Darultavhid
Administrator
Newbie
   
Değerlendirme Puanı: +0/-0
Online
Mesaj Sayısı: 42
|
 |
« : 10 Temmuz 2010, 17:38 » |
|
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla.
ALLAH’IN KİTABINI YARGILAMAYA KİMSENİN GÜCÜ YETMEZ.!
Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor.
“Allah'ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resulünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” [Tevbe : 32-33]
Bizler kendi çapında yaratılış gayelerine uygun olarak Allah’a kul olmaya çalışan , ibadeti kulluğu , sadece Allah’a hasredip kısacası Tevhid’i yaşamaya ve de insanları Allah’ın birliği demek olan Tevhid’e davet etmeye gayret eden bir grup müslümanız.
“Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etmeleri için yarattım.”[Zariyat :56]
“Allah’a davet eden , Salih amel işleyen ve de “ Bende Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir.” [Fussilet : 33]
İşte bu ayetler ve benzeri ayetlerin ışığında hareket etmeye çalışan bizlerin yaptıkları birilerini RAHATSIZ etmiş olmalı ki şuan ceza evindeyiz.
26.12.2008 Tarihinin de bir şafak operasyonuyla 25 kişi göz altına alınmış 29.12.2008 tarihinde de İstanbul 11. Ağır ceza Mahkemesinin 2008/145 sayılı kararı ile de 15 kişi hakkında tutuklama kararı verilmiştir.
Birazdan hakkımızda düzenlenen iddianamenin detaylarına gireceğiz İnşaAllah ama özetleyecek olursak hakkımızda suçlama “ El-kaide terör örgütü üyesi ” olmaktır. Birde bir kaç kişide ruhsatsız silah ve mermiler bulunmuş. Ancak bulunan malzemeler “ Vahim silahlar “ olarak tabir edilen kategoriye dahil olmadığı için çok fazla bir önem atfedilmemiştir. Bunun haricinde isnad edilen bir SİLAHLI EYLEM vb. şeklinde hiçbir şey YOKTUR ! İddianamenin detaylarına indiğimizde de açıkça görüleceği üzere sadece sahip olduğumuz akide ve savunduğumuz fikirlerden yola çıkılarak suçlama yapılmaya gayret edilmiştir. El-kaide ile alakalı olarak ta bu örgütle herhangi bir maddi bağlantımızdan söz edilmeden , sadece savunduğumuz ideolojinin El-kaide’nin ideolojisine benzediği gibi tuhaf bir gerekçeden hareketle bizlere EL-KAİDE’NİN ÜYELİĞİ İSNAD EDİLMİŞTİR. Kısacası hakkımızda çıkartılan iddianame oldukça CILIZ , ABARTMA VE SAPTIRMALARLA DOLUDUR. Adeta bizi bir müddet içerde tutabilmek için bulan misali şişirilmiş bir metinden öteye gitmemektir. Tabi bunları söylerken bizi buraya tıkan iradenin kendi referansları açısından söylüyoruz. Yoksa biz o referansları zaten tanımıyoruz. Bizler sadece ALLAH’IN HÜKMÜNÜ KABUL EDİYORUZ. Allah’ın hükmü açısından da saten suçlu değiliz. Tekbir suçumuz varsa oda ALLAH’A KULLUK VE ONA DAVET YOLUNDA , İŞLEDİĞİMİZ KUSURLAR , GÜNAHLAR VE HATALARDIR. Onlar içinde Rabbimizden bağışlama dileriz. O Gafur’dur Rahim’dir.
Hasılı hakkımızda yapılan suçlamalar onlar nezdindede zayıf olduğu halde ve bir nevi düşünce suçlusu olmaktan öteye gitmediğimiz halde toplam 15 kişi hakkında tutuklama kararı verilmiştir. Zaten toplam göz altına alınma sayısının 25 kişi olduğunu düşünürsek yakalananların %60’ı hakkında tutuklama kararı verilmiş oluyor ki bu tarz operasyonları az çok takip eden herkesinde takdir edeceği gibi silahsız bir gruba yönelik olarak yapılan bir operasyon için bu REKOR BİR SAYIDIR ! İşin birde şu yönü vardır ki sayıyı şişirmek, kamuoyunu hadiseyi cilalamak veya konuşturup bilgi almak gibi amaçlarla olsa gerek , asıl suçlanan kişilerle , yani DARULTAVHİD.COM sitesinde yazılar olduğunu iddia edilen şahıslarla en ufak bir bağlantısı olan herkes alınmıştır. Neredeyse selam vereni aldılar diyebiliriz. Öyle ki hali hazırda olduğundan dolayı nezarette karşılaştık. 1-2 ay önce tanıştığımız kişilere dahi örgüt üyesi muamelesi yapıldı. Böylece DARULTAVHİD.com sitesi yöneticisi olmakla suçlanan kişiler ve de bu kişilerle az veya çok samimiyeti olan kim varsa içeri alınmış oldu. Bu operasyon tamamen , Tevhid davetini yaymaktan öte hali hazırda bir faaliyeti olmayan KÜÇÜK BİR ARKADAŞ çevresini dağıtmaya yöneliktir. Biz bile kendimizi bu kadar ciddiye almıyorduk , zaten mevcut yönetim açısından suç addedilecek ( Mesela silahlı oluşum vb ) bir faaliyetimizde olmadığı için rahat hareket ediyorduk , telefonda ve internet yazışmalarında İslami kavramları ve konuları gayet rahat kullanıyorduk. Zaten El-kaide veya başka herhangi bir grupla alakamız olmadığı gibi hepsinede muhalif idik ve HALEN ÖYLEYİZ. Bundan dolayı Polisin bizi alacağını düşünmüyorduk. Alsalar bile ancak göz dağı verirler sonra savcılıkta bırakırlar diye kanaatindeydik. Ancak durum öyle olmadı. Bu operasyonu düzenleyenler sebebini halen bazı tahminlerin dışında tam olarak tespit edemediğimiz büyük bir kinle hareket ettiler ve halende o kini muhafaza ediyorlar ki şuanda bizi etkisiz hale getirdikleri halde hakkımızda propaganda yapmaya devam ediyorlar. İnternette “DARULTAVHİD” ismi veya ona yakın isimlerde alternatif fason siteler açarak darultavhid sitesi admini olduğunu söyleyen kişiler hakkında da ailevi bilgilerine varıncaya kadar deşifre , ederek karalama kampanyası düzenliyorlar. Fıncancı katırlarını böyle ürküttüysek ne mutlu bize ! Biz kendimizi ciddiye almasak ta birileri bizi ciddiye almışlar ve hedef tahtasına yerleştirmişlerdir. Umarım bizi ciddiye almayan ve de sözde İslam adına bize düşmanlık yapan kimselerde bu durumdan ibret alıp yaklaşımlarını gözden geçirirler. Bu operasyon görünürde ve resmiyette El-kaide Türkiye yapılanmasına yönelik, bir operasyon olduğu ifade ediliyor. Ancak bizlerin ne El-kaide olmaktan öte bu tarz yapılara karşı muhalif bir duruşumuz olduğunu bizi tanıyan herkes bilmektedir. Hatta poliste bunu biliyor, bunu emniyette yüzümüze karşı ifade ettiler. “ Sizin El-kaide ile ilişkiniz olmadığını, Silahlı bir oluşum içerisinde olmadığınızı biliyoruz. Ancak İDEOLOJİNİZ KISMEN BENZEDİĞİ İÇİN EL-KAİDE ÜYESİ İLE SUÇLANDINIZ.”
Polis tarafından el konulan dökümanlar arasında özellikle Mevlana olarak bilinen Celalettin Rumi ve Sait Nursi’yi tenkid eden yazılar bulunması dinler arası diyaloğu eleştiren yazı ve Cd’lerin özellikle vurgulanması gibi hususları göz önüne aldığımızda acaba diyorum, Devlet içine kadrolaşmış “ F tipi” Denilen bir takım malum zümrelere rahatsızlık mı verdik ki bu kadar kafayı taktılar bize, diye düşünmeden edemiyorum. Emniyette her nedense yakalanma gerekçemizle hiçbir alakası olmadığı halde –Fethullah Gülen, Said Nursi, Hayreddin Karaman, M. Celalettin Rumi gibi şahıslara nasıl baktığımız dinler arası diyalog, islamda demokrasinin uyuşup uyuşmadığı gibi konularda sorular yöneltildiği, Terörle Mücadelenin “ Sahalarına uzman” olduğu söylenen memurları tarafından demokrasinin in olmadığı, islama uygun oluğu, dinler arası diyaloğun dine aykırı olmadığı gibi fetvalar (!) eşliğinde brifingler verildi Tabi söz konusu brifinglere gerek şahsımız gerekse sağolsunlar kardeşlerimiz “yeterli” izahları yaptılar. Bu yaptığımız izahları söz konusu brifingcilerin ömürleri boyu unutabileceklerini zannetmiyoruz, epey “aydınlatıcı” olmuştur. Zaten buraya getirilmemizde söz konusu meseleler etrafında daha önceleri Darultavhid Sitesi olmak üzere çeşitli sitelerde yapılmış izahlarında etkisi olmuştur. Kanaatimizce bütün bunların üstüne birde mevcut hükümetin kendisine biat etmeyen büyük küçük her çevreye dinli-dinsiz ayrımı yapmadan uyguladığı sindirme politikasını da ilave ersek sanırım bize yönelik operasyonun perde arkasıda iyice aralanmış olur. Bize yapılan operasyonun zamanlaması hayli enteresan tam da göz altına alındığımız sıralarda İsrail’in Gazzeye yönelik operasyonu başlamış bulunuyordu. Bundan birkaç gün önce Türkiye’ye gelen Siyonist rejim başbakanıyla TC Başbakanının kapalı kapılar ardında neler konuştukları halen sır. Duyduğumuz kadarıyla söz konusu Gazze operasyonu öncesine Dünyanın bir çok bölgesinde İslamcı gruplara yönelik operasyonlar yapıldı ve sayısı binlerle ifade edilen bir çok kişi gözaltına alını. Türkiyede’de o sıralarda bize yönelik operasyon oldu ve de “Rusya-İngiltere bağlantılı el-kaide hücresi çökertildi” tarzı asparagas manşetlerle kamuoyu yönlendirildi. Bu tarz operasyonların Gazze operasyonuna Yönelik muhtemel tepkileri engelleme amacı ve de Yahudi hedeflerine yapılabilecek saldırıları önlemeye yönelik olduğu da söylenebilir. Ancak bizi olanlar bizim HAMAS gibi İslam-demokrasi sentezi yapmaya çalışan çevrelere destek olma gibi misyonumuzun olmayacağını ayrıca bu operasyon düzenledikleri kişilerin Yahudi hedeflerine saldıracak bir potansiyel ve imkana sahip olmadığını çok iyi biliyorlardı. Doğrusunu en iyi Allah bilir ama gördüğümüz kadarıyla operasyondaki amaç siyonist labilere bir sadakat gösterisi yapmak konuk edilen İsrail Başbakanına bir “karşılama hediyesi” sunmaktır. Herhalde Yahudiye “Darultavhid”den daha anlamlı bir hediye olamazdı. Malum Türkiye’ye ziyarete gelen her ABD ve İsrail üst düzey yetkilisinin gelişinden kısa bir önce mutlaka “eylem hazırlığında olan radikal dinci bir örgüt çökertilir. Örgüt elemanları hedeflerine ulaşamadan kıskıvrak yakalanmış olur” Böylece de birilerinin efendilerine “ Sizinle beraberiz, hizmetinizdeyiz, bakın çalışıyoruz işte.” Mesajı vermiş olurlar. Tabiî ki bu operasyonlar neticesinde mağdur olan yok yere zindanlarda çürüyen insanlar, dağılan yuvalar, sönen ocaklar söz konusu işbirlikçi zihniyetin umurunda değildir. Onlar için önemli olan egemen güçlerin yaptığı sadakat testini başarıyla geçmektir. Kimse bize davostaki gibi sahte “ One minute” çıkışlarını hatırlatarak masal anlatmasın. Bu tip çıkışların tamamen siyasi olduğunu sanmayın tartışmaları açıkça göstermiştir. Güneydoğu bölgesini İsrail’e peşkeş çekme girişimi kamuoyu tepkisinden dolayı geri çekilmiştir. Böyle bir şeye teşebbüs edebilen bir zihniyete İsrail’e ciddi anlama ve samimi olarak muhalefet edebileceğini düşünmek saflıktan da öte bir şey olur. Dünya siyonizmle gerçekten mücadele etmeye kalkışanların akibetinin ne olduğunu öğrenmek için biraz olsun gündemi takip etmek yeterlidir. Türkiye, Davos krizinden sonra İran, Irak, Filistin veya Afganistana dönmediğine göre ortada danışıklı övüşten başka hiçbir şey yok demektir. Beynelminel yahudi ve mason lobilerinin amacı ılımlı İslam adını verdikleri içi boşaltılmış bir din anlayışını empoze ederek Ortadoğu ülkelerine model bir ülke olmaktır. Türkiyede “ İslam ve demokrasinin bir arada olabileceğini (!) bütün İslam alemi adı verilen coğrafyaya ispatlaması istenmektedir. Bu sebeple son yıllara Türkiyenin “ İslam Dünyası” denilen ülkeler nezdinde imajını yükseltmeye yönelik çabalar gözden kaçmamaktadır. Son gazze olayları ve arından gelişen Davos krizinden sonra Türkiye’nin İslam Dünyasının lideri(!) oluğuna veya olması gerektiğine dair söylemler git gide artmaktadır. Hatta son birkaç aydır hilafetin tekrar ihya edilmesi gerektiği ve de bu misyona layık tek ülkenin Türkiye olduğuna dair tezler alttan alta dillendirilmeye başlanmıştır. O kadar ki arap aleminde Tayyib Erdoğan’a halife olarak biat edilmesini savunan internet siteleri açılmıştır. Vakit gazetesi yazarı Mustafa Özcan 19 Şubat 2009 günü gazetedeki köşesinde şunları kaydediyor: “ Ürdün’de yayınlanan ve çok kısa bir süre önce günlük yayına başlayan haftalık Es-Sebil gazetesi bir haber yayınladı! “Mısırlılar