Hanif Muvahhid
Administrator
Full Member
   
Değerlendirme Puanı: +1/-0
Online
Mesaj Sayısı: 182
|
 |
« Yanıtla #2 : 05 Temmuz 2010, 14:02 » |
|
İKİNCİ BAB
TEVHİDİN FAZİLETİ VE GÜNAHLARA KEFARET OLMASI BABI
«İman edenler ve imanlarına bir zulüm bulaşmayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.» (En'am 6/82)
Ubade Ibn Samit (radiyallahu anh)'tan rivayet edildiğine göre RasulAllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Herkim tek ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka, her ilah edinileni reddetmeyen La ilahe illallah'a, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna, İsa (aleyhisselem)'ın da Allah'ın kulu, Rasulü ve Meryem'e ilka edilmiş kelimesi ve kendisinden bir ruh olduğuna tanıklık eder, cennetin ve cehennemin hak olduğunu kabul ederse, Allah onu hangi amel üzere bulunursa bulunsun cennete sokar.» Buhari, Müslim rivayet etmişlerdir.
Yine ikisi tarafından rivayet edilen İtban hadisinde Peygamber (Sallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: «La ilahe illallah diyen ve bununla Allah'ın yüzünü talep eden kişiye Allah cehennemi haram kılmıştır.» (Buhari; Müslim; Ahmed)
Ebu Sa'id el-Hudri (radıyallahu anh)'tan gelen bir rivayette RasulAllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: «Musa (aleyhisselam): 'Ya rabbi kendisiyle, seni zikredeceğim, sana dua edeceğim bir şey öğret bana!' deyince, Allah: 'Ey Musa, La ilahe illallah, de!' buyurdu. Musa (aleyhisselam): 'Ya rabbi, bütün kulların bunu söylüyor' deyince, Allah subhanehu: 'Ey Musa, yedi kat gökler ve benim dışımda orayı şenlendiren tüm varlıklar ile yedi kat yerler bir kefeye, La ilahe illallah da diğer bir kefeye konulsa, La ilahe illallah ağır basar.' buyurdu.» Ibn Hibban ve Hakim rivayet etmiş ve Hakim sahih olduğunu söylemiştir. (İbn Hibban (6218), Hakim -sahihleyerek- (1936) Zehebı de Hakim'e muvâfakât etmiştir, Nesâî. Kubrâ'da (10670, 10980) Ebu Yala Müsned'inde (1399), Nesâî, el -Amel ul-Yevmi ve'l-Leyl'de <814>, Beğavî, Şerhu's-Sunne'de (1273), Ebu Nuaym, Hılye'de (8/327, 328). Heysemî Mecmau'z-Zevâid'de (10/85): Ebu Yala rivayet etin istir, ricali sikadır, hadiste zayıflık vardır, der Hafız İbn Hacer el-Feth'de (11/208): Nesai sahih bir sened ile Ebu Said'in diyerek rivayet eder.)
Tirmizî'nin hasen olduğunu söyleyerek naklettiği bir rivayette Enes radıyallâhu anh Şöyle anlatır: "Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in §öyle söylediğini işitmiştim: «Yüce Allah: 'Ey ademoğlu, isterse yeryüzünü dolduracak kadar günahlarla gelmiş ol, eğer bana hiçbir şeyi şirk koşmadan karşıma çıkarsan, sana yeryüzü doluşunca mağfiretle gelirim.' buyurmuştur»'' (Sahih li ğayribi. Tirmizî (3540), Darimî (2788), Ahmed (5/148, 154, 172), İbn Hibbân (226), Hâkim (7605), Buhari, Halku Efali'l-lbâd (s: 59) Bu hadisin bir şahidi Müslim'de (2687) Ebu Zerr hadisi olarak bulunmaktadır.)
İLGİLİ MES'ELELER
1- Yüce Allah'ın fazlı, ikram ve bağışları oldukça geniştir.
2- Allah katında tevhid karşılığındaki sevabın bolluğu.
3- Sevapların yanı sıra tevhid, günahlar için de kefarettir.
4- En'âm Sûresi'nde yer alan mezkûr âyetîn (:82) tefsiri.
5- Ubâde b. Sâmit (radıyallâhu anh) hadisinde geçen beş konu üzerinde iyice düşünülmelidir.
6- 'Ubâde b. Sâmit İle İtbân radıyallâhu anhumâ hadisleri ve sonraki rivayetler birleştirildiğinde «Lâ ilahe illallah» sözünün anlamı senin için iyice açıklığa kavuşur ve yanılgıya düşen mağrurların hatasını açıkça anlarsın.
7- 'İtbân radiyallâhu anh hadisindeki «şart»; üzerinde durulması gereken hususlardandır.
8- «Lâ ilahe illallâh»ın fazileti hakkındaki uyarıya peygamberlerin de İhtiyaç duydukları.
9- Üzerinde düşünülmesi gereken şeylerden bir diğeri de: «Lâ ilahe illallah» kelimesi bütün yaratılmışlardan daha ağır olmasına rağmen bir çok insanın terazisinde hafif gelecektir.
10- Yerlerin de gökler gibi yedi kat olduğunun bildirilmesi.
11- Onların (göklerin) varlıklar ile (melekler ile) şenlendirilmiş olması.
12- Eş'arîlerin benimsediğinin aksine ilâhî sıfatların kabul edilmesi.
13- Enes radıyallâhu anlı hadisi kavrandığı takdirde, 'İtbân radıyallâhu anh hadisindeki: «La ilahe illallah diyen ve bununla Allah'ın yüzünü talep eden kişiye Allah cehennemi haram kılmıştır.» sözünden şirkin terk edilmesinin kelime-i tevhidin dille söylenilmesi olmadığı anlaşılmış olur.
14- Isâ ve Muhammed aleyhim esselâm'ın Allah'ın kulu ve Rasûlü olduklarının birlikte zikredilmesi üzerinde düşünülmelidir.
