette onun ameline küfür ismini vermiş ve bu surette olayın vahametini ve şiddetini haber vermiştir. Bu, tıpkı sahihte rivayet edilen “Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek küfürdür” hadisinde olduğu gibi tagliz, sakındırma amaçlı bir ifadedir. Allah en doğrusunu bilendir.

Yezid, İmam Hüseyin (ra)’ın katillerine kısas uygulamadığı hatta onun katlini teşvik ettiği halde tekfir edilmemiştir. Keza Haccac, Mervan gibi yöneticiler Allahın bir çok hükmünü terk ettikleri, rüşvet aldıkları, akrabalarını kayırdıkları, bazen hadd cezalarını uygulamayı terk ettikleri halde Ehli sünnetten hiç kimse onları bundan dolayı tekfir etmiş değildir. Bunları tekfir eden alimler olmuşsa da başka sebeblerden dolayı tekfir etmişlerdir.
Onları Allahın hükümlerini terk ettikleri için tekfir edenler sadece Havaric ve Mutezile gibi bidat fırkalarıdır. Ehli sünnet uleması da onlara cevab verme sadedinde bu ayette bahsedilen küfrün onların anladığı şekilde olmadığını beyan etmişlerdir. Bu sapık fırkalar daha da ileri giderek nefsine Allahın hükmüyle hükmetmediği gerekçesiyle mürtekib-i kebireyi yani büyük günah işleyenleri tekfir etmişlerdir. Onlara göre mesela içki içen birisi kendi nefsinde Allahın indirdiğiyle hükmetmediği için kafirdir. Asıl itibariyle kendi nefsinde veya ailesinde veyahut da insanlar arasında Allahın herhangi bir hükmünü uygulamayı terk eden kişi arasında bir fark yoktur. Yaptığını helal sayarsa kafirdir, saymazsa değildir. Büyük günah işleyenleri tekfir etmedikleri halde Allahın indirdiğiyle hükmetmeyeni inkar şartı gözetmeksizin büyük küfür manasında tekfir edenler büyük bir çelişki içersindedirler ve bu konuda Haricilerin görüşüne muvafakat etmişler, selefiyle halefiyle bütün ümmetin icmasına ise muhalefet etmişlerdir.

Bütün bunlardan dolayı Abdulkadir bin Abdilaziz vb muasır yazarların ve de tabilerinin Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakim herhalükarda kafirdir, şeklindeki görüşü savunup bunun küçük küfür olduğunu söyleyen alimleri hatta bizzat Ehli Sünnet akidesini tenkid etmeye yeltenmeleri büyük bir sefihliktir ve cahil cesaretinden başka bir şey değildir. Bu zihniyette olan kimselerin ne selefle ne ehli sünnetle bir bağlantısı yoktur. Bu açığa çıktıktan sonra geriye bir mesele kalıyor ki o da şudur: Günümüzde bazı kimseler alimlerin “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler, hükmü inkar ediyorlarsa kafirdirler inkar etmiyorlarsa bu, dinden çıkartmayan küçük küfürdür” şeklindeki sözlerini esas alarak günümüzdeki yöneticilerin de Allahın şeriatını bırakıp beşeri kanunlarla hükmetseler bile bu yaptıklarını helal saymadıkları müddetçe kafir olmayacaklarını savunmaktadırlar. Bütün bunlar ifrat ve tefrit içindeki insanların sözleri olup iki grup da bu iddialarla beraber imanın ve küfrün hakikatinden habersiz olduklarını ortaya koymuştur. Zira ehli sünnetin nezdinde iman kalble tasdik, dille ikrar ve azalarla ameldir. Bundan dolayı imanın zıddı olan küfür (inkar) de kalple (itikadla) olabileceği gibi dille ve amelle de meydana gelebilir. O yüzden ehli sünnet uleması küfrü itikadi küfür, kavli (sözlü) küfür ve de fiili küfür olarak taksim etmişlerdir.