internet üzerinden R.Tayyib Erdoğan’a biat ediyorlar (As-Sabeel, 8/12/2009)!” Türkiye de Harun YAHYA tarafından gazetelere boy boy verilen ilanlarda Türkiye öncülüğünde bir Türk İslam birliğinin kurulması gerektiği ve de terörün, aşırı akımların (!) ancak bu birlik vasıtasıyla önlenebileceği ifade ediliyor. ( Misal olarak Vakit gazetesi 7 Mart 2009 nüshası 16.sf, 10 Nisan 2009 16.sf bakılabilir) Bu ilanlarda aynen şöyle deniyor: “ Türk İslam coğrafyasında kişi faaliyetler kökünden kazınacak teröre tevessül edenler karşılarında son derece caydırıcı bir Türk-İslam birliği askeri paktının ordusunu bulacaklardır. “ Bu ilanlardan kısa bir süre sonra İslam konferansı örgütü (İKÖ)’nün bünyesine askeri bir güç oluşturmasına dair görüşler konferans üyesi Ülkeler arasında tartışmaya açıldı. Öyle gösteriyorki küresel egemenler “Kökten dincilik” adını verdikleri Kur’an ve Sünnete dönüş amaçlı hareketleri bastırma görevini Türkiye öncülüğündeki bir İslam paktına (!) devredecekler. Bunun için şimdiden kamuoyuna hazırlıyorlar. İKÖ genel sekreterliği yıllar önce Türkiye’ye verilerek bu işin önü açıldı. Şu an ki AKP hükümetinin görevinde Türkiye’deki din düşmanı aşırı laik yapılanmayı dönüştürerek “Ilımlı İslam”(!) çizgisine çekmektir.Bu doğrultuda İslam Aleyhtarı radikal laik unsurları Ergenekon adı altında tasfiye ederken, radikal İslamcı unsurlarında El-Kaide ve benzeri isimler altında sindirip kontrol altına almaya çalışmaktadırlar. Çünkü hedef bu ikisinin ortasında arabir modeli hakim kılmaktadır. Bu projeleri anlamadan çeşitli gruplara yönelik dinli-dinsiz ayrımı yapmadan gerçekleştirilen operasyonları anlayamayız aynı şekilde bize yönelik olarak gerçekleştirilen 26/12/2008 Operasyonuda bu projede bağımsız değerlendirilemez. Küresel baronlar ve yerli uzantıları oldukça acele ediyorlar, en ufak bir en ufak bir eleştiriye ve muhalefete tahamülleri yoktur. Bu anlattıklarımız Allah’ın izniyle HAKİKATTİR. İsteyen inanır, isteyene koplo teorisi der geçer. Ancak pek yakında inşaAllah her şey aydınlanır. << “Onlar tuzak kuruyorlar, bende tuzak kuruyorum, öyleyse kafirlerle az bir mühlet tanı ! “ >>[ Tarık :15-17 ]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 01 Ağustos 2010, 00:53 Gönderen: Darultavhid »
|
Logged
|
|
|
|
Darultavhid
Administrator
Newbie
   
Değerlendirme Puanı: +0/-0
Online
Mesaj Sayısı: 42
|
 |
« Yanıtla #1 : 10 Temmuz 2010, 17:42 » |
|
SAVCILIK İDDİANAMESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bu girizgahtan sonra İstanbul Cumhuriyeti Başsavcılığı 2009/41 nolu iddianamesinde hakkımızda ortaya konulan görüşlerin değerlendirilmesine geçebiliriz.Son derece baştan savma ve de şişirmeli olarak hazırlanan söz konusu iddianamede sanıklar El-kaide üyesi olmakla suçlandığı için önce El-kaide örgütünün yapısı ve ideolojisi hakkında bilgi verilmiş.(Burada sanıklar, suçlamalar gibi kavramlar kullanmamız tamamen davayı açan kurumun kullandığı terminolojiyi aktarmaktan ibarettir.Yoksa bizler ne sanığız ne tanığız. Suçluda değiliz ki savunma yapalım.Bize atfedilen ithamları reddettiğimiz gibi hatta daha fazlasıyla hakkımızda ki yargılamayı da reddediyoruz.Çünkü Müslümanların velisi,yöneticisi,hakimi ancak Müslümanlardır.) El-kaide’nin ideolojik referansı olarak da “Selefilik ve Vahhabilik“ kavramlarına işaret edilmiştir. Selefilik hakkında şu açıklamalar yapılmış.“Vehhabiler, Selefilik akidesi temelinde bir inanç sistemi geliştirmişlerdir. Selefilerin görüşleri arasında,dini kuralların uygulanmasında akla yer vermemeleri,Kur’an ve Sünneti görünen yönleriyle ele almaları,Tevhid konusunda aşırılığa varan hassasiyetleri,kendi görüşleri dışındaki anlayışları dinden sapmışlık olarak nitelendirmeleri,Tasavvuf tarzı yaklaşımları dinin dışında görmeleri,diyaloğa ve uzlaşmaya tamamen kapalı olmaları,medeniyetin gerçeklerinden uzak bir kabile anlayışıyla dini yaşamaya çalışmaları öne çıkmaktadır.El-kaide örgütü Vehhabilikten cihad konusundan yoğun olarak etkilenmiştir.”
Savcılığın “Selefilik” tanımı bu şekilde.Savcılığın bu konularda uzman olmadığı malum,herhalde bu görüşlerini resmi din sözcüleri olan ilahiyatçılar veya diyanet mensuplarına danışarak edinmiş olmalılar,derken elimize Diyanet İşleri Başkanlığının 2006 yılında bastırmış olduğu ilmihalin“İman Ve İbadetler”konulu 1.Cildi geçiyor. Söz konusu kitabın 21. sayfasından itibaren“İtikadi fırkalar”başlığı altında“İslam dini tevhid dinidir.Tevhid, Allah’ı zatında,sıfatlarına,fiillerinde bir kabul etmek,O'nu yegane tapılan varlık,tek otorite tanımak demektir” denildik den sonra meşhur 73 fırka hadisi zikrediliyor.Bu hadisten malum olduğu üzere Allah Rasulu (S.a.v)Yahudilerin 71,Hıristiyanların 72,İslam ümmetinin ise 73 fırkaya ayrılacağını bunlardan birisinin kurtuluşa ereceğini,diğerlerinin ise ateşte olacağını belirtmiş,kurtuluşa erenlerin kim olduğu sorusuna ise“Benim ve ashabımın yolunu takip edenler”cevabıni vermiştir. (Ebu Davud sünnet 1; İbni Mace Fiten 17)
Peki bu kurtulan fırkayı,yani fırkayı naciyeyi tarihte kim temsil etmiştir sorusuna ilmihal yazarları“ehli sünnet”cevabını veriyor.(SF: 22)Ardından ehli sünnetin temel akide mevzularında kendi arasında müttefik olduğunu fakat detaylardaki bazı ihtilaflardan dolayı Selefiyye,Maturidiyye ve Eşariye olmak üzere üçe ayrıldığını söyleniyor.(SF: 23)Şimdi buraya kadar anlatılanları toparlayacak olursak Diyanete göre Selefilik Allah Rasulunun ve ashabının yolunu izleyen ehli sunnetin üç grubundan birisidir.(Bu genel hatlarıyla doğrudur,her ne kadar Eşari ve Maturidilerin ehli sünnetten ayrıldığı konular olsada, genel anlamda ehli sünnetin içinde mütaala edilmektedirler)Tabiki bu Diyanet böyle dediği için değil hakikatte de böyle olduğu için.Diyanetin akademisyenlerinin yaptığı ise objektiflik ve de akademik ölçülere riayet etmek–belki çok hoşlarına gitmese de-hakikati itiraf etmekten ibaret…Diyanet ilmihalini hazırlayan ilahiyatçı ve akademisyenler itiraf mahiyetindeki açıklamalarına“Selefiyye”başlığı altında devam ediyorlar.(Aynen aktarıyoruz)
Sözlükte selef önceki nesil selefiyye de bu nesle mensub olanlar anlamı taşır.İslami literaturde selef ilk dönemlere mensub bilginler ve geçmiş İslam büyükleri anlamında, Selefiyye terimi ise iman esaslarıyla ilgili konularda ilk dönem bilginlerini izleyerek ayet ve hadislerdeki ifadelerin zahiriyle yetinip bunları aynen kabul eden, teşbih ve tecsime düşmeyen yani Allah’ı yaratıklara benzetmeye ve cisim gibi düşünmeye yeltenmeyen, bunları başka bir anlama çekme (te’vil) yoluna gitmeyen ehli sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Allah’ın zati, fiili ve haberi sıfatlarının hepsini tevilsiz nasılsa öyle kabul ettiği için Selefiyyeye Sıfatiyye de denilmiştir. “Ehli sünneti hassa” ile kast edilen zümre olan Selefiyye Hz. peygamber ve sahabelerin inançta takip ettikleri yolu doğrudan doğruya izleyen gruptur. Tabiun, mezhep imamları, büyük müctehidler ve hadisçiler selefiyyedendirler. Eşarilik ve Maturidilik ortaya çıkıncaya kadar, sünni Müslüman cevrede hakim olan inanç, selef inancıdır. İmam Şafi, Malik, Ahmed bin Hanbel bir kısım görüşleri itibariyle Ebu Hanife, Evzai, Sevri gibi müctehid imamlar, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Darimi, İbni Mende, İbni Kuteybe ve Beyhaki gibi hadisçiler, Taberi, Hatib el-Bağdadi, Tahavi, İbnu’l Cevzi ve İbni Kudame gibi alimler selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasından sayılabilir. (A.g.e SF: 24) Bu ifadelerin ardından selefiyyenin din anlayışı hakkında bir takım malumatlar verildikten sonra, sonraki dönemin selef alimleri olarak (muteahhirin-i selefiyye) arasinda İbni Teymiyye, İbni Kayyim el-Cevziyye, İbnu’l Vezir ve Şevkani gibi isimler sayılıyor. (A.g.e SF: 25) Her nedense Muhammed bin Abdulvehhab’ın ismi zikredilmemiş. Ancak ilerleyen sayfalarda Hanbeli mezhebiyle alakalı bilgi verilirken su ifadeler kullanılıyor:
“Son yüz yılda Arap dünyasın da baş gösteren ve dini olduğu kadar siyasi ve sosyo ekonomik bir mahiyet arz eden, Vehhabilik hareketi, özellikle akaid alanındaki görüşleri ve selefi tavrı sebebiyle Hanbeli mezhebini kendilerine yakın bulduğu için Hanbeli mezhebi günümüzde başta Hicaz bölgesi olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır’da bir hayli taraftar bulmuş durumdadır. Hanbeli mezhebi bugün Suudi Arabistan’da resmi mezhep durumundadır.” (A.g.e SF: 39) Böylece bir nevi Muhammed bin Abdulvehhab’a nispetle Vehhabilik adı verilen hareketin Selefilik ve Hanbeli ekollerinin devamı olduğunu teslim etmiş oluyor. Zaten Selefiyye ile ilgili bölümün sonundaki şu ifadelerde aynı bilgiyi teyit edici nitelikte: “Selefiyye günümüze kadar az-çok taraflar bulmuştur. Genellikle fıkıhta Hanbeli olanlar akidede selefidirler hadisle ilgilenen bilginler de genellikle selef inancını benimsemişlerdir.” Ardından dünyada kendisini İslama nispet edenlerin %12 sinin selefi olduğunu belirterek “en yaygın olduğu ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkeleridir” denilerek konuyu noktalanıyor. (A.g.e SF: 25)
Selefiyye ile alakalı benzer yaklaşım Diyanetin bastığı ilk ilmihal olan “İslam dini” adli kitapta da görülmektedir. Söz konusu kitap Diyanet İşleri başkanı A. Hamdi Akseki tarafından yazılmış ve Diyanet İşlerinin 19/7/1933 tarihli izniyle basılmıştır. Akseki’de selefiyye hakkında Diyanet İslam İlmihaliyle aynı doğrultuda ifadeler kullanıyor:
“Sahabe ve tabiin mezhebine süluk eden fakihler ve muhaddisler selefiye mezhebindendir. Selefiyye mezhebinde olanlar Allahu teala hazretlerine en yüksek bir ta’zim duygusu ile iman ederler, inanırlar. Bu hususta tafsilata girişmezler, inceden inceye fikir yürütmeye lüzum görmezler.” (A.g.e. SF: 49) Ardından su ifadelerle “Selefiyye” bahsi noktalanıyor: “İlk hanefiler selefiyye mezhebine, sonrakiler maturidiyye mezhebine salik olmuşlardır. Kezalik, ilk Şafii ve Malikiler selefiyye mezhebine, sonrakilerde Eşariyye mezhebine saliktirler. Hanbeli mezhebinde olanların çoğu selefidir, içlerinde Eşarilerde vardır. “ (A.g.e. SF: 50)
Yani kısacası selefilik hakkında devletin resmi din kurulusu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi görüşü Selefiyyenin İslamın temel akidesi olduğu, ilk başlarda Müslümanların çoğunun selef akidesi üzere olduğu, sonradan azınlığa düştüğü, Allah Rasulu (sas) ve ashabının yolunu doğrudan izleyen yegane fırkanın selefiyye olduğu, selefilerin Allahu tealaya en yüksek bir tazim duygusu ile iman eden insanlar olduğu noktasındadır. Peki emniyetin ve yargı organlarının selefiliğe bakış açısı nedir? Bu kurumlara göre ise selefilik bir suç örgütüdür.TERÖRİST bir oluşumdur (haşa). El- kaide piyasaya çıkmadan önce birçok gruba yönelik olarak yapılan operasyonlarda selefiler örgütü vb isimler kullanılmış hatta bunların bir kısmı cezada almış, böylece selefilik resmen bir terör örgüt olarak Türk hukuk literatürüne geçmiştir. Zaten ayet ve hadisleri bile örgütsel döküman olarak yazmaktan çekinmeyen bir zihniyetten bundan başkası da beklenmezdi. (Buna dair misalleri az sonra savcılık iddianamesinden aktaracağız inşaAllah). Savcılık iddianamesinde “Hücrenin yapısı” baslığı altında şunlar kaydediliyor: (malum savcılığa göre biz el-kaidenin bir hücresi oluyormuşuz!)