15- İsa aleyhisselâm hususi olarak Yüce Allah'ın kelimesi olarak anılmıştır.
16- Yine İsâ aleyhisselemın Allah'tan bir ruh olduğu.
17- Cennete ve cehenneme iman etmenin fazileti.
18- Allah onu; hangi amel üzere bulunursa bulunsun cennete sokar.» sözünün kavranılması.
19- Ahiretteki amel terazisi Mizanın iki kefesi bulunduğu.
20- Yüce Allah hakkında vechinin/yüzünün bulunduğunun öğrenilmesiç
ŞERH
Kurratü'l-Uyun'da şöyle geçmektedir:
"Burada tevhidden kastedilen; İbadette tevhiddir. Bu da, gerek batini ve gerekse zahiri manada ibadetin her türünde örneğin; dua etmek, kurban kesmek, adak adamak gibi şeylerde Allah'ı (c.c.) birlemektir."
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ey inananlar! İnkarcılar istemese de dini yalnız Allah'a has kılın ve O'na dua (ibadet) edin." (Mü'min 40/14)
"Sizin için yeri durak, göğü bina kılan, size şekil verip, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle nzıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (Mü'min 40/64)
"İman edip imanlarınıza zulüm karıştırmayanlar... İşte emniyette ve hidayette olanlar bunlardır." (En'am 6/82)
Rebi' b. Enes dedi ki: "İman; (ibadeti) tek olan Allah (c.c.)'a has kılmaktır." (İbni Cerir)
İbni Kesir (r.h.) der ki: "İbadeti Allah'a (c.c.) has kılıp ona asla bir şeyi ortak koşmayanlar var ya, işte kıyamet günü güvende olanlar ve dünyada da ahirette de hidayet üzere olanlar bunlardır."
Zeyd b. Eşlem ve İbni İshak da şöyle demişlerdir: "Bu, Allah'tan (c.c.) gelen ve İbrahim (a.s.) ile kavmi arasındaki hükmü ortaya koyan sözdür."
İbni Mesut'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: "Bu ayet indiğinde sahabeler dediler ki: "Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" Rasulullah (s.a.v.): "Bu ayet sizin anladığınız gibi değildir. Sizler, salih kul Lokman'ın: "... Doğrusu şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13) sözünü işitmediniz mi?" buyurdu." (Buhari, İman: 23)
Abdullah (r.a.) dedi ki: Bu ayet inince: "Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" dedik. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu, sizin anladığınız gibi değildir. İmana zulüm karıştırmak demek; imana şirk ve küfür karıştırmak demektir. Siz, Lokman (a.s.)'ın oğluna söylediği şu sözü işitmediniz mi: "Ey oğulcağızım! Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13)
Abdullah (r.a.) der ki: "İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar..." ayeti inince, bu Rasulullah'ın (s.a.v.) ashabına ağır geldi ve dediler ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu, sizin anladığınız gibi değildir. Siz, salih kul Lokman (a.s.)'ın söylediğini işitmediniz mi: "Ey oğulcağızım! Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13) İşte bu ayette yer alan zulümden kasıt; şirktir. (Müslim, İman: 56)
Ömer (r.a.) ayetteki zulmü "günah" şeklinde yorumlamıştır. Bu yoruma göre mana: "Her türlü azaptan güvencede olmak" şeklindedir.
Hasan ve Kelbi derler ki: "Bu onlar için ahirette güvence demektir. Dünyada da hidayet üzerededirler."
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: "Sahabelere bu ayetin ağır gelmesinin sebebi; ayeti kulun kendi nefsine zulmetmesi şeklinde anlamaları ve de güven ve hidayetin sadece nefsine zulmetmeyenlere has olduğunu zannetmeleridir. Rasulullah da (s.a.v.) onlara şu açıklamayı yapmıştır: "Allahın kitabında zulüm; şirktir. Bu zulmü işleyen kimseler için emniyet ve hidayet yoktur. Emniyet ve hidayet, imanlarına bu zulmü yani şirki karıştırmayan müminler içindir. Kimler imanlarına şirk karıştırmazlarsa, o kimseler iman ve hidayet ehlindendirler. Bunlar kullar arasında seçkin olan ve şu ayette yer alan kimselerdir. "Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan da nefislerine zulmeden var, orta yolu tutan var, Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçenler var. İşte bu büyük lütuftur." (Fatır 35/32) Bu, onlardan birinin nefsine zulmedip de tevbe etmediği zaman günah kazanmasına engel değildir.
Zira Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu (n karşılığını) görür." (Zilzal 99/7-8)
Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.), Rasulullah'a (s.a.v.) "Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz kötülük işlemez ki?" der. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Sen sıkıntı çekmez ve mahzun olmaz mısın? Sana herhangi bir zorluk gelmez mi? İşte bütün bunlarla ecir göreceksiniz." (Hakim- Müstedrek)
Burada Rasulullah (s.a.v.) şu gerçeği vurgulamıştır: Müslüman bir kimse ölünce Cennete girecektir. Ancak müslüman dünyada işlediği günahların cezası olarak felaket ve musibetlerle cezalandırılır...
Kim kendini üç çeşit zulümden yani şirkten, kullara zulmetmekten ve de şirk olmaksızın nefsine zulmetmekten kurtarırsa, bu kimse tam bir güven ve Allah'tan (c.c.) tam bir hidayet üzeredir. Kim de kendi nefsine zulmetmekten kurtulamazsa, onun için de mutlak manada bir güven ve hidayet vardır. Bunun manası şudur: Mümin , başka bir ayette de vadedildiği gibi mutlaka Cennete girecektir. Eğer Allah (c.c.) kendisini Sırat-ı Müstakime iletmişse bunun sonunda varacağı yer mutlaka Cennettir. Zalim kimselere de kendi nefislerine zulmetmeleri ve imanlarının eksikliği oranında eksik bir güven ve hidayet vardır.