İmanın da küfrün de asli mahalli kalbtir. Kalbteki küfür bazen dilde, bazen de amelde kendisini gösterir. Küfürden kasıd ise sadece yalanlama (tekzib) manasında değildir. Ehli sünnete göre kalb, hakkı tasdik etmekle beraber inkiyad (boyun eğme), teslimiyet, bağlılık, muhabbet (sevgi), dostluk ve hakkın düşmanlarına karşı düşmanlık gibi kalb amellerini gerçekleştirmemişse o kalbe iman girmemiş demektir. Bu, büyük bir esastır. Bu hususta Cehmiye ve Gulatı mürcie, İslam ehline muhalefet etmişler ve okun avı deldiği gibi dinden çıkmışlardır. Zira onlara göre iman, sırf tasdikten ibarettir. Dolayısıyla küfür de sadece tekzibdir. (Yalanlamadır) Bunlara göre bir kimse kalben Allahı ve Rasulunu tasdik ettikten sonra Allaha ve Rasulune sövse de, düşmanlık etse de, İslam düşmanlarına yardım da etse kafir sayılmaz. Ehli sünnete göre ise bu ameller imanla birlikte bulunmaz, bu amelleri işleyen bir kimsenin kalbinde iman yoktur. İman ise mücerred tasdikten farklı bir şeydir.

Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin hükmü inkar etmedikçe kafir olmayacağı doğrudur. Ancak bu inkarın mutlaka hükmü dil ile yalanlama şeklinde gerçekleşmesi gerekmez. Kişi Allahın hükümlerini kabul ettiğini söylese fakat amelinde bu tasdikine zıt bir fiil ortaya koyarsa sözüne değil, ameline itibar edilir ve o kişi tekfir edilir. Bundan dolayı alimler İslam şeriatını terk edip Cengizhan’ın ihdas ettiği Yesak kanunlarıyla hüküm veren Tatarları ve bu kanunlara muhakeme olan herkesi tekfir etmişler ve bu kimselerin İslam şeriatını kabul edip etmediklerini araştırmamışlardır. İbn Kesir (ra) Cengiz yasalarına muhakeme olanların kafir olacağını Maide: 50. Ayetin tefsiri sadedinde beyan etmiş ve bu hususta alimlerin icma ettiğini bildirmiştir. Zira dilleriyle şeriatı kabul ettiklerini söyleseler de yaptıkları amel zaten şeriata teslim olmadıklarını göstermektedir. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zamanında tağuta muhakeme olan münafıklar, dilleriyle şeriata iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen bu iddiaları kabul edilmemişdir. Zira Nisa: 60. Ayette bunlar hakkında “Sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin” buyrulmaktadır. Keza Tevbe: 31. Ayetin nuzul sebebi olan haham ve papazlar Allahın hükmüne muhalif hükümler koyduklarında Yahudi ve Hristiyanlar onların sözünün Allahın kitabındaki hükümlere zıt olduğunu bildikleri halde onların sözüne tabi olmaya devam etmişlerdir. Bu yaptıkları fill de Allahın hükmünü dilleriyle tasdik edip etmediklerine bakılmaksızın “alim ve rahipleri rabb edinme” olarak vasfedilmiştir. Maide: 44. Ayetin nuzul sebebi olan hadisede de aynı şekilde Yahudiler zina edenlere verilen recm cezasını kömüre boyayıp eşeğe ters bindirme cezasıyla tebdil edip değiştirmişler ve Tevrattaki asıl hükmün recm olduğunu itiraf etmeleri onları küfürden kurtarmamıştır. Gerek bu batıl hükmü ihdas edenler, gerekse bu yeni muhdes hükmü uygulayanlar, insanlar arasında buna göre hüküm verenler ayrım gözetilmeksizin tekfir edilmişlerdir. Çünkü bütün bunlar aslında bu kimselerin Allaha iman etmediklerinin bir göstergesidir ve Allahın hükümlerini amel yoluyla inkar etmeye misaldir. Günümüzde de aynı şekilde Allahın hükümlerini kabul ve itiraf ettikleri halde, mesela İslamda hırsızın haddinin el kesmek olduğunu, zina edenin recmedileceğini vb hususları dilleriyle kabul ettikleri halde Allahın bu hükümlerini yürürlükten kaldıran, bunların yerine yeni cezalar getiren veya bu fiilleri tamamen serbest bırakan yöneticiler ve bu yeni oluşan batıl şeriatı kendilerine esas alıp buna göre hüküm veren hakimler ve bu yeni icad kanunları fiiliyatta tasdik edip buna rıza gösteren herkes de aynı şekilde Allahı ve rasulunu inkar etmiş ve de kafir olmuştur. İbnu Kesir (ra)’ın ilgili yerde beyan ettiği gibi Tevrat ve İncil gibi neshedilmiş şeriatlarla amel etmeye kalkan birisi dahi kafir olurken, Yesak gibi beşeri kanunlarla hükmeden kimseler nasıl kafir olmazlar?

Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin tekfir edilmesi için alimler tarafından beyan edilen inkar şartı hakkında söylediklerimiz aynı şekilde istihlal (helal görme) şartı ile alakalı da geçerlidir. Daha önce “HARAMI MEŞRULAŞTIRMAK KÜFÜR MÜDÜR?” başlıklı yazımızda da açıkladığımız gibi haramı helal kılmak sadece itikad yoluyla gerçekleşmez. Dille ve amelle de istihlal gerçekleşebilir. O sebeble Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen bir kimsenin kafir olması için yaptığı işi helal sayması gerekir, ibaresinden “amelinde ne yaparsa yapsın, sadece kalbi itikadında bunun haramlığına itikad etmesi yeterlidir” şeklindeki bir kanaat iman, söz ve ameldir; artar ve eksilir diyen ehli sünnet ve’l cemaatin ve de diğer kıble ehlinin kanaati değildir. Bu bilakis iman, mücerred tasdik ve bilgiden ibarettir diyen ve bu kanaatleriyle beraber kafir olup kıble ehlinin dışına çıkmış olan Cehmiye ve Mürcie’nin gulat (aşırı) kesiminin kanaatidir.

Amerika’daki zencilerden bazılarının yaptığı gibi ramazan orucunu kış mevsimine sabitleyip bundan sonra her sene Aralık ayında oruç tutmayı kararlaştıran bir topluluğu akıl sahibi herkes tekfir ettiği halde veya namazı bundan sonra iki vakit olarak kılma kararı alan bir cemaati herkes tekfir edeceği halde bu akıl sahipleri nasıl olur da hırsızın elini kesmek yerine hapis cezası verme kararı alan, faizin bundan sonra serbest olduğunu ilan eden yöneticilerin ve bu yöneticilere tabi olanların küfründe ihtilaf ederler? Aklı ve dini olan herkes, tembelliğinden dolayı oruç tutmayan birisinin durumu ile oruç konusunda yeni bir teşri getirip orucun vaktini değiştiren birisinin durumunu ayırd eder. Bunlardan birincisi günahkar Müslümanken diğeri kafirdir. Peki akıl ve din sahibi olduğunu iddia eden bir kimse nasıl olur da zina eden birisine 100 deynek cezası vermekten nefsine uyarak imtina eden bir yönetici ile zinanın cezası hususunda yeni bir şeriat çıkartan ve Allahın hükmettiği celde cezasının yerine hapis vs yeni bir kanun ihdas eden yöneticinin durumunu ayırd edemez? Namaz, oruç Allahın dinindendir de zina edene sopa cezası vermek dinden değil midir? Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın.” (Nur: 2)

Fakat öyle anlaşılıyor ki İslamcı hatta selefi olduğunu iddia edenlerin çoğu güya tenkid ettikleri laiklik yani din işlerini dünya işlerinden ayırma hastalığına tutulmuş ve farkına varmadan laikleşmişlerdir. Zira bunlar ibadetlerle alakalı en ufak bir reform teşebbüsüne sert tepki gösterirken, bu reformcuları tekfir ve tadlil ederken; Allahın hadleri, sınırları olan şer’i cezalar ve İslamın muamelatla alakalı diğer hükümleri üzerinde bizzat devlet eliyle yapılan oynamaları sessizce seyretmekte, bu fiilleri yapanları tekfir etmek şöyle dursun , yerine göre bizzat kendileri de devlet içinde kadrolaşma, yönetimi İslamileştirme gibi isimler altında beşeri sistemleri güçlendirmektedirler. Çünkü artık insanlar yüzyıllardır şeriatın tatbik edilmemesine alışmışlar ve bu durumu normal görmekteler. Durum tıpkı Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haber verdiği gibi cereyan etmişdir.

Ebu Umâme'nin (r.a.) rivayetine göre, Allah Resûlu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"İslâm (zincirinin) halkaları bir bir çözülecektir. Onlardan biri çözüldükçe müslümanlar arkasındakine tutunacaklardır. İlk çözülecek olan halka hükümdür (Allah'ın kanunlarıyla hükmetmek), son çözülecek olan ise namazdır." (İmam Ahmed, Müsned’de rivayet etmiştir.)
  