“İlimizde Selefi görüşler doğrultusunda faaliyet gösteren şahısların tespit ve deşifresine yönelik devam eden çalışmalarda (…) bir grubun faaliyet gösterdiğinin tespit edildiği ve grubun çeşitli günlerde bir araya gelerek selefi fikirler doğrultusunda dini sohbetler yaptıkları (…) tespit edilmiştir.” Yani SAVCILIĞA GÖRE SELEFILIK TESPIT VE DEŞİFRE EDILMESI VE DE TAKİP EDILMESI GEREKEN BIR HAREKET İKEN DİYANETE GÖRE İSE İSLAM’IN ÖZÜ HATTA KENDİSİDİR! Yani bu surette asıl hedefin İslamın kendisi olduğu, İslam dininin bizzat hedef tahtasına oturtulduğunu, İslamı en iyi şekilde yaşamaya çalışan grubun imha edilmek istendiğini iki resmi kurumun yani Diyanetin ve yargının beyanlarının hulasası olarak anlamış bulunuyoruz. BU SAVAŞ A GRUBUNA B FİKRİYATINA DEĞİL DOĞRUDAN İSLAM’A AÇILMIŞ BİR SAVAŞTIR. İddianameye baktığımızda bunu açıkça göruyoruz. Mesela yakalananlardan A. B’den ele geçirilen dökümanlar anlatılırken şöyle deniliyor: “-Bir başka cd içeriğinde cihadı övücü ve teşvik edici yaziların bulunduğu (…) Bu ifadeler ilgili arkadaşla alakalı bölümde değişik dökümanlarla alakalı tam 3 kez tekrarlanıyor.
En cahil bir kimsenin dahi islamın farzlarından olduğunu bildiği ve Kuran’ı Kerim’de yüzlerce yerde ismen ve vasfen zikredilen “cihad”ı övmek ve cihada teşvik etmek suç olarak görülüyor ve bunun anlatıldığı yazılarda örgütsel döküman niteliğinde değerlendiriliyor! Hal böyleyken artık biz İslam’a karşı değiliz, İslamın aşırı yorumlarına karşıyız gibi resmi söylemlerin geçerliliğinin olmadığı, bir kandırmacadan ibaret olduğu iyice açığa çıkmıştır. Gerçi savcılık zaten öyle ortadan ifadeler kullanma ihtiyacı dahi hissetmemiş. Hani eskiden resmi dini söylemde “cihad öyle olmaz, bu radikal dinciler cihad kavramını saptırıyor vs.” denirdi simdi artık bu tarz ifadelere dahi gerek görmüyorlar. Doğrudan cihad kavramını hedef alıp cihadın su yorumunu bu yorumunu değil doğrudan kendisini inkar ediyor ve hedef gösteriyorlar.
11 Eylülden sonra bazı batı ülkelerinde (mesela Norveç) İslam’ı Nazizm’in yasak olduğu gibi yasaklama ve de Kuran’ı Kerim’i aynı Hitlerin Kavgam (mein kompf) kitabı gibi sakıncalı kitaplar listesine alma girişimleri oldu. Çünkü bunların iddiasına göre Kuran’ı Kerim’de cihad adı verilerek şiddet övülüyor, Yahudiler aşağılanıyor, hüküm Allah’ındır denerek, demokrasi reddediliyor, kadınların güya hakları kısıtlanıyor, yani Kuran günümüz demokrasisine uymuyor. Benzer sebeplerden dolayı Nazizim ve Faşizm nasıl ki birçok batı ülkesinde yasak ideolojiler kapsamındaysa İslamda ayni şekilde yasaklanmalıdır seklinde bir görüş günümüzde birçok batılı siyasetçi tarafından açıkça dile getiriliyor.
Tabi bu işlerin arkasında Yahudi lobisinin ve küresel masonluğun olduğu az çok tahmin edilebiliyor. YAHUDILERİN DERDİ YAHUDİ ZİHNİYETİNİ HİTLERDEN DAHA AÇIK BİR ŞEKİLDE DEŞİFRE EDEN YÜZLERCE AYETTE İSRAİLOĞULLARININ PLANLARINI AÇIĞA VURAN KURAN’I KERİM’İN OKUNMASINI ENGELLEMEKTİR. Zaten Allah'ın kitabı haşa ne Kavgam’la ne de başka bir beşeri kitapla kıyaslanamaz. Etkisi ve gücü açısından da bu böyledir. Bunun onlar da farkındadır. Bu düşmanlık ve kin de o yüzdendir zaten.
İŞTE BU SEBEPLE KÜRESEL GÜÇLER İSLAM’A KARŞI SON 7-8 SENEDİR AÇIKTAN BİR SAVAŞ YÜRÜTMEKTEDİRLER. Ve onlar İslamın orjinal halininde selecilik olduğunun farkındadırlar. 1000 yılı aşkın bir suredir ehli sünnete yani Selefiye akidesine karşı gizliden gizliye savaş veren gizli örgütler artık günümüzde düşmanlıklarını gizleme ihtiyacı hissetmemektedirler. Gizli kardeşlik artık hiçbir tevile ve kodlamaya ihtiyaç duymaksızın selefilik, vehhabilik, tekfircilik vs diyerekten kadim düşmanının ismini açıktan telaffuz ediyorsa bu durum bu teşkilatın ne kadar büyük bir panik içerisinde olduğunu gösterir. Bugün mesela internette faaliyet gösteren “Haqanah” adli yahudi sitesi (www.haqanah.com.il) her ay düzenli olarak bu ay kaç tane selefi sitesi açıldı, diye rapor tutuyor yani selefi eğilimli bütün siteleri düzenli olarak takip ediyorlar. Bu zihniyet mensupları İslamın ilk asırlarından itibaren düzenli olarak İslamı sulandırma ve tahrif etme faaliyetlerine başlamışlar ve de ilk hedefleri de İslamın temel direği olan ehli sünneti ve selefi akaidini çökertmek olmuştur. Önce cehmiye, mutezile, şia, gibi delalet fırkalarını ya doğrudan tesis edip veya içlerine sızarak kendi fikirlerini enjekte etmeye çalışmışlar, ardından da Kuran’ın zahiri görünen anlamına uymak gerekmediğini, önemli olanın Kuran’ın iç anlamına yani batıni manasına ulaşmak olduğunu iddia eden Batıni fırkasını doğrudan kurmuş ve yaymışlardır. Batıni (ezoterik) teşkilatı, haşhaşiler, karmatiler, ismaililer gibi gruplar vasıtasıyla açıktan faaliyet gösterdiklerinde tepki toplamışlar bunun üzerine aynı fikirler doğrultusunda tasavvuf ve tarikatların içerisinde faaliyet göstermeye başlamışlardır. Üst düzey bir mason üstadı olan Cihangir Gener “Ezoterik ve Batıni Doktrinler Tarihi” adlı kitabında pre-masonik yani masonluk öncesi dönemde Masonluğun alt yapısını teşkil eden grupların İslamın içine nasıl sızdığını ve dini nasıl sulandırmaya çalıştığını misalleriyle övünerek anlatmaktadır. Gener’in de kitabında işaret ettiği gibi MASONLUK BAŞTA OLMAK ÜZERE TÜM GİZLİ CEMİYETLERİN TEMEL DOKTRİNİ TASAVVUFTA VAHDETİ VÜCUD ADI VERİLEN PANTEİZM (KAMUTANRICILIK)’DIR. Bu düşünce kainatta insan ve Allah ayırımı olmadığını, tek bir varlık olduğunu herşeyinde tanrı olduğunu ileri sürer. AÇIK KÜFÜR OLAN BU DÜŞÜNCE TARZINA DİĞER MEZHEP VE EKOLLER DE KARŞI ÇIKSA DA EN SERT MUHALEFET SELEFİ ALİMLERDEN GELMİŞTİR. Çünkü selef itikadı Allah ve Alemin kesin olarak birbirinden ayrı olduğunu vurgular ve Allah’ın göklerin fevkinde Arşın üzerinde olduğunu ve mahlukatından ayrı olduğunu kesin bir dille belirtir. Mahlukatın Allah’tan ayrı olduğunu, Allah’ın mahlukata hulul etmediğini, yani yarattıklarıyla kaynaşmadığını, içice geçmediğini, Sünni olsun bidatçi olsun ehli kıbleden olan İslam dairesi içinde mutaala edilen bütün mezhepler kabul etse de bu konuda selefiye kadar net ifadeler kullanıp kapıları vahdeti vücutçu, panteist düşüncelere tamamen kapatan başka bir ekol yoktur. Diğer kelami mezheplerin literatüründe bu konular hakkında tevile müsait, yoruma açık ifadeler bulunmasından dolayı Allah’ın haşa her yerde içkin yayılmış olduğunu iddia eden batini görüşler gerek Şii gerekse Sünni kelam okulları arasında kolayca yayılabilmiştir. Bu işi yaygınlaştıran temel faktörlerden birisi de hiç şüphesiz tasavvufi tarikatlardır. Batıni doktrin mensupları selefi daveti içten içe yıpratarak nihayet hicri 5. asırda yani miladi 1000’li yıllara doğru selef itikadını azınlık konumuna düşürmeye başarmıştır. Ardından miladi 13. asırda Şeyhülislam İbn Teymiyye (ra) ve talebeleri selef akidesini tekrar ihya etmişler ve özellikle tasavvuf adı altında faaliyet gösteren panteist düşüncelere karşı mücadele etmişlerdir. Bu ekolun temsilcileri olan Hallac, İbni Arabi gibi şahıslara karşı reddiyeler yazmışlardır. Bundan dolayı da başlarına gelmedik eziyet kalmamıştır. İslam devletlerinin içinde aynı bugünkü masonik kadrolaşmaya benzer bir şekilde teşkilatlanan gizli öğreti mensupları İbni Teymiyye’yi çeşitli bahanelerle taciz etmişler, sürgün, hapis, işkence gibi yöntemlerle onu ve takipçilerini susturmaya çalışmışlardır. Çünkü Şeyhülislam tarihte ilk defa vahdeti vucüdcuların kullandıkları şifreleri büyük oranda çözmüş, onların sır ve düz yazılarında kullandıkları kodları deşifre etmiştir. Batıni (ezoterik) öğreti mensupları adeta teşkilat sırlarını açığa çıkartan bu alime ebetteki küfür olduğu açıkça belli olan vahdeti vucudu doğrudan savunarak karşı çıkamazlardı. Gizli kardeşliğin kah alim, kah kadı, kah yönetici kılığındaki mensupları İslamın hamisi suretine bürünerek şeriattan zerre kadar sapması –Allah’ın izniyle düşünülmeyen- ibn Teymiyye gibi alimi halk nazarında mahkum edebilmek için onun sünnetten ve şeriattan ayrıldığını iddia etmekten başka bir çare bulamamışlardır.
Bunun için de İbni Teymiyye’nin kitaplarını ve fetvalarını didik didik etmişler yeri gelmiş 20 sene önce verdiği bir fetvayı gündeme getirip onu sorgulamışlar, yeri gelmiş, itikadi görüşlerini saptırıp tecsime saptığını Allah’ı kullara benzettiğini iddia etmişlerdir. Ama bu suçlamaların hiçbirisinden bir netice alamamışlardır, “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki benim sürgün edilmem hicret, hapsedilmem halvet, öldürülmem ise şahadettir” diyen büyük alime yaptıkları bu eziyetler sadece onun eserlerinin ve görüşlerinin yayılmasına yardımcı olmuştur. Rızaeddin bin Fahreddin’in “kılıç ve kalem üstadı ibn Teymiyye” adlı eserinde, şeyh dönemindeki alimlerden yaptığı bazı nakillerden de anlaşılacağı üzere İbni Teymiyye’ye yönelik komploların arkasında Yahudiler vardır. Onun hakkındaki karalama kampanyası ve iftiraları yaymaya da halen devam etmektedirler.