Rasulullah'ın (s.a.v.): "O ancak şirktir" sözünden maksat; "Kim büyük şirk işlemezse, onun için tam bir güven ve hidayet vardır" demek değildir. Çünkü Kur'an ve Sünnet nassları şu gerçeği açıkça bildirmektedir ki; büyük günah işleyen kimseler için korku vardır ve onlar her an için korkuyla karşı karşıyadırlar. Bunlar için tam bir güven ve hidayet yoktur. Oysa ki insanlar güven ve hidayet sebebiyle Sırat-ı Müstakime yöneltilirler. Bu yol Allah'ın (c.c.) kendilerine nimet verip ikramda bulunduğu kimselerin yoludur. Bunlar için herhangi bir azap da yoktur. Aksine bu (nefsine zulmeden) kimseler için bu yola hidayetin aslı mevcut olduğu gibi, yine bu kimseler için Allah'ın (c.c.) nimetinin aslı vardır. Bu mümin kimseler için kesinlikle Cennet vardır.
Rasulullah (s.a.v.): "O ancak şirktir." buyurmuştur. O bu sözüyle (sahibini İslam'dan ve İslam milletinden çıkaran) büyük şirki kastetmişse. Kim, en büyük günah olan bu şirki işleyenlerden değilse, işte o kimse müşriklerin hem dünyada hem de ahirette karşı karşıya kalacakları azaptan güvendedir. Şayet Rasulullah'ın (s.a.v.) kastı, kulun cimriliği ve mal sevgisini bazı vaciplere tercih etmesi gibi, şirk cinsinden ameller olsaydı, o zaman "Kul kendi nefsine zulmetti" denirdi. Bu, küçük şirktir. Yine Allah'ın (c.c.) buğzettiği şeyleri ve buğzettiği kimseleri seven, heva ve hevesini öne geçirerek küçük şirke düşen ve buna benzer diğer çirkin şeylere yönelen kimseler de kendi kusurları ve eksiklikleri oranında güvence ve hidayetten hisse kaybederler. Bunun içindir ki, ilk dönem müslümanları (selef) günahları bu türden bir şirkin kapsamında değerlendirmişlerdir."
İbni Kayyım da (r.h.): En'am Suresinin 82. ayeti ile ilgili olarak, sahabeler ile Rasulullah (s.a.v.) arasındaki konuşmayı anlattıktan sonra şöyle diyor: "Sahabeler, işin içinden çıkamayınca ve buradaki zulmün ne anlama geldiğini tam olarak anlayamayınca, kişinin kendi nefsine zulmetmesinin de bu hükmün içine girdiğini sanmışlardı. Onlar bu konuyu şöyle anlamışlardı: "Hangi zulüm çeşidi ile olursa olsun, kim nefsine bir zulümde bulunursa, kendisine Allah'tan (c.c.) güven ve hidayet yoktur." Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) onlara şöyle cevap verdi: "Güven ve hidayeti mutlak anlamda ortadan kaldıran zulüm, şirktir." Allah'a (c.c.) yemin ederim ki, bu cevap hastaya şifa veren, gönülleri serinleten, susuz bir kimsenin susuzluğunu gideren bir cevaptır. Çünkü mutlak anlamdaki zulüm, şirktir. Kullar ise bunu başka bir anlamda kullanır oldular ve konuyu gereği gibi değerlendiremediler. Mutlak anlamdaki güven ve hidayet dünya ve ahirette olan güven ve hidayettir, Sırat-ı Müstakime hidayettir. Mutlak anlamdaki zulüm ise, mutlak anlamdaki güven ve hidayeti ortadan kaldıran zulümdür. Fakat her zulüm, mutlak güven ve hidayete engel değildir. Bu noktayı oldukça iyi düşünmek gerekir. Mutlak olan mutlak içindir, hisseli olan da hisse sahibi içindir."
Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniliyor:
Allah (c.c.) buyuruyor ki: "Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi orta yolda gider, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur." (Fatır 35/32)
"Kendi nefsine karşı zalimce davranan kimse" hem salih hem de kötü amel işleyerek her ikisini birbirine karıştıran kimsedir. Böylelerinin durumu Allah'ın (c.c.) dilemesine kalmıştır. Allah (c.c), dilerse kendilerini bağışlar, dilerse işledikleri suçlar yüzünden onları cezalandırır. Ancak tevhid ehli oldukları için ebedi olarak Cehennem ateşinde kalmaktan kurtulurlar.
Orta yolda olanlar ise; Allah'ın (c.c.) kendilerine farz kıldığı amelleri işleyen ve haramları terk eden kimselerdir. Onlar sadece bununla yetinirler. İşte bunlar kendilerine "Ebrar (İyiler)" denilen kimselerdir.
Hayırlarda öne geçmek için yarış yapan üçüncü grup ise, tam anlamıyla iman ehli olan kimselerdir. Bunlar ilimleriyle mümkün olduğunca eksiksiz amel eden, tam bir teslimiyet ve doğruluk gösteren ve Allah'a (c.c.) gereği gibi itaat edenlerdir.
İşte bu iki sınıf için tam bir hidayet ve güven vardır. Bunlar dünya ve ahirette tam bir güven ve hidayet içinde olacaklardır. Zira tam (karşılık) tam (amel) için, eksik (mükafat) ise eksik (amel) içindir. Çünkü tam bir iman kişiyi yasaklardan alıkoyar. Bu gibi kimseler, cezalandırılacakları şeylerle Rablerine kavuşmazlar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azabetsin..." (Nisa: 4/147)
İşte bunlar Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) ve öğrencisi İbni Kayyım'ın (r.h.) ayetle ilgili yorumlarıdır. Bu, bid'at ehli olan Harici, Mutezile ve benzerlerinin değil, Ehli Sünnete uyan müslümanların ortak görüşüdür. Kur'an da bunu göstermektedir.