Allahın şeriatını değiştiren, “Allahın dininde onun izin vermediği hükümler icad eden şerikler, ortaklar edinen” (Şura: 21) başbakan, cumhurbaşkanı, milletvekillerini ve diğer yasama görevlilerini ve onların icad ettiği bu batıl hükümlerle hüküm veren hakim, savcı, avukat vb yargı mensuplarını ; insanları bu kanunlara silah zoruyla itaat etmeye çağıran asker ve polisleri ve bu kanunlarla amel eden diğer idari görevlileri; oylarıyla bu küfür kanunlarının yapımına destek olan vatandaşları hangi iman sahibi tekfir etmez! Hangi akıl sahibi bunların tıpkı Allahın hükümlerini tatbik etme hususunda gevşeklik gösteren müslüman yöneticiler gibi sadece günahkar olduğunu, kafir olmadığını söyleyebilir? Halbuki bu sayılan kesimler ve bunlara rıza gösteren herkes Allahın hükümlerini fiilen inkar etmektedirler ve Allahın hükümleriyle hükmetmemeyi fiilen helal saymaktadırlar. Aslında bu insanlarla konuşulduğunda yaptıkları amelleri itikaden de helal saydıkları görülür. İşin aslına bakılırsa bizim konuştuğumuz mesele vakıası olmayan bir şeydir. Tağuti sistemde görev yapanlar ve onları oylarıyla destekleyenler yaptıkları ameli biz haram işliyoruz, diye mi yapmaktadırlar? Bilakis İslama ancak bu yolla hizmet edileceğini, aksi takdirde devlet kadrolarını imansızların! ele geçireceğini söylemektedirler. Sırf bu bile hakimiyet meselesinde bizimle tartışanların samimiyetsizliğini göstermeye yeter…

Şeyhulislam İbnu teymiye’nin naklettiğine göre bazı insanlar Ata bin ebi Rabah’ın huzuruna gelerek Mürcie hakkında sorular sormuşlardır. Nihayet soru olarak şunu yöneltmişlerdir: Onlar diyorlar ki: “Biz namazın farz olduğunu ikrar ederiz, ama kılmayız. İçkinin haram olduğuna inanırız fakat içeriz. Annelerle evlenmek haramdır. Lakin biz evleniriz. Bunu anlatınca elini elimden çekti ve dedi ki: Kim bunu yaparsa kâfirdir." (Feteva, 7/204-205; *Külliyat, 7/170-171)

Yine Şeyhulislam’ın naklettiğine göre Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:
Humeydî şöyle dedi: Bazı kimselerin:

"Kim namazı, zekâtı, orucu ve haccı kabul eder, fakat ölünceye kadar bunlardan hiçbir şey yapmasa, ölünceye kadar arkasını kıbleye dönerek namaz kılsa, o kişi mü'mindir. Yeter ki, onun bunları terketmekle birlikte bunlara iman ettiği ve bunları inkâr etmediği bilinsin. Farzları ve kıbleye doğru dönmenin gereğini kabul etsin." dedikleri anlatıldı.

Ben ise şöyle dedim:

"Bu apaçık bir küfürdür. Allah'ın Kitab'ına, Rasûlünün sünnetine ve İslâm alimlerine de aykırı düşmektedir. Yüce Allah ise:
"Onlar dinlerini ona halis kılarak Allah'a ibadet etmekten başkasıyla emrolunmadılar..." (Beyyine, 5) buyurmaktadır.
Hanbel der ki: Ben Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediğini duydum:

Her kim bunu söylerse, Allah'ı inkâr etmiş ve emrini reddetmiş olur. Ayrıca Allah'ın Rasûlünün Allah'tan getirdiğini de reddetmiş olur. (Feteva, 7/209; *Külliyat, 7/173-174)

Bu noktada biz de şunu soruyoruz: Biz içkinin haram olduğunu tasdik ederiz, fakat içki içmeye devam ederiz diyen bir kimse ile biz içki içene sopa vurulacağını, şeriatın hükmünün bu olduğunu kabul ederiz fakat biz bunu uygulamayız, diyen bir kimsenin ne farkı vardır? Çünkü bunların ikisi de bu sözleriyle şeriata tabi olmak istemediklerini ortaya koymaktadır. Siz bilmiyor musunuz ki bir insanın mümin sayılabilmesi için tasdikin ötesinde şeriata tabi olması, teslim olması gerekmektedir?