İslam düşmanları ehli sünnet vel cemaat itikadına ve onun en güzide temsilcisi olan selef anlayışına karşı mücadelelerini sürdürmektedirler. Özellikle 80’li 90’li yillardan itibaren selefi literatürün yayılması karsisinda çılgına dönen bu çevreler bu işi sulandırmak ve de etkisizleştirmek için yeni taktiklere basvurmuslardır.
Gerci Suudi Arabistan yönetimi tevhid akidesini mustekbirlerin menfaatlerine halel getirmeyecek yönlere doğru kanalize etme konusunda epey bir meafe almıştı ama yine de bu manipulasyonlar özellikle gençlik kesiminde fazla etkili olmuyordu. İste tam bu noktada yeni bir aktör devreye sokuldu. 90’LI YILLARIN SONRASINA DOĞRU KURULACAK OLAN EL-KAİDE ADLI HAYALET ÖRGÜT SAYESİNDE EMPERYALİST VE SİYONİST ODAKLAR BİRÇOK PROJELERİNİ HAYATA GEÇİRDİLER. Öncelikte tevhid akidesini selef mengecini öğrenmeye başlayan gençlik kesimleri daha doğru dürüst birşey öğrenemeden eylem sahasına çekilerek terörize edildiler. Böylece sağlıklı bir akidevi zeminin oluşmasına engel olundu. Halbuki Allah Rasulu (sav) düşmanlarıyla fiili savaşa girişmeden önce 13 sene boyunca sadece iman ve tevhid üzerinde durmuştu. Bunu günümüzdeki din düşmanlarıda iyi bilmektedirler. O yüzden her zaman ki gibi (tabiri caizse) pratiği teorinin önüne geçirebilmek için provakatif eylemlere ağırlık vermişlerdir. Tabi birde el-kaide bahanesiyle sağa sola saldırıp kritik nitelikteki bazı ülkeleri işgal etmeleri de bu işin onlar açısından başka getirisi oldu. George Orwel adli İngiliz yazarın 2. dünya savaşı sonrasında kaleme aldığı “1984” adlı meşhur bir romanı vardır. Bu kitap görünüşte sosyalist dikta rejimlerini eleştirmek için yazılmış izlenimi verse de kitabı okuyup günümüzdeki olaylarla kıyasladığımız zaman adeta bazı küresel güçlerin gelecek için yaptığı planları deşifre ettiğini görüyoruz. Söz konusu kitapta dünyayı yönetimine almış olan “Big brother” yani büyük birader adı verilen bir diktatör iktidarını sürdürebilmek için bir çok değişik yöntemler ihdas etmiştir. Basını kontrol altında tutuyor, dili, edebiyatı, tarihi, düşünce dünyasını kendi istediği doğrultuda dejenere edip yönlendiriyor. Bütün dünyayı gerek ajanlar gerekse de kameralar vs vasıtasıyla takip altında tutuyor. İste söz konusu kitaba göre “Big brother”in yönetimlerinden birisi de hayali düşmanlar üretmektir. Bu büyük abinin “Goldstein” isminde bir düşmanı var. Bu düşmanın kim olduğunu, nerede olduğunu, ne yiyip ne içtiğini hatta yaşayıp yaşamadığını dahi kimse bilmiyor. Goldstein bazen ortaya çıkıp basına demeçler veriyor rejimi yıkmakla tehdit ediyor. Bunun üzerine bu şahsa bağlı olduğu iddia edilen rejim muhaliflerine yönelik tutuklama kampanyaları ve eziyetler başlıyor. Muhalefet bu şekilde bastırıldıktan sonra Goldstein ortadan kayboluyor. Aylarca, yıllarca ortalarda gözükmüyor. Hayatta olup olmadığına dair çelişkili haberler geliyor vs. Orwell’in bu ütopik romanında anlatılanları okuduğumuz zaman adeta günümüz hadiselerini, gözümüzde canlandırıyoruz. küresel sistem cep telefonlarından, internet, kredi kartlarından, mobese kameralarına kadar birçok vasıtayla insanların hareketlerini takip ediyor. Medya eğitim, kültür, sanat vb yollarla kamuoyunu yönlendiriyor. Buraya kadar herşey “büyük Birader” rejimini tıpatıp çağrıştırıyor, peki su anki sistemde “Goldstein” misyonunu kim yükleniyor? 11 Eylül ve sonrasında gelişen olayları incelediğimizde bu sorunun cevabını aydınlatma imkanı buluyoruz. Simdi düşünelim el-kaide ismi verilen bir örgüt var. Usame bin ladin tarafından 96 senesinde “Yahudi ve Hıristiyanlara karsı savaş cephesi” adı altında kurulmuş, Ladin’in bu 96 yılından önceki bağlantılarına, ABD ile olan ilişkilerine hatta Ladin ailesinin, Bush ailesiyle ve diğer uluslar arası kompradorlarla halen dahi devam eden iş ortaklıklarına vs hiç girmiyorum. Sadece 96’dan sonraki olaylara bakalım. Aradan 13 sene geçmiş ve dünyanın en tehlikeli örgütü olduğu söylenen uğruna savaşlar açılan bu örgütün doğrudan gerçekleştirdiği varsayılan eylem sayısı 13’u geçmiyor (Irak, Afganistan vb savaş bölgelerinde yerel oluşumların siyaseten el-kaide adına üstlendiği eylemleri saymıyoruz. Doğrudan Ladin ve kurmayları tarafından tarafından teşvik ve finanse edilen eylemlerden bahsediyoruz) Bunlarda aynı 11 Eylül tarzında somut bir hedefi olmayan ses getirmeye yönelik büyük çaplı sansasyonel eylemlerden ibaret. Ayrıca örgütün lideri Usame bin Ladin ve yardımcısı Eymen Ez Zevahiri’nin akıbetleri hala meçhul. Pakistan başbakanı geçtiğimiz günlerde 11 eylül 2001’den kısa bir sure sonra Ladin’i ABD’ye teslim ettiklerini söyledi. Sene 2009 ve aradan 8 sene geçmiş olmasına rağmen hala yakalandıklarına dair bir açıklama yapılmadı hayatta olup olmadıklarına dair her sene çelişkili açıklamalar geliyor. Buna karşın mutlaka her ay ikisinden birinin ve yahut bazen her ikisinin kasetleri piyasaya çıkıyor. Güncel olaylar üzerine yaptıkları yorumlar yayınlanıyor. Bazen de uzun zaman hiçbir ses ve gorüntü ortaya çıkmıyor. Yani 1984’le anlatılan Goldsterin vakasının bir benzerini yaşıyoruz.
PEKİ BÖYLESİNE HAYALİ VE TAŞERON BİR ÖRGÜT OLAN EL-KAİDE İSMİ ÜZERİNDEN NE YAPILMAK İSTENİYOR? Uzun yıllardır, İslami oluşumların içerisinde olan bizler bazı gelişmeleri yakından gözlemleyebiliyoruz. 90’lı yıllardan itibaren küresel sisteme muhalif olan İslamcı oluşumlar birer birer çözülmeye başladı. İçinde bulunduğumuz 2000’li yıllarda ise İslamcıların büyük çoğunluğunun artık bir şekilde sisteme entegre olduğunu görüyoruz. Sisteme dahil olamamakta direnen unsurların ise büyük oranda el-kaide potasında eridiğini daha doğrusu eritildiğini müşahede ediyoruz. Geçmişte Ladin’e şüpheyle bakan birçok selefi eğilimli çevrenin dahi bugün artık ayakta kalabilmek için el-kaide ismine sırtlarını dayadıklarını görüyoruz. Normalde birbirlerini benimsemeyen hatta tekfir eden bir takım çevrelerin dahi el-kaide ortak noktasında birleştikleri görülüyor. Yani EL-KAİDE İSMİ ADETA BÜTÜN RADİKAL İSLAMCI ADI VERİLEN GRUPLARI BİR ARAYA GETİREN BİR HAVUZ SİSTEMİ NİTELİĞİ TAŞIYOR. BÜTÜN İSLAMCI HAREKETLER YA SİSTEME ENTEGRE OLMAK YA DA EL-KAİDEYE BİAT ETMEK ŞEKLİNDE İKİ SEÇENEKLE BAŞBAŞA BIRAKILIYOR. Bunun kasıtlı bir proje olduğunu düşünüyorum ve bu proje büyük oranda başarılı olmuşsa benziyor. Bugün artık selefi eğilimli çevrelerin büyük çoğunluğu el-kaide bayrağı altında toplanmış durumdadır. O sebeple savcılığın selefiliği el-kaide ile özleştirmesi teorik bakımdan yanlış olmakla birlikte pratikte durum bu şekilde algılanır olmuştur. ZATEN BU PROJEYİ TASARLAYAN MAHFİLLERİN GAYSEİNDE SELEF İTİKADINI BU TARZ TAŞERON YAPILARLA ÖZLEŞTİRİP DAVETİ SULANDIRMAK VE HATTA BİTİRMEKTİR. (Allahu a’lem)
Şimdi bizler bir yandan el-kaide üyesi olmakla suçlanırken bir yandan da Darultavhid.com sitesi etrafında örgütlendigimiz söylenmektedir. Birileri bizi illaki bir şeylerle itham etmek istiyorsa bu ikisinden birini seçmek durumundadırlar. Çünkü darultavhid’i takip eden herkes bu siteyle el-kaide kavramlarının gece ile gündüz gibi birbirine zit iki kavram olduğunu bilir. www.darultavhid.com adresini yazıp mesela Türkçe bölümünü tıklayan birisinin karşısına forum ana sayfası çıkar. Sayfanın altına doğru en çok okunan 10 konu yani top 10 denen bir bölüm vardır. O bölüme bakıldığında sitede en çok tık alan konuların el-kaide’nin ve gruba bağlı çeşitli teorisyenlerin (Makdisi, Abdulkadir b. Abdulaziz gibi) ve Usame bin Ladin gibi el-kaide aktivistlerinin çeşitli görüş ve icraatlarının tenkit edildiği konu başlıkları olduğunu görür. Darultavhid sitesi özellikle el-kaideyi eleştirmek için açılmamıştır. Ancak bazı el-kaide sempatizanlarının “Bu site selefi düşünceyi savunduğu halde neden cihad (!) bölgelerinden haberlere yer vermiyor, cihada neden destek olmuyor” tarzı soruları üzerine el-kaidenin usul ve akide noktasında hatalarına dair sitede bazı açıklamalar yapılmış, bunun üzerine “siz kimsiniz de mucahid(!)leri tekfir edersiniz” tarzında el-kaide sempatizanı gençler tarafından siteye yoğun hücumlar yapılmış, bu hücumlar yer yer hakaret, sövgü hatta tehdit boyutuna ulaşmıştır. Söz konusu tartışmaları takip edenler bunları açıkca görürler. Darultavhid sitesinde tevhid ve akide icerikli yazıların yanısıra günümüzde kendisini İslam’a nisbet eden hemen her fırkayla alakalı özel bölümler mevcuttur. Forum ana sayfasından “el-fark beyne’l fırak” başlığı altında çeşitli dalalet fırkaları hakkında bilgi verilmektedir. Bu bolümde “selefi görünümlü hareketler” başlıklı linke tıklandığı zaman “kurtuluş savaşçıları” isimli bir bölüm görülmektedir. Kurtuluş Savaşçılarından kasıt günümüzde cihad adı altında çeşitli bölgelerde ulusal bağımsızlık mücadelesi veren gruplar, özellikle el-kaide yandaşı çevrelerdir. Özellikle işte bu bölümde yayınlanan bazı yazılardan dolayı darultavhid sitesi bu çevrelerin hedefi haline gelmiştir. Bir donem bazı sözde cihadı sitelerde darultavhidi çökertmek amaçlı hacker arandığı yönünde duyurulara dahi rastlanmıştır. İnternette darultavhid veya darultawhi d ismiyle yapılacak bir anahtar kelime araması bu siteye kimin nasıl baktığı hususunda bir fikir verebilir.
İşte darultavhid sitesinin el-kaideye bakış açısı böyleyken şu anda darultavhid sitesinin bazı üyeleri el-kaide üyesi olmaktan yargılanmaktadır. Bu siteyi takip eden herkes için bu durum son derece şaşırtıcı ve gülünçtür. Web sitesi inceleme tutanağına göre terörle mücadele görevlileri 11.11.2008 günü 11:40, 15:38 saatleri arasında www.darultavhid.com web sitesini incelemişler ve her nedense sitede sadece “mahkeme, okul, askerlik, memuriyet” gibi konuları görüp tutanağa geçirmişler. Yukarıda bahsettiğim türden konuları nedense hiç görmemişler! Eh 3 saatlik bir inceleme ancak bu kadar olur. Bu davayla birlikte “terörle mücadelenin sahasında uzman profesyoneller (!) ki el-kaideye muhalif olan hatta el-kaide sempatizanı çevrelerin kara listesinde bulunan bir grubu el-kaide üyesi diye yakalayıp dava açtırarak tarihe geçmişlerdir. (!)