(Ubade b. Samit b. Kays el-Ensari, el-Hazreci, Ebu Velid'dir. Tanınmış Bedir komutanlarından birisiydi. Hicri 34 yılında 72 yaşında iken Remle'de vefat etmiştir. Bir diğer rivayete göre Muaviye dönemine kadar yaşamıştır) Ubade b. Samid'ten (r.a.) rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına, Allah'ın tek olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna, İsa'nın (a.s.) da O'nun kulu, rasulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna şehadette bulunursa, Allah (c.c.) onu bulunduğu hal üzere Cennete koyar." (Buhari, Enbiya: 47, Tefsir: 5/17, Müslim, İman: 46, Tirmizi, Kıyame: 10, Ahmed: 2/436, 5/292)
"Kim Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederse" sözü: "Kim bu kelimenin manasını tam anlamıyla bilir, kavrar, batıni ve zahiri (görünürde ve iç alemdeki) tüm gerekleriyle amel ederse" demektir.
Her iki kelimeye de şehadette bulunulurken, kesinlikle ilim, yakini iman, ve bu kelimenin delalet ettiği hususlarla amel gerekir. Bu konu ile ilgili olarak Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Bil ki, Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed 47/19) "... Bildikleri halde Hakk'a şahit olanlar." (Zuhruf 43/86) Bir kimse bu kelimeleri, anlamını bilmeden, içeriğini tam anlamıyla özümsemeden ve gereğiyle amel etmeden (örneğin; şirkle olan tüm ilgisini kesmeden, söz ve fiilleriyle ihlaslı amelde bulunmadan) söylese, bunun kendisine hiçbir yararı yoktur ve o kimse mümin değildir. Yani hem gönül dili hem de söz dili ile gerekeni söylemeksizin ve hem gönül ameli hem de organlara dayalı amel işlemeksizin söylenen sözün, sahibi için icma ile hiçbir faydası yoktur. İşte bu hadiste, "Kim şehadet ederse" sözüyle bu gerçek dile getiriliyor. Çünkü şahitliğin kabul dilebilir olması için bilgi, kesin inanç, sıdk/tasdik ve ihlas gereklidir."
Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniyor:
"Kim şehadet ederse" ifadesine gelince; şüphesiz ki (herhangi bir konudaki) şahitlik (o konuyla ilgili) bilgi, yakini bir inanç ve tasdik olmadan şahitlik olarak addedilmez. Hele ki (o meseleyle ilgili) bilgisizlik ve şüphe söz konusuysa böyle bir şahitliğe ne itibar edilir ne de fayda verir. Şahitlik ettiği şeyin manasını bilmeyen bir şahidin bu durumu kendisini yalancı saymak için kafi gelir. Bu yüce kelime nefy ve isbat yani (red ve kabul) olmak üzere iki hüküm içermektedir. Bu kelimeyi söyleyen bir kimse:
1- Allah'tan (c.c.) başka herşeyden ilahlık vasfını "La ilahe" ibaresi ile reddetmektedir.
2- Aynı zamanda bu kelime, "İllallah" ibaresi ile de sadece Allah'ın (c.c.) ilahlığını ispat etmektedir."
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah, melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik ettiler. Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. O Aziz'dir, Hakim'dir." (Al-i İmran 3/18)
Nice kimseler bu kelimenin anlamını gereğince bilmemeleri yüzünden sapıtmışlardır ki bunlar çoğunluktadır. Bunlar bu kelimenin gerçek anlamını değiştirdiler. Allah'tan (c.c.) başkasında olmaması gereken uluhiyet vasıflarını, Allah'ın (c.c.) yaratıklarına, kabirlere, türbelere, tağutlara, ağaçlara, taşlara, cinlere ve başka şeylere verdiler. Bütün bunları din haline getirdiler ve süslü ve yaldızlı ifadeler kullanıp insanları şüpheye düşürdüler. Allah'ın (c.c.) kullarından istediği gerçek tevhid inancını bid'at olarak gördüler ve insanları tevhide çağıran kimseleri reddettiler. Bunlar bu kelimenin anlamını Mekke müşriklerinin anladığı kadar bile anlayamadılar. Çünkü Kureyş kafirleri bu kelimenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bunun için de bu kelimenin içerdiği her şeyi reddetmişlerdi.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Zira onlar, kendilerine: 'Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur' denildiği zaman, büyüklük taslar ve: 'Deli bir şair için ilahlarımızı mı terketeceğiz?' derlerdi." (Saffat 37/35-36)
Bu ümmetin son dönemlerindeki müşrikler de tıpkı ötekiler gibi, bir tek ilah yerine, putlara, tağutlara, kabir, türbe vb'lere tapmaya devam ettiler. Bunların bırakılmasını söyleyen, tevhidi savunarak Allah'a (c.c.) davet edenleri de reddettiler.
Kureyş kafirleri, bu kelimeyi, ne anlama geldiğini bile bile inkar ediyorlardı. Günümüz müşrikleri ise bu kelimenin ne anlama geldiğini onlar kadar bilmemektedirler. Buna rağmen inkar ediyorlar ve inkarlarında da diretiyorlar. Bu kimseler, "La ilahe illallah" demelerine rağmen, Allah'la birlikte (c.c.) başkasına dua ediyorlar,
Bunun sebebi şudur: Cahiliye dönemi Arapları, Arap oldukları için Kur'an dilini yani fasih arapçayı iyi bilen kimselerdi. Kur'an'ın öngördüğü tevhidi çok iyi biliyorlardı. Günümüz müşriklerine gelince, bunlar arasında ibadette şirk koşmak iyice yaygınlaşmıştır. Bunlar Arap diline de tam anlamıyla vakıf değillerdir.Bunların inandıkları şeyler de bir takım kimselerin kelamcılardan, cahillerden ve birbirlerinden alıp din haline getirdikleri terimlerden ibarettir.