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Ehli sünnetin büyük günah işleyenleri tekfir etmemesi ile Gulatı Mürcie’nin tekfir etmemesi arasında büyük bir fark vardır. Bugün çoğu kişi ehli sünnet adı altında mürcie’nin fikirlerini savunmaktadır. Yukarda İmam Ahmed’den naklettiğimiz kıssada görüldüğü gibi Mürcie şeriata fiilen tabi olmayı açıkça reddeden kimseleri bile sırf hükümleri açıktan inkar etmedikleri için mümin addederken, ehli sünnet böyle bir düşünceyi küfür olarak addetmektedir. Bunun günah işleyenleri tekfir etmekle bir alakası yoktur. Günümüzdeki yöneticilere siz şeriata mı tabisiniz, yoksa mevcut kanunlara mı diye sorulduğunda şeriata ittiba etmediklerini, şirk ahkamına tabi olduklarını kendileri itiraf edeceklerdir. Onlar kendi küfürlerine kendileri şahidlik ederken kendilerini selefe nisbet eden birtakım belam zihniyetli kimselere ne oluyor ki hala bu tağutları mümin ilan etmeye çalışmaktadırlar?

İşte bütün bunlar gösteriyor ki laik-demokratik devletlerin ve bu devletlerin yönetici ve hakimlerinin tekfir edilmemesi için uğraş veren Elbani, Bin Baz, İbnu Useymin, Rabi el-Medhali gibi tipler ve bunların Türkiye’deki uzantıları olan Ebu Zerka, Seyfullah Erdoğmuş, Abdullah Yolcu, Ubeydullah Arslan ve benzerleri kendilerini “selefi” olarak isimlendirmelerine rağmen aslında Mürcie ve Cehmiye’nin usulunu savunmaktadırlar. Zira bunlar amelleriyle İslam şeriatını iptal eden, haramları helal kılan, helalleri haram kılan kanunlar icad eden ve kanunları uygulayan yöneticileri bile sırf kalben Allahın hükümlerini inkar etmedikleri iddiasıyla müslüman görmeye devam etmektedirler. Bunların karşısında ise sırf bu tağutların küfrünü isbatlama adına Maide: 44 ayetinden istidlal etmeye çalışan kesimler vardır. Bunlar da hak sözü isbatlama adına batıl delillendirmelere başvurmuşlar ve nihayet Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimin sırf hükmü terk etmekten dolayı kafir olacağını iddia edecek hale gelmişlerdir. Halbuki bu, tarihte Hariciler ve Mutezile tarafından savunulan bir düşüncedir. Bu fikrin teorisyenlerinden en önde geleni Mısırlı, Dr. Fadl olarak da bilinen Abdulkadir bin Abdilaziz’dir. Onun “el-Cami fi talebi ilm’iş şerif” adlı kitabı bugün cihadi akım adı verilen çevrede başucu kitabı niteliğindedir ve el-Kaide tabanında bu kitaptan etkilenmeyen hemen hemen yok gibidir. Bunu söylüyoruz ki böyle batıl bir usulun ne derece yaygın olduğu anlaşılabilsin. Murat Gezenler bu binlerce “el-Cami” mukallidinden sadece eli kalem tuttuğu için sivrilmiş bir numunedir. Bu hususta Ziyaeddin el-kudsi de onun kadar açık olmasa da bir şeyler gevelemektedir. Esasında şu Maide: 44 meselesinde hakka isabet eden çok az kimse vardır. Bu hususta görüşler ifrat ve tefrit arasında gidip gelmektedir. Tevhid ehli olduğunu iddia eden kesimin avamı da havassı da bu hususta karmaşa içersindedir. Zahiren müslüman olan kimselerin dahi birçoğu soruşturulsa bu meselede Haricilerin kanaatine yakın veya yerine göre küfre varabilecek kanaatler taşıdıkları görülür. Gerçekten sahih hadiste de beyan edildiği üzere İslam garip olarak çıkmış ve tekrar eskisi gibi garipliğe geri dönmüştür.