Yukarıda bahsettiğimiz gibi günümüzde selef itikadından, tevhidden, tağuttan, tağutu reddetmekten bahseden herkes el-kaide üyesi olarak görülmekte, el-kaideyle alakası olmayanlar da adeta el-kaideye bağlanmaya zorlanmaktadırlar. Biz el-kaideyle bir ilgimiz yok dedikçe “Hayır siz el-kaidesiniz öyle olmak zorundasınız” diye sanki zorla el-kaideye biat etmemizi istiyorlar. Bugün cezaevinde, Müslümanların kaldığı koğuşların kapısında el-kaide yazıyor. Müslümanlar tekfir ettiğimiz bir cemaatin isminin altında adımızın geçmesini istemediklerinden dolayı idareye müracaat ederek el-kaide ismini sildirmek istemişler ancak cezaevi idaresi soruşturma dosyasında hangi örgütün ismi geçiyorsa o ismin koğuş kapılarında belirtilmesi talimatını gerekçe göstererek talebimizi kabul etmemiştir. Aslında Müslümanlar el-kaide veya başka herhangi bir grupla alakamız olmadığını ta ilk gün cezaevi idaresine bildirmişti. İçerden gelen haberlere göre bir cezaevi görevlisi Müslümanların el-kaide ile alakaları olmadığını açıklamaları üzerine yarı şaka, yarı ciddi “Belki de el-kaideyle alakanız olmadığı için buraya getirilmişsinizdir” diyerek belki de doğruyu söylemiştir! ÖYLE GÖRÜNÜYORKİ EL-KAİDEYLE BAĞLANTI KURUP KONTROL ALTINA GİRDİĞİMİZ ZAMAN SİSTEM RAHAT EDECEK! Tabi Allah’ın izniyle bu hiç bir zaman olmayacak! Ama öyle zannediyorum ki birileri el-kaideye intisap etmemiş hiçbir selefi oluşum görmek istemiyor. Bu bizim gibi 1-2 istisnada olsa onlar herkesi görmek istedikleri yerde görmek istiyorlar. Kendi oluşturdukları havuzların haricindeki kontrol dışı yapıları ise bir an önce tasfiye etmek isteyeceklerdir. (Allah en iyisini bilir.)
İşte bu Müslümanlara yani bizlere -bir hafta arayla yapılan iki operasyonun ikinci ayağında- yapılan sözde “2. Dalga El-Kaide” operasyonu da İslama karşı başlatılan bu küresel haçlı seferinden bağımsız değildir. Zaten savcılık iddianamesine bakılığında el-kaide’nin Batı menfaatleri karşısındaki en büyük kişi tehdit olduğu vb tespitler yapılıyor. (Bkz örgütün yapısı başlığı) El-Kaide’nin oluşumu, yapısı vb konular hakkında yapılan uzun açıklamalara bakıldığında Türkiyenin’de ABD öncülüğünde sözde el-kaide’ye ve sözde İslam’a karşı başlatılan mücadelenin bir parçası olduğu vurgulanıyor. Birde dikkatimizi çeken nokta savcılık iddianamesinde “Sünnilik” kavramına sık sık olumsuz anlamda atıf yapılması el-kaide’nin “Sünni fundemantalist” (!)lerle “Aşırı Sünni şebekeleri” ile bağlantıları sıkça vurgulanmasıdır. Böylelikle savcı “Selefilikten” sonra “Sünniliği” de bir terör potansiyeli gibi lanse etmiş oluyor. Gerçi ayet ve hadislerin örgütsel döküman olarak yazan bir zihniyetten her şey beklenir ama yinede insan “Sünnilik” kavramına neden bu kadar yüklenildiği yinede merak ediyor. Bu acaba yargıda yoğunlaştığı iddia edilen “mezhepçi” kadrolaşmayla mı alakalıdır, başka bir şeydenmi kaynaklanmaktadır bilemiyoruz. Ama kim ne derse desin bizler Müslümanız, Sünniyiz, Selefiyiz bundan da gurur duyuyoruz. Bu kavramların el-kaide gibi karanlık yapılanmalarla özdeşleştirilmesini de reddediyoruz.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 10 Temmuz 2010, 17:51 Gönderen: Darultavhid »
|
Logged
|
|
|
|
Darultavhid
Administrator
Newbie
   
Değerlendirme Puanı: +0/-0
Online
Mesaj Sayısı: 42
|
 |
« Yanıtla #2 : 10 Temmuz 2010, 18:46 » |
|
İletişim Tesbitlerinden Yola Çıkarak Hazırlanmış Olan Bilgi Notunda Yer Alan Bazı Değerlendirmeler: “İletişim tesbiti yapılan şahısların… diye başlayan bilgi notunda ilk olarak bu yakalanan kişilerin “ Türkiye Cumhuriyetini Darulküfür olarak gördükleri ve mevcut anayasal düzeni “TAGUT” olarak nitelendirdikleri” tesbiti yapılıyor. Acaba bu tesbiti yapanlar tagut, küfür, darulharb gibi kavramları ne kadar bilmektedirler? Savcılık iddianamesinde ve diğer konuyla ilgili belgelerde bu kavramların sık sık geçtiğini gören birisi bu belgeleri hazırlayan memurların herhalde bu konular hakkında uzman olduğu zehabına kapılabilir. Ancak iddianamenin detaylarına indiğimiz zaman garip bir tabloyla karşılıyoruz. İddianamede yaklanan şahıslarla alakalı suçlama tarzında bilgi verilirken sık sık “ Yapılan doküman incelemelerinde filan Dvd’de Tağut’tan bahsedildiği falan CD’de tağut konusunun anlatıldığı…” gibi ifadeler kullanılarak içinde tağut kavramının geçtiği her yazılı ve görsel belgenin örgütsel doküman muamelesi gördüğünü hayretle müşahede ediyoruz. Kur’anı kerim’in temel kavramlarından olan ve Kur’an’da 8 yerde bizzat isim olarak bir çok yerde de içerik olarak işaret edilen bir kavramın sanki örgütsel bir şifreymiş gibi lanse edilmesi karşısında duyuğumuz şoku henüz atlatamamışken bir şok daha yaşıyoruz sıkı durun…
H.i isimli kişide ele geçirilen (!) dökümanlardan bahsedilirken bir yerde aynen şu ifadeler kullanılıyor: --- 43 ile numaralandırılmış sayfada yer alan “ O halde kim tağutu inkar edip Allah’a inanırsa sağlam kulpa yapışmıştır ki o hiçbir zaman kopmaz… Allah’a iman ile tağuta iman bir arada bulunmaz. İbaresinin bulunduğu--- evet yanlış okumadınız. Savcılığın bahsettiği “İbare” Bakara Suresi 256. ayetinin meali! Söz konusu ayetin meali tam olarak şöyle “Dinde zorlama yoktur hak batıldan ayrlmıştır. Artık kim tağutu reddeder, Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir , bilendir.
--50 iler numaralandırılmış sayfada yer alan “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve onları gözetleme yerinde oturup bekleyin eğer tevbe eder namazı dosdoğru kılar zekatı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın” ibaresinin bulunduğu… ve böylece az çok İslam kültürü olan herkesin bildiği “kılıç ayeti” olarak bilinen Tevbe suresi 5. ayetinide (haşa) suç delili olarak lanse ediyor. Bu suretlede ancak ya cehaleti yada İslam düşmanlığının vardığı boyutu göstermekten başka bir iş yapmış olmuyor. Zaten her nedense ayet numaraları iddianamede yazılmamış Ya kasıtlı olarak yazılmamış çünkü o takdirde işin içindeki Kur’an düşmanlığı iyice deşifre olacaktı ve yahut da sözkonusu ibarelerin ayet olduğunun farkına varılmamış, yani cehalet söz konusu. Her iki ihtimalde birbirinden vahim. Türkiye’de bir dönemler gazetelerde “Kurban bayramı bu senede hacc mevsimine denk geldi” tarzında manşetler atılırdı. Tam böyle şeyler geçmişte kaldı derken bu cehalet numunesi olayla karşılaşıyoruz ve yahut ta bu belgeyi inceleyen memurlar bu ibarelerin ayet olduğunun farkına vardılar. Ancak yıllar önce cumhuriyet gazetesinin acar muhabirinin yaptığı gibi akılları sıra “ayet” şeklinde kodlanmış bir örgüt talimatı(!) keşfettiler ismini hatırlamadığımız o cumhuriyet yazarı Beyazıt meydanında yapılan bir gösteride açılan bir pankarttaki bir ayet hakkında şu yorumu yapıyordu “ Mümin’ler bir saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar.” (Şura suresi 39.Ayet) pankartın altında yazan Şura 39 ibaresi uyanık gazeteciyi kıllandırmış olmalı ki şu veciz(!) yorumu yapmaktan kendini alamıyordu. “ Acaba ayet gibi lanse edilen bu ifade Radikal dinci bir örgütün, Şura toplantısında alınan kararların 39. maddesi olabilirmi?” Bu fıkra gibi olaydan yıllar sonra hazırlanan bir iddianamede bilgisayarda bulunan ayet ve hadislerin altında başka şeyler aranıyor ve de Allah ve Resulunun (S.a.v) sözleri (haşa) örgütsel doküman muamelesi görüyordu. Üstelik bunu yapanlar din düşmanı medyanın kalemşörleri değil, bilakis sorsanız Müslümanlığı kimseye bırakmayan hatta güya İslam’a hizmet ettiklerini iddia eden kimselerdi. Anladığımız kadarıyla bu sözde dökümanlar el konulan bilgisayarlarda “tağut” vb anahtar kelimelerle yapılan aramalar neticesinde rastgele oluşturulmuştur. Tağut kavramından neden bu kadar rahatsız olunduğunu anlamış değiliz. Ya birileri kendilerinin tağut olduğunu kabul ediyor ve “tağutu” hedef alan her ifadeyi kendilerini hedef almış olarak sayıyorlar ve de bunlar için tağutu reddetmek “mevcut anayasal düzeni reddetmek”le eşdeğer olduğu için tağutu reddetmeyi içerir hertürlü ibareyi ayet ve hadiste olsa suç delili kabul ediyorlar. Ta ki bu arada islamdışı her türlü grup için gündeme getirilen fikir özgürlüğü inanç hürriyeti gibi kavramlar Müslümanlar söz konusu olduğu zaman rafa kaldırılmış oluyor. Tıpkı İslam öncesi Arap müşriklerinin helvadan put yapıp acıkınca yemeleri gibi, din edindikleri demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan üşünce özgürlüğü gibi kavramları işlerine geldiği zaman çok rahat iptal ediyorlar.