Örneğin Fahreddin Razi gibi onların kelamcı ve usul alimlerinin en büyük imamlarından biri, A'raf Suresinin 138. ayetinde geçen ilah kavramının tefsirinde hata edebiliyorsa yanlış yorumlayabiliyorsa, ötekiler için konuşmaya bile gerek yoktur. Artık onların diğer alimlerini ve avamdan olan ahmakları bir kenara bırakabilirsiniz. Ki bunlar ölülere ya da salih kimselere yalvaran, sadece Allah'tan (c.c.) istenmesi gereken şeyleri bunlardan isteyen, kabirlerinin etrafını tavaf eden, onlara adak adayan, kimselerin bunları ilah edinmiş olduğu gerçeğini cehaletlerinden dolayı garipsemiyorlar mı?
İmam Kurtubi (r.h.): "el-Müfhim ala Sahih-i Müslim" adlı kitabının "İki şehadet kelimesini sadece sözle söylemek yetmez, Şehadet kelimeleri kalpten gelerek söylenmelidir" başlığı altında diyor ki: İşte bu başlık Gulatı Mürcie mezhebinin bozukluğuna ve fesadına açıklık getiren bir uyarıdır. Çünkü (bu Mürcie'nin tekfir edilen aşırı mezhebine bağlı olanlar) "Şehadet kelimesini sadece dil ile söylemek iman için yeterlidir" diyorlar. Oysa bu konuyla ilgili olarak gelen hadisler, bu görüşün yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu mezhebin bozukluğu ve batıllığı İslam şeriatini bilenlerce ortada olan bir gerçektir. Çünkü bu yolla onlar bir bakıma münafıklığa geçit veriyor, münafık bir kimse için "Sahih iman sahibidir" hükmünü vermiş oluyorlar."
("Kim, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına, Allah'ın tek olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna, İsa'nın (a.s.) da O'nun kulu, rasulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna şehadette bulunursa, Allah (c.c.) onu bulunduğu hal üzere Cennete koyar.")
İmam Nevevi (r.h.) der ki: "Bu, çok kıymetli, büyük bir hadistir. Akaid konusundaki hadislerin en kapsamlısı veya en kapsamlı olanlarından biridir. Rasulullah (s.a.v.) bu hadislerinde; küfür ehlinin kendi aralarındaki akaid ihtilaflarını ve çekişmelerini birarada zikretmiştir. Rasulullah (s.a.v.) bu ifadeleriyle onların birbirlerinden ayrıldıkları hususları kısaca özetlemiştir."
"La ilahe illallah" kelimesi; "Allah'tan (c.c.) başka ibadet edilmeye layık kimse yoktur" manasına gelir. Bu ifade Kur'an'ın bir çok yerinde olanca açıklığı ile vurgulanmıştır. Ayrıca ileride Bukai'nin (r.h.) sözlerinde de açıkça görülecektir. Hafız İbni Hacer (r.h.) bu sözleri şöyle nakletmiştir: "Vahdehu /Bir tek" sözü, kabulü kesinleştirmek, "La şerike lehu/ Ortağı yoktur" ifadesi de reddi kesinleştirmek içindir."
Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: 'Benden başka ibadete layık ilah yoktur, Bana ibadet edin.' diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiya 21/25)
"İlahınız bir tek ilahtır. Rahman ve Rahim olan O ilahtan başka ilah yoktur." (Bakara 2/163)
"Ad kavmine de kardeşleri Hud'u gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur..." (A'raf 7/65)
Kavmi ise, Hud'a (a.s.) şöyle cevap verdiler: "Sen bize sadece Allah'a ibadet etmemiz ve babalarımızın ibadet etmiş olduklarını terk etmemiz için mi geldin?.." (A'raf 7/70)
"Hak olan yalnız Allah'tır. O'nun yerine yalvardıkları ise batıldır. Allah çok yüce ve çok büyüktür." (Hacc 22/62)
Bütün bu ayetler, Allah'ın (c.c.) dışındaki herşeyin ilahlığını yani ibadet edilmesini reddetmektedir. Çünkü ibadet bir tek olan, eşi ve ortağı olmayan zat'a yapılır. Nitekim Kur'an baştan sona dek bunu bildirir, bunun kesinliğini vurgular ve insanları bu yola iletmek için mesaj verir.
İbadet, tüm çeşitleriyle birlikte kalbin sevgiyle eğilerek, korku ve umut içerisinde ibadet edilen varlığa yönelmesini gerektirir. Buna layık olan da sadece ve sadece Allah'tır (c.c).
Nitekim bu konuda ve daha önceki konularda yer alan delillerde bu gerçek dile getirilmişti. Kim bu anlatılanlardan herhangi birisini Allah'tan (c.c.) başkasına yaparsa, o kimse o şeyi Allah'a (c.c.) eş koşmuş olur. Böyle olunca da, sözünün ve amelinin kendisine hiçbir faydası olmaz.
“Teysirul aziz’il hamid” adlı eserde nakledildiğine göre İbni abbas (rh.a) şöyle demiştir: “Allah, bütün mahlukatı üzerinde ilahlık ve mabudluk sıfatına haizdir.” Bunu İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.
Vezir Ebu Muzaffer (İbn Hubeyre olarak da bilinir), "el-İfsah" adlı eserinde der ki:
"La ilahe illallah" kelimesine şehadette bulunmak, her şeyden önce şahitlikte bulunan kimsenin "La ilahe illallah" kelimesinin ne demek olduğunu bilmesi ile mümkün olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Bil ki Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed 47/19)
"İlla" istisna edatından sonra gelen "Allah" ismi, şu gerçeği dile getirmektedir: İlahlık asla Allah'tan (c.c.) başkasına ait değildir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan (c.c.) başkası bu konuda hak sahibi olamaz."
Devamla diyor ki: "Burada yararlanılması ve insanların bilmesi gereken şey şudur: Bu kelime tağutu inkar etmeyi ve Allah'a (c.c.) imanı kapsar. Eğer bir kimse Allah'tan (c.c.) başkalarının ilahlığını reddeder de, ilahlığı yalnız noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a (c.c.) verirse, o kişi tağutları inkar edip, Allah'a (c.c.) iman edenlerden olmuş olur."