Bu meselede ifrat ve tefrit arasında vasat yolu, hak ehlinin akidesini özetlemek gerekirse; “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” mealindeki Maide: 44. Ayeti kerimesinde bahsedilen küfür, eğer Allahın hükmünü inkar, hafife alma veya başkasının hükmüyle eşit görme, veyahut da Allahın hükmüyle hükmetmemeyi helal sayma şeklinde tezahür ederse büyük küfürdür. Bunlar olmaksızın sırf nefsine uyarak, dünyevi çıkarları gözeterek Allahın indirdiği hükmü terk eden bir kimse ise asi, günahkar olur. İşi Allaha kalmıştır, dilerse bağışlar dilerse azab eder.  Bu hususta Ehli sünnet, selefiyle halefiyle ittifak halindedir. Bundan dolayı geçmişte şeriatla yönetilen İslam devletlerinin yöneticileri arasında zulmedenler ve bazı konularda Allahın hükümlerini uygulamayı terk edenler olmuşsa da bunlar tekfir edilmemiştir. Ancak İslam şeriatını yürürlükten kaldırıp yerine beşeri kanunları getiren yöneticilerin durumu bundan farklıdır. Bunlar bu hareketleriyle şeriatı reddedip başka bir şeriata tabi olduklarından dolayı kafirdirler. Velev ki dilleriyle şeriatı inkar etmediklerini de iddia etseler amelleri, sözlerini yalanlamaktadır. O bakımdan Ehli Sünnet alimlerinin “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakimler hükmü inkar ederlerse kafir olurlar” sözü bunlar için de geçerlidir. Çünkü bunlar Allahın hükümlerini fiiliyatta inkar etmiş ve hafife almışlardır. Ayrıca hepsinden de önemlisi burada bizzat uluhiyet ve rububiyetinde Allaha ortak koşma sözkonusudur. Zira günümüzdeki laik demokratik sistemlerin yöneticileri bu kanunları çıkartırken hüküm verme yetkisinde Allaha ortak koşarak bunu yapmışlardır. Birçoğu bunu “Hakimiyet milletindir” gibi sözlerle açık bir şekilde de ifade etmektedirler.

İşte bütün bunlardan dolayı sahabeden ve seleften bir cemaatten ve de sonrakilerden nakledilen “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen hakim, bu yaptığını helal saymadıkça küçük küfür işlemiştir” mealindeki sözü günümüzdeki tağutlara uygulamak en hafif tabirle çarpıtmacadan ibarettir. Aslına bakılırsa bu deccalliğin, saptırmacılığın, gerçekleri ters yüz etmenin ta kendisidir. Bu batıl fikrin davetçileri bugüne kadar karşılarında selefin menheciyle konuşan bir kimse olmadığı için rahatlıkla batıllarını topluma yayabilmiştir. Bu batıl davetçilerin hepsine buradan sesleniyor ve diyoruz ki; bizler bu risalede bu meseledeki hak olan akideyi  muhtasar bir şekilde ifade etmeye çalıştık. Eğer burada yazılanlara itirazı olan varsa itiraz ettiği noktaları ortaya koysun ve gücü yetiyorsa burada yazdıklarımızı polemik ve safsata yaparak değil de ilmi bir şekilde çürütsün. Bizler iman ediyoruz ki buna asla güçleri yetmeyecektir. Zira hak gelince batıl yok olup gitmeye mahkumdur. Biz bu noktada gayet rahatız ve açığız.

 
Vesselamu ala men’ittebea’l huda. Velhamdu lillahi Rabbil alemin. Vessalatu vesselamu ala nebiyyina Muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ecmain. Amin.
« Son Düzenleme: 05 Şubat 2013, 15:52 Gönderen: abdulmelik »

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2810 Gösterim
Son İleti 30 Ocak 2013, 13:45
Gönderen: Abdulmelik
1 Yanıt
2476 Gösterim
Son İleti 25 Aralık 2014, 02:59
Gönderen: Uyarıcı
3 Yanıt
8179 Gösterim
Son İleti 08 Şubat 2013, 03:32
Gönderen: Abdulmelik
0 Yanıt
1090 Gösterim
Son İleti 30 Kasım 2013, 05:51
Gönderen: Abdulmelik
11 Yanıt
5601 Gösterim
Son İleti 20 Mart 2014, 18:01
Gönderen: Abdulmelik