Biz Müslümanlar olarak demokrasi İslam dışı beşeri sistemlerden uzağız ve de kimseden ne demokrasi nede ibadet özgürlüğü dileniyor değiliz.Sadece bir tutarsızlığa dikkat çekmek istiyoruz. Bu gün Türkiyede mesele bir hristiyan mezhebi olan Yahova şahitleri serbestçe faaliyet göstermektedir halbuki yahova şahitleri adı verilen bu grup Türkiye’de ki mevcut anayasal sistem de dahil olmak üzere dünyadaki mevcut bütün laik demokratik sistemleri reddediyor ve bu sistemlere askerlik yapmayı reddettikleri gibi bu ulus devletlere ait bayrak, flama ve milli marşlara saygı göstermeyi reddetmektedirler. Keza devlet kavramını kökten reddeden kendilerini (haşa) “Ne Tanrı ne devlet bütün otoritelere hayır” sloganını ilke edilen anarşist felsefeye bağlı gruplar başta üniversiteler olmak üzere bir çok alanda serbestçe faaliyet gösterip dergiler çıkarıyor, kitaplar basıyorlar. Bu tarz gruplara mensup bazı kişilerin dini ve felsefi görüşlerinden ötürü askere gitmeyi reddettiklerine dair haberler arada bir basın-yayın organlarına düşmektedir. Hatta bu tarz olaylar sebebiyle “Vicdani ret” yani vatandaşların felsefi kanaatlerinden ötürü askere gitmeme haklarının olup-olmadığı meselesi kamuoyunda birçok defa gündeme gelmiştir. Gayri İslami unsurlar hakkında bu hoşgörü havası hakimken sözkonusu Müslümanlar oluğu zaman hemen evraklarda sözde örgütün özellikleri anlatılırken örgüt (!) mensuplarının hakkında:
-Türkiye cumhuriyetinin Darulküfür olarak görükleri ve mevcut anayasal düzeni “Tağut” olarak adlandırıldıkları …
-Türkiye cumhuriyetinin Genel kurmay başkanlığına bağlı yapılan askerliği küfür görerek red eden vb ifadeler kullanılmaktadır
Ayrıca Darultavhid.com ile alakalı düzenlenen web sitesi inceleme tutanağında sitede bulunan okul ve askerlik aleyhindeki ifadeler özellikle gündeme getirilmektedir. Yani kısacası sadece mevcut sistem aleyhindeki görüşlerimizden ötürü hakkımızda soruşturma yürütülmektedir. Bu sadece Müslümanlara ve İslamcı gruplara yönelik bir tavırdır. Bugün 20 kişiden ibaret bir grubu tehdit olarak algılayan sisten on binlerce taraftarı olan kaminist partilere müsaade etmekte hatta AB’ye girebilmek uğruna teşvik etmektedir. Halbuki kominist demek mevcut burjuva demokratik sistemini ortan kaldırıp proletarya diktatörlüğü adı verilen işçi sınıfı diktasının kurulması gerektiğine inanan kişi demektir. Günümüz sisteminde işçi sınıfı diktatörlüğünü programına koymuş bir parti dahi kendisine yer bulurken mevcut üzeni İslami bakış açısıyla reddeden 15-20 kişiye bile tahammül edilemeyip hemen içeri atılmaktadır. Bua sistemin islamdan ne kadar korktuğunu gösteriyor. Koministler, anarşistler ne kadar bağırıp çağırsalarda bunun gelip geçici bir hevesten ibaret oluğunu sistem bilmektedir. Halbuki İslam öyle değildir. İslam insan fıtratında yer etmiş bir hakikat olduğu için vicdanlar islamın sesini duyar duymaz harekete geçecektir. Bunun farkında olan odaklar islamı hakiki vechesiyle ortaya koyan en ufak bir sese hatta görüntüye dahi anında müdahale etmekteirler. Halbuki islamın hak din olduğunun farkında olan bu kimseler hakka tabi olsalardı kendileri açısından hem dünya hem ahirette daha hayırlı olurdu. Dediğimiz gibi ya bunlar kendilerinin tağut oldğunu biliyorlar ve kendilerini öyle görüyorlar ve de tağuttan bahseden her şeyi ayet ve hadis olsa takibe alıyorlar. Bu durumda artık böylelerinin Müslümanlıktan bahsetmeleri boştur. Aynı Tevbe suresi 17. ayette deniği gibi “ kafir olduklarına kendileri şahitlik edip dururken, müşriklerin Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olarak şey değildir. İşte bunların amelleri boşa gitmiş ve de ateşte ebediyyen kalacaklardır.” Ve yahutta büyük bir cehalet söz konusudur. Halbuki sistemin emrindeki din adamlarına dahi sorsalar tağut-Darulküfür-Darulharb gibi kavramlar hakkında az çok bilgi edinmeleri mümkündü. Veya diyanetin bastırdığı tefsirlere ve meallere müracat ettikleri zaman bile tagut kavramı hakkında az çok bir fikir sahibi olurlardı. Tagut kavramı Kur’anı Kerim’de 8 yerde bizzat isim olarak sayısız yerlerde de içerik ve anlam olarak geçmekteir. İsim olarak geçtiği yerler (Bkara suresi 256-257’ ayetleri, Nisa suresi 91 ve 60 ve 76. ayetler, Nahl 36 ve Zümer 17 ayeti kerimeleridir. Sure ve ayet numaralarıyla söyleyecek olursak (2: 256-257 / 4: 51,60,76 / 5: 60/ 16: 36 / 39:17) Tağut hakkında imam malik’in yaptığı tanımı esas alacak olursak tağut Allah’tan başka ibadet eilen her şeydir. Bu manada Kur’anı Kerim baştan sanki şirki ve Allah’a şirk koşulan sahte ilahları yani tağutları reddeden ayetlerle doludur. Bu ayetleri tefsirlerinde Taberi, İbn kesir, Kurtubi gibi geçmiş alimlerin yaptığı tefsirler incelendiği zaman hakikat ortaya çıkacaktır. Hadi diyelimki bu alimlere itibar etmiyorsunuz devletin resmi görüşünün itibar ettiği müelliflerin yazdığı tefsirlere ahi baksalar hakikatin bizim dediğimiz gibi olduğunu görürlerdi. Tefsirinden Bakara 256- ayetin tefsirine bakmış olsalardı tağutun tanımının ne olduğunu görürlerdi. (Bkz. O.g.e cilt 2 sf: 143-145 Akçağ yay. Ankara) Tabiî ki Elmalılı bu tanımı kendi görüşüne istinaden değil, yine geçmiş alimlerin birikimine dayanarak yapmaktadır. Bizim burada elmalılı’dan bahsetmemizin nedeni onu referans aldığımızdan değildir. Gayemiz sistemin resmi dini söylemenin dahi bazı hakikatleri nasıl itiraf ettiğine işaret etmektir mesela işaret ettiğimiz yerde Elmalılı ibn Cerir et-taberani’nin “tagut” tanımını naklediyor. Bu tanıma göre Tagut: Allah’a karşı tugyanlar (isyanlar) olup zorla veya rızayla tapılıp ibadet edilen gerek insan, gerek şeytan, gerek put ve gere sair herhangi bir şey demekir. “İddianamede 5. şüpheli olarak geçen B.P isimli arkadaşımızın tağut hakkında söylemiş olduğu “Allah’tan başka tapılan her varlığın ortak adıdır.” İfadesi çok büyük bir şey yakalamış gibi hemen zabta geçirilmiş. Halbuki bu arkadaşın söylediği şer Elmalılı’nın, Taberi’nin tefsirinden naklettiği tanımın aynısıdır. Bu arada yeri gelmişken belirtelim, emniyette sorgulanan herkese ifade standart soru olarak ilk başta “Tagut nedir?” “ Tagutun askeri ne demektir?”” TC devleti size göre Tagutmudur? Selefi Salihin akidesi nedir ? Siz selefimisiniz? Tarzı sorular yöneltildi. Bu normalde bu soruları soranların keni kabul ettikleri anayasaya dahi aykırı olan bir tutumdur. Zira TC Anayasası’nın 24. maddesi “Hiç kimse kendi inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” diyor. Bizleri bu anayasayı reddettiğimiz için içeri tıkan zihniyet işlerine geldiği zaman nasılda kendi dinleriyle ( sistemleriyle) çelişmekteir. Söz konusu Müslümanlar ve tevhidi inananlar veya yakın düşünenler olduğu zaman işte böyle her tür kanun, nizam adı verilen şey rafa kaldırılmaktadır. Mesela yine dönüp dolaşıp acıktığı zaman putlarını yiyen müşriklerin misaline gelmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır Tevbe Suresi 31. ayet olan “ Onlar hahamlarını ve papazlarını Allah’ın ışında Rablar edindiler. Meryem oğlu İsayı’da (Aynı şekilde Rab edindiler) Halbuki tek ilah olarak Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı Allah onların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.” Ayeti kerimesinin tefsirinde şu bilgileri vermektedir: “ Bu ayetin manası hakkında meşhur Hatemi Tai’nin oğlu “Adiy” şöyle demiştir. “ Resulullah Berac (Tevbe) suresini okuyordu. “ Ey adiyy şu boynundaki putu at dedi bende attım nihayet “Onlar (yani Yahudi ve hristiyanlar) alim ve rahiplerini Allah’tan başka Rabler edindiler”(Tevbe 31) ayetine sıra gelince ben “Ya Rasulullah onlara ibadet edilmezde” edim Allah Rasulu bunun üzerine şöyle buyurdu “Onlar Allah’ın haramını helal helalinide haram kıldığında siz onlara itaat etmezmiydiniz? Bende “Evet” dedim. Allah Rasulu (S.a.v) “İşte bu onlara ibadet etmektir.” Buyurdu. Rebi(r.a) şöyle demiştir: “ Bu Rab edinme işi israiloğullarına nasıldı diye Ebu’l Aliyeye sordum. Dedi ki: Onlar genelde Allah’ın kitabına (Tevrat’ta) açıktan açığa hahamların sözlerine tabi olurlardı.” [Elmalı’lı diyor ki] :”Bütün bu rivayetler şunu isbat eder : Herhangi birini Rab edinmek için ona mutlaka “Rab” ismini vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uyup uymadığını hiç hesaba almayarak onun emrine itaat etmek ve özellikle hükümlerle ilgili hususlarda onu hüküm ve hukuk koyucu gibi tanıyıp o ne söyler, ne emrederse haktır gibi farzetmek o kişiye itaatle Allah’ın emir ve hükümlerine muhalefet etmek, onu Allah’tan başka Rab edinmek ona tapmak demektir.” Elmalı’lı daha sonra devamında Hıristiyanların papazları nasıl ilahlaştırdıkları, onlara kudsiyyet ve yanılmazlık verdiklerine dair misaller veriyor(Günahları bağışlamak, cennette yer vermek gibi özellikleri rahiplere vermeleri gibi).
Ardından ayetin ilk bölümünün tefsirini şu ifadelerle sonlandırıyor: “Hıristiyanlarda rahipler sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyette Allah’ın haricine Rabler edinilmesine “klerikalizm” aha sonra bunda şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Bilahare bu rububiyyet imtiyazı ruhban sınıfından porlamanlara (porlemento millet vekillerine) geçmiştir.” Elmalılı’nın açıklamaları burada sona erdi. )Geniş bilgi için bknz hakdini Kur’an dili Cilt 4 Sf 214-217) Görüldüğü gibi elmalı burada son derece isabetli bir tesbit yaparak Allah’ın haramlarını helal, helallerini haram yapma yani Allah’ın Teşrii(kanun koyma) yetkisini gasb etmeye (haşa) çalışmak anlamındaki Rabb’lik, ilahlık iddiasının artık din adamları sınıfından çıkıp modern zamanlarda porlementerlere, milletvekillerine geçtiğini söylüyor. Kısacası bizim içeri atılma sebebimiz olan günümüzün anayasal sisteminin vede millet meclisinin Rab’lik, ilahlık iddiasında bulunan birer Taguti kuruluş olduğu görüşü ve bu meclisin onayıyla yazılmış olan bir kitaptan nakletmiş bulunuyoruz. B.P isimli arkadaşımız “Tagut Düzeni: Allah’ın Ahkamı Devre dışı bırakılarak insanların kendi hevasından uyurduduğu kanunları halkıdan uygulayan düzendir. TC’nin mevcut anayasal düzeni Tagut düzenidir. İnsanların kendi nefsinden uydurduğu kanunlarla halkına hükmetmesidir” Şeklindeki ifadeleri büyük bir iştahla suç delili(!) olarak iddianameye geçirenler meclis onaylı tefsirlerde dahi itiraf edilen bu hakikatlar karşısında acaba ne yorum yapacaklardır. Yazımızın başlığındada söylediğimiz gibi “Allah’ın kitabını yargılamaya kimsenin gücü yetmez.” Devletin kulluk kuvvetlerine ve hukuki organlarına tavsiyem bu şekilde Allah’ın ayetlerine sanık sandalyesine oturtmaya (Haşa) çalışmak yerine o ayetler üzerinde tefekkür edip kendi konumlarını gözden geçirmeleridir. Allah’ın azabı gelmeden önce Allah’ın kitabını yargılamaya kimsenin gücü yetmeyeceği gibi Rasulullah’ın (S.a.v) sünnetini mahkum etmeye de kimsenin de hiç kimse muvaffak olamaz. Fakat görüyoruz savcılık Allah’ın ayetlerini suç delili gibi lanse etme konusundaki beyhude gayretini maalesef Allah’ın Rasulu(S.av)’nin hadisleri konusunda sürdürmüş. İddianamede 13. şüpheli olarak bahsedilen H.i isimli arkadaşımızdan ele geçen sözde dokümanlar hakkında bilgi verirken şu ifadeler kullanılıyor: -“62 ile numaralandırılan sayfanın başında “Bu şekilde Allah kıyamet günü insanları toplar ve derki : Kim neye ibadet ediyorduysa ona tabi olsun(peşinden gitsin) Artık kim güneşe ibadet ediyordu ise Güneşe tabi oluyordu. Kim aya tapıyordu ise Ay’a tabi oluyordu. Kimde taguta tapıyorduysa taguta ittiba ediyordu.” Şeklinde yazıların bulunduğu”- Savcılığın örgütsel dokümanlar arasında saydığı ibare aslında imam Buhari’nin Rikak kitabının 52. hadisi olarak rivayet ettiği uzunca bir hadisten alınmış bir bölümdür. (Hadis no:6573) hadisin tamamı ve açıklaması için bkz Sahihi Buhari şerhi Fethu’l Bari muhtasarı İbn Hacer El-Askalani, Cilt 13, Sf:71 polen yay. İst 2008) Yani doküman olduğu iddia eilen söz bizzat Allah Rasulu’nun (S.av) sözüdür. Fakat bunu nasıl ispat edebiliriz? Bunu savcılığa isbat edebilmek için önce Buhari kimdir, ne yapmıştır, kimin sözlerini derlemiştir, hadis neir, ayet nedir, Hatta Allah Rasulu diye bahsedilen zat kimdir? Bunları anlatmak icab eder. Zira H.İ kişinin dokümanlarının izahına(!) başlarken –“ B ile numaralandırılmış sayfanın üst kısmında Buhari ile müslimin sözlerinden alıntı olduğu anlaşılan ve sayfanın sonunda bu sözler hakkında “Cihat etmeksizin sıkıntılara göğüs germeksizin yattığımız yeren bizde Müslüman demekle bu din yayılmaz ve cihana hakim olamaz. Çünkü cennetin yolu sıkıntılara göğüs germekte ve kılıçların gölgesi altındadır” ibaresinin bulunduğu.” Diyor. “Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” İbaresi Buhari’nin peygamber efendimiz (S.a.v)’den rivayet ettiği bir hadisten alınmıştır. İmam Buhari bu hadisi-şerifi “Sahih”inde cihad kitabında 2818 ve 2966 numaralarda rivayet etmiştir. (Açıklaması için Bkz Fethu’l-Bari Cilt 6 Sf 153 ve devamı) Fakat savcılık bunu Buhari’nin kendi sözü olarak anlamış olmalı ki “ Buhari ve Müslim’in sözlerinden alıntı olduğu anlaşılan” ifadesini kullanıyor. Muhtemelen hadislerin altında hadisin geçtiği kaynağı belirtmek için kullanılan Buhari Müslim gibi ibareler sanki o sözü söyleyen kişinin ismi olarak algılanmış. Kuşkusuz bu ibareler Allah’ın izniyle Buhari veya Müslim’in kendi sözleri değil, Peygamberimizden (S.a.v) nakletmiş oldukları sözlerdir. Zaten Bu alimlerin yaptığı, diğer bütün muhaddislerin yaptığı gibi Allah Resulü (S.a.v)’in mübarek sözlerini yani hadisleri derlemekten ibarettir.