İbni Kayyım (r.h.), "el-Bedayi" isimli eserinde bu konu ile ilgili güzel açıklamalar getirmiştir.
Ebu Abdullah el-Kurtubi (r.h.), tefsirinde diyor ki: "La ilahe illallah, "O'ndan başka ibadet edilmeye layık kimse yoktur" demektir."
Zemahşeri de şöyle diyor: "İlah; adam ve at (kısrak) kelimeleri gibi cins isimdir. Bu nedenle bu sözcük ister hak ister batıl olsun, kendisine ibadet edilen herkese ve her şeye ad olabilir. Ancak daha sonraları bu isim, sadece gerçek anlamda hak mabud olan Allah (c.c.) için kullanılır olmuştur."
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: "İlah; itaat olunan ve kendisine ibadet edilen demektir.” “La ilahe illallah” hakkında ise şunları söylüyor: Bu, onun ilahlık hususundaki tekliğini isbat eder. İlahlık ise onun ilminin, kudretinin, rahmet ve hikmetinin kemalini ihtiva eder. Onda aynı zamanda kullarına karşı lütufkarlığının, ihsanının da isbatı vardır. "İlah", "me'luh" demektir. Me'luh ise; "kendisine ibadet olunmaya layık" demektir. Bir takım özelliklere de sahiptir ki, sahip bulunduğu bu özellikler sebebiyle kendisine ibadet olunmaya hak kazanmıştır. O, sevginin gayesi olan sevgili, boyun eğmenin gayesi olan kendisine boyun eğilendir. Çünkü "ilah", sevilen ve ibadet edilen varlıktır. Gönüller sevgiyle kendisine kullukta bulunur, ona boyun eğer, onun için alçalır, ondan korkar, ondan ümitvar olur. Şiddet ve sıkıntı anlarında ona yönelir. Tüm önemli işlerinde ona dua eder, zorluk ve darlık durumlarında sadece ona tevekkülde bulunur, onu anmakla huzura erer ve mutlu olur. Onun sevgisiyle teskin olur. İşte bütün bunlar sadece Allah (c.c.) için yapılır. Bütün bunlardan dolayı "La ilahe illallah" kelimesi, sözlerin en doğru olanıdır. Bunun ehli olanlar "Ehlullah" ve "Hizbullah" tır. Bunu inkara kalkışanlar ise, Allah'ın (c.c.) düşmanı, O'nun gazap ettiği ve intikam alacağı kimselerdir. Eğer bir kimsede bu konuda sağlıklı olursa, artık her mesele, hal ve zevk sıhhate kavuşur. Ancak kul bunu gereği gibi yerine getirmezse, bilgilerinde ve amellerinde bozukluk var demektir."
İbni Kayyım (r.h.) der ki: "İlah" kalblerin kendisini muhabbet, yüceltme ve yönelme, değer verme, tazim, alçalma, itaat, korku, ümit ve tevekkül yollarıyla ilah edindiği varlıktır.
İbn Receb (rha) diyor ki: “İlah” kendisine itaat edilen ve isyan edilmeyendir. Heybet ve celal sahibidir. Sevgi, korku ve ümit onadır. İstekler ona arzedilir ve dua ona yapılır.
İşte bütün bunlar ancak Allah (c.c.) için geçerlidir. Allah'tan (c.c.) başkasının bu konularda hiçbir hak ve yetkisi yoktur.
Kim, ilahlığın özelliği olan bu konularda bir yaratığı Aziz ve Celil olan Allah'a (c.c.) şirk koşar, ilahlığa gölge düşürürse, işte bu kimse Allah'tan (c.c.) başka bir varlığa bağlanmış ve ona kulluk etmiş olur.
Bu durumda olan bir kimse “La ilahe illallah” kelimesindeki ihlasını zedelemiştir ve tevhidinde noksanlık vardır. Bütün bunlar şirkin kısımlarıdır.
El-Buâkâî (r.h.) der ki: "La ilahe illallah" kelimesi büyük bir reddi içermektedir. Bu kelime en yüce Melik (el-Melik’ul-A’zam) olan Allah'tan (c.c.) başkalarının ilahlığını reddeder. ("La ilahe illallah" demek: "el-Melik’ul-A’zam" (En büyük yönetici, hüküm koyucu) olan Allah’ın dışında hakkıyla kulluk ve itaat edilmeye yaraşır gerçek ma’bud kesinlikle yoktur" demektir.) Doğrusu bu, kişiyi kıyametteki büyük korkulardan kurtaracak olan en büyük hatırlatmadır. Bu, eğer faydalı olursa bilgi halini alır. Ancak faydalı olabilmesi için de, bununla amel etmek gerekir. Aksi halde bu durum cehaletten başka bir şey değildir."
Tayyibi der ki: "İlah" kelimesi, "fial (fiâlun)" vezninde olup, "mef'ul" yani "me'luh" demektir. Örneğin; kitabın, mektub (yazılmış) anlamına gelmesi gibi. Kelime "elihe" den, "ilaheten" şeklindedir. Yani: "ubide" den "ibadeten" gibi.
Bu tanımlar alimlerin sözlerinde çokça geçmektedir ve bunlarda tam bir görüş birliği vardır.