Hani bir Dönem TV’lerde arzı endam eden bir takım “ayın” etiketli okumuş cahiller “Kur’andaki bir hadiste şöyle diyor veya peygamberimiz bir çok ayette şöyle demiştir.” Diye lafa başlayıp bol kesen fetva dağıtırlardı. İşte böylelerine ayet nedir, hadis nedir, hadis kitabı ne demektir. Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi kimdir görevleri nelerdir? Gibi konularda brifing vermek icab eder. Zaten bunlar brifing almaya alışkındırlar. Tabi aslına bakılırsa islamdan bir haber bu insanlara verilecek öncelikli brifing yaratılış gayeleri olan “Tevhid ve Allah’a kulluk” hakikatini hatırlatmak olmalıdır. “Umulurki üşünüp ibret alırlar.” –İslami kavramlardan büyük oranda habersiz olarak hazırlandığı anlaşılan iddianamenin yine B.P isimli arkadaşımızla alakalı bölümde B.P’de ele geçirilen (!) bir defterin içeriği anlatılırken: “Salı: Tecvid dersi alınacak ve meal çalışılacak, cumartesi tecvit dersi alacağım ve anama cüz okutacağım” gibi ibareler büyük bir suç delili yakalanmış gibi not edilmiş. Aynı şekilde 17. şüpheli S.K isimli arkadaşımızda bulunan dokümanlar (!) izah edilirken “Ey Tagutun Neferi” isimli ezgide tagut kavramı geçtiğinden dolayı ilahi içerikli bir DVD dahi doküman kapsamına alınıyor. İçinde tagut kavramı geçen her şeyi üstlerine alınan resmi görevliler iyiki Tağut kelimesi geçiyor iye Kuran’ı Kerim meal ve tefsirlerine el koymamışlar! Bu görevliler işi o kadar abartmışlar ki tağut bir yana “Tevhid” ve “Akide” kavramlarını dahi “yasaklı kelime” ilan edip içinde bu kelimelerin geçtiği bütün belgeleri (Kitap CD Vs) örgütsel doküman statüsünde değerlendirmişler. Bilgisayarda bu “yasak kelimeler”(!) anahtar kelimelerine yaparak elde edildiği tahmin edilen bu dökümandan birisi aynen şöyle-(S.K isimli arkadaştan çıkan sözde dökümanların izahı sadedinde) “DVD-21: içerisinde kütüphane-Akaid klasöründe Akaide Ömer nesefi, Akaid Risalelerini, Akidedu’t-Tevhid, cihad müdafası, ihlas ve tevhid(İbn Teymiye, İmam Maturidi tevhid, İman küfür sınır, iman, İbn Teymiye, İslam Akaidi Ve kelama giriş, Kur’anda tevhid ve akaid, Şirk, Tekfir olayı (Abdurrezzak Samorrai) Tevhid, Dost ve düşman, selefi akidesi, cihat ve tevhid ile alakalı bulunduğu.” Şimdi bunlara siz müşriksiniz, Tevhidden uzaksınız şirk koşuyorsunuz, küfür işliyorsunuz, imandan bi habersiniz, İslam akidesine aykırı hareket ediyorsunuz dediğimizde küplere binerler ve islamın en temel kavramlarına karşı bu düşmanlık –Hadi en iyi niyetle yaklaşım olarak söyleyelim- Bu cehalet ,bu duyarsızlık neden? Hadi iyelim savcılığın konumu ve islama bakış açısı zaten bellide savcılığa gelene kadar bu iddianamenin temelini oluşturan delilleri(!) emniyet topluyor. Emniyet mensuplarının çoğuda –kamuoyuna sıksık gündeme geldiği gibi- Dini meselelere az-çok vakıf olan kişilerden oluşuyor. Şimdi insan düşünmeden edemiyor hadi birisi veya birkaçı akıl edemedi bu iddianameyi ve klasörleri oluşturanlarda hiçbir tanesi işi uyanamadımı? O kadar ki Türkiyenin Sözde %60 %70’inin mensup olduğu maturidi mezhebinin kurucusu imam maturidi’nin “Tevhid” isimli kitabı bile sırf isminden dolayı örgütsel doküman muamelesi görmüş . Keza yine maturidi kelam ekolünün önde gelen metinlerden birisi olan nesefi akaidi’de aynı şekilde dökümanlar arasında zikredilmiş. Bunun Sadece Cehaletten kaynaklanan bir tutum oluğunu zannetmiyoruz. Gerçi öylede olsa bir şey fark etmez ama özellikle AKP hükümeti döneminde yaşanan bazı hadiseler tevhid Akidesini hedef alan sistematik bir kampanyanın ipuçlarını veriyor. AKP iktidarının ilk günlerinde okullara yazılı genelgeler gönderilerek içinde hatırladığım kadarıyla “ Tagut, Cahiliye, Darulhab, Mustazaf, Mustekbir, Küfür, Şirk, Kelam, Tevhid Vb İslamın temel kavramlarının bulunduğu bir liste verildi ve bu listede geçen kelimelerin okullara kesinlikle kullanılmaması emri verildi. Hatta AKP’ile içli dışlı oluğu bilinen bazı köşe yazarları dahi göstermelik de olsa bu kararı eleştiren yazılar kaleme aldılar. Aradan yıllar geçti ve o zamanlar sadece resmi okullarda geçerli olan bu kelimelere yönelik sansür artık toplumun geneline yayıldı. Bugün en Radikal görünümlü yayın organlarında dahi kimsenin ağzını açıp “Tagut”tan bahsettiği görülüyormu mesela ? Görülmüyor. Çünkü günümüzde artık herkes, her oluşum Türkiyede’ki Yeni ılımlı İslam”(!) yapılanmasının standartlarına uymayan hiçbir grubun yaşama imkanı olmadığının farkındadır. Dinli’de olacaksan dinsizde olacaksan bunun standartı ve sınırlarını AKP Türkiyesinde artık az çok bellidir. Bizim gibi hapislerde çürümeyi göze alanlar ancak bu standartların ışına çıkabilir. Geçmişte “Radikal İslamcı” olarak bilinen bir çok grup AKP ile sürtüşmemek ve de iktidar nimetlerinden yararlanmak adına eski söylemlerinden ya tamamen yada kısmen vazgeçtiler. İdeolijik dönüşümünü tamamlayamayanlar da şu an yavaş yavaş tamamlama safhasına girdiler. Diyelim ki bu bahsettiğimiz kavramlar zaten hedef tahtasında olan radikal veya selefi eğilimli hareketlerin kullandığı kavramlar olduğu için takibe takılmaktadır fakat telefon dinlemeleriyle alakalı kayıtları ve genel olarak soruşturmanın içeriğini incelediğimiz zaman tebliğ, şeriat, cemaat, beyat, kafir, müşrik, tekfir vb İslami alt yapılı bir konuşmada geçmesi normal olan veya İslami sahada faaliyet gösteren ve de belirli bir çizginin üstünde olan herhangi bir yapının kullanabileceği türden bir takım kavramların altının çiziliği ve özellikle burgulandığı görülüyor. Ya birileri yeni dünya düzenin istediği tarzın dışındaki hiçbir İslami görünüm ve kavrama artık tahammül edemiyor veya yahutta devlet içerisinde kadrolaşan bir başka “birileri” bu konseptten de istifade ederek kendileri dışında hiç kimsenin dini alanda faaliyet göstermesini istemiyor yani sadece “onlar” Tebliğ edecek sadece onlar “cemaat” kuracaklar, sadece onlar “infak” yapacaklar, eğer bu ülkede devletten bağımsız “cemaat kurmak, emir tayin etmek, şura oluşturmak” Silahlı bir yapılanmayla alakalı olsun olmasın başlı başına bir suçtur telakki ediliyorsa o halde okyanus ötesinden yönetilen ve devlet içindeki emniyet gibi bazı kurumlarda hatırı sayılır bir ağarlığı olan bir takım “cemaatler”in sistem içindeki konumu nedir? Veya uluslar arası mahfillerle bağlantılı olduğu herkesin bildiği mason locaları hakkında bugüne kadar ne gibi bir işlem yapılmıştır? Ki bir masonun mesela devlet memuruda olsa emirine değil locadaki üstadına karşı sorumlu olduğu herkesin malumudur. Masonların devlet içinde devlet olduğu nikahlarını bile kendi aralarında özel törenlerle kıyıklarını, örgütsel suç işleyen elamanlara kendi usulleriyle yargıladıkları hatta infaz ettikler (Bkz Üzeyir gorih cinayeti) bilinmektedir. Fakat bu güne kadar kimse mason locaları ile alakalı bir işlem yapmaya cesaret edememiştir. Ama söz konusu olan bizim gibi Allah’tan başka hiçbir güce dayanmayan garibanlar olduğu zaman 20 kişiden bir arkadaş çevresi örgüt iddiası ile toplanıp içeri atılabilmektedirler. Keza bizde meselelerimizi kendi aramızda Kur’an ve Sünnet’e göre çözmeye çalıştığımız için “Alternatif mahkeme kurmak” suçlamasıyla zindanlarda süründürülürken Alevilerin kendi aralarındaki halk mahkemelerine halen faaliyet göstermekte ve bu durum Türkiye’nin kültürel zenginliği olarak gösterilmektedir. Hatta geçen senelerde AKP’nin Muharrem iftarına katılan Aleviler, diğer alevi kuruluşları tarafından “Divan”da mahkeme edilerek düşkün ilan edildi. Yani Cemaatten aforoz edildiler. Mevcut İslamcı geçinen hükümet Alevi açılımı yapıp daha içeriğinin ne olduğu hakkında kendi dedelerinin bile ittifak edemediği Alevi düşüncesini ders kitaplarına sokarken islamın en orijinal, hali olduğunu Diyanetin ilmihallerinde itiraf ettikleri “selefilik” kişi bir oluşum gibi lanse edilmektedir. Ne hikmetse dışarıda dinler arası diyolog yoluyla İslam dışı dinlere barış ve hoşgörü mesajları yollandığı içerdede dostluk kardeşlik söylemleriyle mezhepler arası diyolog adı altında Alevilik gibi batini, ibahi düşüncelerin hadi en kibar ifadesiyle “çizgi dışı” akımların meşrulaştırıldığı bir devrede esen bu hoşgörü hovasından sadece “selefi-vehhabi” ismi verilen kitle istisna edilmektedir. Bunu kafir ve münafıklardan hoşgörü talep ettiğimizden değil, bir ibret tablosu olarak gündeme getiriyorum. Çünkü Kuran’ın ifadesiyle “onlar birbirlerinin dostudur(Maide 51)”Aralarına ir takım görüş ayrılıkları görünüşte var olsa bile “ küfür tek milettir” kaidesi gereğince tevhid akidesini selef itikadını yok etme gayesiyle hepsi bir araya gelecektir. Bu noktada sağ-sol, Şii, Alevi veya sahte Sünnilik gibi isimlerin bir önemi kalmayacaktır. Bu ülkede mason “biraderler açıktan faaliyet gösterirken, masonların tarihteki selefleri oluğu iddia edilen “Ahilik” teşkilatı Türk kültürünün bir parçası olarak görülüp araştırmalara, belgesellere konu olurken, Müslümanların birbirlerine hitap ederken kullandığı “Ahi” yani kardeş kelimesi bile örgütsel bir şifre gibi değerlendirilip soruşturma dosyasına girmektedir. Keza savcılığa gönderilen bilgi notunda “Örgüt mensuplarının arada bir toplanarak nikah tazeleme adı altında örgüte yaptıkları biatı yeniledikleri anlaşılmaktadır.” Gibi ibareler geçmektedir. Halbuki bahsedilen şey eskilerin tecdid-i iman ve’n nikah, adını verdikleri ve de karı kocadan birisi veya ikisi birden küfre götüren bir söz veya amel işledikleri zaman küfre düşen kişi veya kişilerin tövbe edip nikahlarını tazelemelerinden ibarettir. Hatta günümüzde bazı camilere osmanlı’dan kalma bir gelenek ve de bidat olarak halen Cuma akşamları, topluca nikah tazelenmektedir. Tabi burada bidat olan Tecdid-i nikahın halen kendisi (Nikah yenileme) değil, bunun yapılış şeklidir. Bu ayrıntıların yeri burası değildir. Bazı telefon konuşmalarında geçen bu ibare adeta sinekten yağ çıkartırcasına “örgüte bağlılığın pekiştirilmesi” gibi alakasız yerlere çekilmiştir. Aynı şekilde sırf bizleri sindirmek amacıyla hayali bir örgüt oluşturmaya çalışılmış Türkiye’de birçok sıradan insanın yaptığı gibi nefsi müdafa amaçlı ihtiyaten silah taşıyan kişilerden hayali bir “askeri kanat komutanlığı” meydana getirilmiş, telefon konuşmalarında geçen “tagut” ibaresini anlamayıp “Tavuk” olarak kayda geçen onuda “bundan olsa olsa kafir kastediliyordur. “Diye düşünüp savcılığa gönderilen bilgi notuna “örgütün kendi arasında kullandığı şifreli kelimeler babında (Tavuk=kafir) olarak kayda geçirme dehasını (!) gösteren bir anlayıştan başka ne beklenebilirdi ki zaten… Zorlamalar ve bir takım kurgularla oluşturulmaya çalışan bu örgütte (!) mutlaka kod isimlerde bulunmalıydı. Bu boşluğu doldurabilmek içinde bazı kişilerin kimliklerinde geçen seküler veya anlamsız ve yahut ta yanlış anlaşılabilecek isimler yerine İslam la tanıştıktan sonra aldıkları İslami isimler imdada yetişmiştir. Halbuki Bu Allah Rasulununde (S.a.v) yaptığı bir uygulamaydı. Mesela Abduluzza, Abdulkabe, Abduşşems gibi gayri İslami isimleri değiştirip yerine Abdullah, Abdurrahman koyması gibi… Kuşkusuz bu örgütün (!) bir de bayrağı olması gerekiyordu bu bayrak ihtiyacıda kah bazı kişilerin bilgisayarlarına bulunan kelime-i Tevhid yazılı bayrakların olduğu deneme çizimlerinden sağlanmış bazen darultavhid.com sitesinin giriş sayfasında yer alan siyah renkli tevhid bayrağı “hücrenin bayrağı”(!) olarak lanse edilmiştir. Zaten “Hücrenin” El-kaide’yle bağlantısına dair getirilen tek somut(!) delil siyah renkli bayrak olmuştur. Çünkü polisin iddiasına göre siyah tevhid bayrağını el-kaide kullanıyor. Ev aramalarında yeşil renkli bayraklara dokunmadılar ama rengi siyah olsaydı el koyacaklarını söylediler. Sanki siyah renkli sancak 96’da kurulan el-Kaide’de önce yoktu! Halbuki aha el-kaide’nin ismi yokken Beyazıt meydanında yapılan başörtüsü eylemlerinde siyah tevhid bayrakları açılmıyormuydu? Hatta malum medya organlarında “Kara Cuma” tarzı “irtica” manşetleri çekilmiyor muydu? Şu anda da TC Başbakanı T.Erdoğan’ın pek sıkı fıkı olduğu HAMAS’ın mitinglerinde bile siyah sancağa rastlamak mümkündür. El-Kaide’nin siyah sancağa olan ilgisi ise Tirmizi’nin rivayet ettiği şu hadise dayanmaktadır: “Horasan’dan siyah bayraklılar çıkacak, bunları hiçbir şey çeviremeyecek, nihayet o (bayrak) İlya’ya (Kudus’e) dikilecektir.” (Tirmizi- Fiten 79- Müsned-i Ahmed 2/365) horasan İran-Afganistan civarında bir bölgedir. El-Kaide bu hadiste ismi geçen grubun kendileri olduğunu iddia etmektedir. Başka bazı hadislerde de şu ifadeler geçmektedir. “Doğu tarafından siyah bayraklılar çıkacak (…) o siyah bayraklıların liderini gördüğünüzde kar üstünde sürünerek de olsa gidip ona biat edin. Zira o Allah’ın Halifesi Mehdi’dir. (İbn Mace-Fiten 34) öyle zannediyorum ki ahir zamanla ilgili bu hadisleri Yahudi lobileri “müslümanım” diyen bir çok kimseden daha detaylı incelemektedir. 11 eylül’den sonra başta CNN-FOX gibi Yahudi kanalları olmak üzere el-kaide’yle alakalı haberlerde genelde el-kaide mensuplarının siyah bayraklar eşliğinde yaptığı eğitim görüntülerine yer verildi ve bu süreçte bir çok insanın zihninde hadislerde bahsi geçen siyah bayraklı Taifetu’l-Mansura’nın ve Mehdi’nin en büyük özelliği siyah sancaklı olması değil tevhid akidesine sahip olması ve de bu akide üzerine tutarlılık göstermesidir. Hadislerde bahsedilen diğer özellikler bunu ilaveten zikredilen alametlerdir. Bunu El-kaide veya Taliban’la özdeşleştirmenin bilinçli bir hedef saptırma olmağını bile farz etsek en azından bir hata olduğu aşikardır. El-Kaide’nin akide ve usuldeki hatalarıyla alakalı detaylı açıklama daha önce Darultavhid.com sitesine yapılmıştır. Ancak Her halukarda polisin bu tavrının yani siyah bayraklı avına çıkmalarının not edilmesi gerekir. Herkes hak ve batıl saflarının hangisinde yer olması gerektiğine karar vermelidir. O büyük hesap günü gelmedi önce… Hakkımızda soruşturmayı yürütenler sırf bize bir şeyler isnad edebilmek için içeriğine ister katılalım ister katılmayalım ister bize ait olsun ister olmasın buldukları her şeyi inceden inceye değerlendirdiler, internetten kolaylıkla indirilebilecek bir takım CD ve Dokümanları dahi bize has dokümanlar gibi lanse ettiler. Bu kah Ebu hanzala ismiyle yayınlanan ses kasetleri oldu, kah ta Cemalettin Kaplan’a ait videolar oldu. Halbuki bizim bu ve benzeri oluşumlara bakış açımızı merak etsiler Darultavhid sitesinde bu isimlerle bir arama yapmaları yeterdi. Bu bize nispet edilen dokümanlar arasında en gücümüze gideni karşı reddiye yazmak üzere bulundurduğumuz “Risale-i Harbiye” adlı risalenin bize ait örgütsel dokümanmış gibi lanse edilmiştir. “Abdurrahman El-Hanedi” müstear ismiyle yazılan bu risalede katıldığımız bazı yerler olsada birçok yerine katılmıyoruz. Buna rağmen sırf içinde “Tagut” ve “Tagut’un askeri” kavramları geçtiği için örgütsel doküman muamelesi gördü. Katılmadığımız bölümleri bile soruşturma dosyalarında yayınlandı ve adeta örgütün temel dökümanı muamelesi yapıldı. Sorgulanan herkese bu risale’nin içeriği ile alakalı sorular yöneltildi. Halbuki bu soruşturmayı yürüten görevliler, iddia edildiği gibi sahalarında uzaman detaylara vakıf kişiler olsalardı. Bizim bu risale’nin birçok konusuna katılmadığımızı fark ederlerdi. Hatta Darultavhid sitesinde bu risalede yer alan bazı görüşlere reddiye yapılığını da görürlerdi. (Siteye Askerlik kelimesi yazılıp girildiğinde ilgili konular bulunabilir.) Gerçi o görevlileri ilgilendiren daha çok o risaledeki katıldığımız yerlerdi. “Kimler Tagutun Askeri kapsamına girer” başlığı altındaki maddeler ilgilerini çekmiş olmalı ki hemen doküman statüsünde değerlendirdiler. Zaten görevlilerin bize ele geçen belgelere genel yaklaşımı Bektaşi usuluydu. Sadece ilgilerini çeken yerleri not ettiler. Koca sitede el-kaide’yi tekfir eden eleştiren onca yazıyı görmezden gelip, sadece girişteki siyah renkli bayrağı “Hücre’nin El-Kaide’yle bağlantısına” (!) delil göstermeleri bunun canlı bir misalidir. Cumhuriyer savcısı Selim Berna Altay tarafından hazırlanan ilgili iddianame ve genel olarak soruşturma dosyasıyla alakalı değerlendirmelerimiz şimdilik bunlardan ibaret. Kuşkusuz bu konuyla alakalı söylenecek belki çok şey vardır. Ama burada sadece ilk etapta dikkat çeken çarpıcı noktalara deyinmek istedik. Amacımız bizleri sevsin veya sevmesin tanıyan takip eden insanların yaşadığımız süreç hakkında bilgilendirmek vede bu arada yaşanan bir takım çelişkileri, abartılara ve tutarsızlıkları gündeme getirerek sistemin aczi yetini ve de İslam’dan ne kadar korktuğunu gözler önüne sermektir. Toplam 20 kişiden oluşan fakat kendine has birimleri teşekkül etmiş, adeta devlet içinde devlet olan devasa bir organizasyon gibi lanse edilen bu Eş-Dost-Akraba-Komşu’dan müteşekkil Müslüman arkadaş çevresi hakkına ki soruşturma, Tarihe geçicek nitelikte gariplik ve çelişkilerle doludur. Garipliklerin başında da El-Kaide’yi Tekfir eden hatta bu sebeple bir çok hasım kazanmış olan bu insanların El-Kaide üyeliği ile suçlanmasıdır. Polis- belkide başka normal bir zamanda olsa iddiaların tutarsızlığı ve yetersizliğinen dolayı tam olarak istenen etkiyi yapamıyacağı için –operasyon için uygun zamanı beklemiş ve nihayete el-Kaide’ye yönelik operasyonların arasına bizi sıkıştırı vermiş. Bize yönelik operasyonuda 2. Dalga El-Kaide operasyonu olarak nitelendirmişlerdir. Bizden yaklaşık 1 hafta önce “ Çarşaflı Kuyumcu Soygunu” Vb eylemlerle suçlanan bir grup yakalandı ve toplum henüz bu olayı konuşmaya devam ederken ardından biz yakalandık. Çoğu insanın zihninde biz sanki bir önceki grubun devamıymışız gibi bir izlenim bırakıldı. Bazı TV’lerde (Fox Tv gibi mesela) kuyumcu soygunuyla ve sonrasında Sultanbeyli PTT soygunu ile alakalı haberler geçilirken bizim arkadaşlarımızın görüntüleri kullanıldı. Bir çok arkadaşımızın ailesi dahi bizim diğer gasp la suçlanan grupla alakalı olduğumuzu zannettiler. Hatta duyduğumuz kadarıyla emniyet müdürlüğü konuyla alakalı bilgi almak isteyen ailelere o yönde açıklama yapmış zaten emniyetteki çoğu polis dahi ilk günlerde bizim bir önceki grubun olduğumuzu zannediyor ve alakamız olmadığını söyleyincede şaşırıyorlardı. Halbu ki bu bahsedilen grupla kişisel olarak bir ilgimiz olmadığı gibi soruşturma dosyalarımızda tamamen ayrıydı ve örgütsel anlamda herhangi bir ilişki kurulmamıştır. Buna rağmen malûm gruptan hemen sonra yakalanarak gürültünün patırtının içinde “oradan çıkartılmış” olduk. Bizimle alakalı medyada gündeme gelen “Rusya-İngiltere bağlantılı örgüt” iddiası soruşturmada doğru dürüstü gündeme gelmedi kısacası bütün bunlar emniyetin ve de genel olarak devletin içinde darultavhid sitesinden rahatsız olan ve de site yöneticilerinin bir fırsatı bulup etkisiz hale getirmeye kafasına koymuş bir grubun, yaptıkları operasyonu toplum nezdinde meşrulaştırmak ve de insanlara sırf inançlarından dolayı baskı uygulandığı gerçeğini kamufle etmek için yaptıkları bir allayıp, pullama faaliyetiydi. Kısacası ilginç bir dava süreci yaşıyoruz ve de her geçen gün daha da ilginçleşmeye devam ediyor. İlk duruşmada 16 Haziran 2009’da yapıldı ve de hiçbir tahliye kararı çıkmadı bu gidişlede uzun süre çıkacağa benzemiyor. Bu durum dışarıdan normal gibi görülebilir ancak bu tür davaları az çok takip herkes burada normalin dışında bir şeyler döndüğünü fark eder. Zira daha önce bizimle benzer suçlamalarla, yani sadece üşünce suçlusu olarak tutuklanan bir çok grup ya 1. duruşmada yada 2 veya en fazla 3. duruşmada tahliye oldular. Bu grupların bir çoğu El-Kaide’ye sempatiyle baktığı bilinen kişilerden oluşuyor. Bizimse El-Kaide’ye açıkça muhalif olduğumuz açıkça bilindiği halde yakın gelecekte –En azından bu sene içerisinde- çıkma ihtimalimiz pek görünmüyor. Bunun sebebi kuşkusuz mahkemeye karşı red tavrı takınmamız olabilir. Bizden önceki kısmen –Avukat tutmama vb tavırlar alanlar oldu ancak hiç kimse bizim kadar açık ve net tavır almış değildir. Bizden önceki herkes sonuçta bir şekilde mahkemeyi tanıdılar. Akidemize zıt olduğu için biz böyle bir şey yapmadık, mahkemeyi reddettikten sonra sadece bazı iftiralara cevap anlamında konuşma yaptık onun haricinde bir savunma ve ifade vermedik. Fakat bununda ötesinde genel anlamda savunduğumuz akidenin ve taşıdığımız misyonun birilerini aşırı derecede rahatsız ettiğini düşünüyoruz. Allahtan hakkımızda en hayırlısını nasip etmesini diliyoruz. Davamızın sonu Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|