“Teysirul Aziz’il Hamid”’de şöyle deniyor:
“İlahın ma’bud anlamında olduğu hususunda icma vardır. Bu ise kabirperestler vb’nin “ilah” kavramına yaptıkları yaratıcı, icad etmeye kadir olan ve buna benzer şekillerdeki tanımları çürütür. Onlar bu kelimeyi bu manada söyledikleri takdirde Allahtan başkasına ibadet etseler, mesela ölülere dua etmek, zorluk anlarında onlara sığınmak, ihtiyaçlarını onlara arzetmek, felaket anlarında onlara adak adamak, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah katında şefaat etmeleri için onlara yalvarmak gibi ve başka ibadet çeşitlerini onlara yapsalar bile tevhidin nihai amacını yerine getirdiklerini zannederler. Bilmezler ki cahiliye dönemindeki Arap kafirlerinden olan kardeşleri de onlar gibi Allahın yaratıcı olduğunu, yoktan var etmeye kadir olduğunu biliyor ve kabul ediyorlardı ve Allaha çeşitli şekillerde ibadet ediyorlardı. O zaman Ebu Cehil, Ebu Leheb ve onlara tabi olanlar bu kabirperestlerin hükmünü alır. Aynı şekilde Vedd, Suva, Yegus, Yeuk ve Nesr putlarına ibadet edenler de böyledir. Zira bunlar onların dinini halis İslam ilan ettiler. Eğer bu kelimenin manası onların iddia ettikleri gibi olsaydı Allah rasulu sav ile kavmi arasında bir ihtilaf olmaması icab ederdi. Bilakis ona icabet edip, çağrısına kulak verirlerdi. Onlara “Allah’tan başka yaratmaya kadir olan yoktur” anlamında “Allahtan başka ilah yoktur” denseydi şüphesiz onlar “İşittik ve itaat ettik” diyeceklerdi.
Allahu teala şöyle buyuruyor: “De ki: «Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?» Onlar: «Allah'tır! « diyecekler. «O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?» de.” (Yunus 10/31)
“Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: «Allah» derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?” (Zuhruf 43/87)
“Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; «Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı» derler.” (Zuhruf 43/9)
İşte bunlar Arapça diline vakıf oldukları için bu kelime-i tevhidin ölülere ve putlara dua etmeyi kökten yıktığının farkındaydılar. Keza Allahtan başkasından şefaat istemeyi de iptal ettiğini ve Allahtan başkasına kulluk etmeyi baştan sona reddettiğinin de bilincindeydiler. Onlar şöyle diyordu:
“Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer 39/3)
«Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir.» (Yunus 10/18)
«İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.» (Sad 38/5)
Ebu Cehil ve Kureyşli küfür önderleri ve diğerleri “la ilahe illallah”ın manasını bunlardan daha iyi biliyorlardı. Allahu teala şöyle buyuruyor:
“Onlara: «Allah'tan başka tanrı yoktur» denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler. Ve derlerdi ki: Deli bir şair için mi ilahlarımızı terkedeceğiz?” (Saffat 37/35-36)
Onlar bu kelime-i tevhidin Allahtan başkasına ibadeti terketmeyi ve ibadeti Allaha has kılmayı gerektirdiğini biliyorlardı. Bu kabirperestler ise kendilerinden dua ve ibadeti Allaha has kılmaları istendiğinde şöyle derler: Biz ihtiyaçlarımızı giderme hususunda sadatlarımızı, seydalarımızı, efendilerimizi ve şefaatçilerimizi terk mi edelim? Onlara şöyle denir: Evet, hak olan bunları terketmek ve ibadeti Allaha has kılmaktır.
Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:
“Hayır. O hak ile geldi ve peygamberleri tasdik etti.” (Saffat 37/37)
"La ilahe illallah" kelimesi, Allah'tan (c.c.) başka tüm ilahları reddediyor.Sadece ve sadece Allah'ın (c.c.) ilahlığını kabul ediyor. İşte bu, rasullerin kendisine davet ettiği Kur'an'ın da baştan sona ele aldığı tevhid gerçeğidir. Nitekim Allah (c.c.) cinlerden haber verirken şöyle buyurmaktadır:
"De ki Cinlerden bir grubun Kur'an'ı dinlediği bana vahyolundu. Onlar şöyle demişlerdir: "Biz, doğru yola ileten hayret verici bir Kur'an dinledik ve ona iman ettik. Artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız." (Cin 72/1-2)
"La lahe illallah" kelimesinin söyleyen kimseye fayda verebilmesi için, bu kelimenin red ve kabul ettiği husuların açık bir şekilde bilinmesi gerekir. Bilmenin yanında kişi buna iman etmeli, kabullenmeli ve gereğiyle de amel etmelidir. İşte ancak bu durumda bu kelime kendisine fayda sağlayabilir.
Kim de bu kelimeyi gerçekten ne anlama geldiğini bilmeden, inanmadan ve gereğiyle de amel etmeden söylerse, kendisi için hiçbir yararı yoktur.
Alimlerden yapılan daha önceki nakillerde geçtiği gibi, bu kimselerin durumu sırf cehaletten ibarettir. Bu kelimeyi, içerdiği manayı bilmeden söylemek ancak ve ancak sahibinin aleyhinde bir delil olur. başka bir şeye yaramaz!
Hadiste geçen "Vahdehu la şerike leh" sözü ise, anlatıma kesinlik ve mutlaklık kazandırmakta, ayrıca bu kelimenin içeriğini açıklamaktadır. Kaldı ki Allah (c.c), Kur'an-ı Kerim'de nebi ve rasullerin kıssalarında bu gerçeği ayrıntılı olarak açıklamıştır.
İçler acısı durumlarını ve ne koyu bir cehalete kurban gittiklerini bilmeyen kabirperestlere yazıklar olsun! Bu davranışları ile "İhlas Kelimesi" de denilen, "La ilahe illallah'a ters düşmeleri ne büyük bir zulümdür!
Mekkeli müşrikler ve benzerleri, hem sözle hem de mana olarak "La ilahe illallah" kelimesini inkar ettiler ve söylemediler. Günümüz müşrikleri ise, bu kelimeyi sözlü olarak kabullenip söylüyorlar, fakat anlam bakımından reddediyorlar. Bu insanlar, bu kelimeyi söylemekle birlikte sevgi, ta'zim, korku, umut, tevekkül, dua ve daha nice nice ibadet türlerini başkaları için yapmak suretiyle Allah'tan (c.c.) başkalarını ilah ediniyorlar. Böylece bunların şirkleri Mekke müşriklerinin şirklerini bile geçiyor. Arap müşrikleri başları sıkışınca, hemen samimi olarak Allah'a (c.c.) dua ederlerdi. Çünkü onlar, kendilerindeki sıkıntıyı ve yakın zamanda ve en hızlı bir şekilde Allah'ın (c.c.) gidereceğine inanıyorlardı. Onlar bollukta ve huzur içinde iken Allah'a (c.c.) şirk koşuyorlar, başları sıkışınca sadece O'na yönetiyorlardı. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; fakat Allah, onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen O'na şirk koşarlar." (Ankebut 29/65)
Günümüz müşrikleri ise Allah (c.c.)' yu tanıma ve tevhidi bilme konusunda Arap müşriklerinden ve daha önceki müşriklerden çok daha cahildirler.
Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:
"Sonradan gelenler "İlah" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Bu kelimeyi "yaratmaya ve icrada gücü yetme" demek olan Rububiyet tevhidi anlamında kabul ederek, sadece Allah (c.c.) için samimi anlamda ibadeti bir kenara bırakıp tevhidi inkar ediyorlar. Bu da onların cehaletidir. Halbuki Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"... Bu itibarla dini Allah'a has kılarak O'na ibadet et." (Zümer 39/2)
Muhyiddin en-Nevevi (r.h.) der ki: "Şunu iyice bilmelisin ki, iyiliği emretmek ve kötülüklerden sakındırmak konusu, zamanla insanlar için önemini yitirmiştir. Günümüzde bu görevi yapan çok az insan kalmıştır. Halbuki emir, iş ve hüküm bu görev ile ayakta durur. Kötülüklerin artmasıyla iyi ve kötü işler birbirine karışmış oldu."
Nevevi (r.h.): "günümüzde" ifadesiyle Hicri 5. ve 6. asırları kastetmiştir. Bu durumda 10. asır ve sonrası için neler neler söylenebilir? Ki bu dönemlerde artık İslamın garibliği iyice yerleşmiştir.
"Ve enne Muhammeden abduhu ve rasuluh" kısmına gelince; burada yer alan, "abd (kul)" kelimesi, ibadet eden "memluk" anlamındadır. Yani o kimse, Allah'ın (c.c.) memlukudur, mülküdür. Ubudiyet, yani kulluk onun özelliğidir. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Allah kuluna kafi değil midir?" (Zümer 39/26)
Kul, Allah'a ibadet edip tebliğ görevini üstlenmesiyle üstünlük kazanır. RasulAllah (s.a.v.), bu iki şerefli özelliği de en mükemmel şekliyle üzerinde bulundurması sebebiyle yaratılanların en üstünüdür. Rububiyet ve uluhiyet ise Allahu teala'nın hakkıdır. Bu hususta ne bir nebiyyi mürsel ne de melek-i mukarreb ona ortak koşulamaz.
"Muhammed sav onun kulu ve rasuludur" ifadesinde kul ve rasul sıfatlarını bir arada zikredilerek ifrat ve tefritin önüne geçilmek istenmiştir.
Allahu teala şöyle buyuruyor: "Allah'ın kulu kalkmış O'na dua ederken neredeyse onun etrafında keçeler gibi birbirlerine geçeceklerdi. De ki: «Ben ancak Rabbime dua eder ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmam» De ki: «Ben size ne zarar verebilirim ve ne de fayda sağlayabilirim.» De ki, «Allah'tan beni kimse kurtaramaz ve ben O'ndan başka bir sığınacak bulamam.» «Benim yapabileceğim, sadece Allah'tan size duyuru yapmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir.» Artık kim Allah'a ve onun elçisine baş kaldırırsa, ona içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır." (Cin 72/19-23)
Teysirul Azizil Hamid adlı kitapta şöyle deniyor:
"Burada kul vasfı rasul vasfından önce zikredilmiştir. Görünüşte daha aşağıda olan bir özellik daha üstün bir özellikten önce geliyor. İsa as hakkında yaşanan ifrat ve tefriti engellemek için iki özellik bir arada zikredilmiştir. Nebi sav bu manayı şu sözleriyle tekid etmiştir: "Hristiyanların Meryemoğlunu aşırı yücelttikleri gibi beni yüceltmeyin. Ben sadece bir kulum. O yüzden -benim hakkımda- "Allahın kulu ve rasulu" demekle yetinin. (Buhari 3445 no'lu hadis Ömer ra'dan)."
Rasulullah'ın (s.a.v.) ümmeti olduğunu iddia edenlerden pek çoğu, gerek söz ve gerekse fiilleriyle aşırılığa sapmakta, ona tabi olmayı terkederek, onun getirdiği hükümler konusunda farklı görüşler itimat ederek haberlerin ve hükümlerin tevilinde de aşırılığa gidererek hataya düşmektedirler. Zira hepsinin asıl amacı, delili aslından başka bir anlama yorumlamaktır.
Oysa ki "Muhammed Allah'ın rasulüdür" şeklindeki şehadet, ona iman etmeyi, onun getirdiklerini doğru olarak kabullenmeyi, emrettiklerinde kendisine itaat etmeyi, yasakladıklarından da uzak durmayı gerektirir. Ayrıca onun tarafından gelen emir ve yasakları tazimle karşılayıp içtenlikle yerine getirmeyi, kim olursa olsun asla bir başkasının sözünü Rasulullah'ın (s.a.v.) sözünün önüne geçirmemeyi gerektirir.
Bu kelimenin tefsiri hakkında şeyhimiz Muhammed bin Abdulvehhab'ın çok açık ve güzel, emsalsiz bir açıklaması vardır. İhtiyaç duyanlar oraya müracaat etsinler. Yaratılmışlardan hiç birinin sözü Rasulullah'ın sözüne takdim edilemez, ondan daha üstün sayılamaz. Fakat günümüzdeki ve geçmişteki kendisini ilme nisbet eden kadı ve müftüler buna muhaliftirler. Allah'tan yardım dileriz.
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"Rasulullah'ın (s.a.v.) sözü asla başkasının sözüyle karşılaştırılmamalıdır. Çünkü başkasının yanılması her zaman için söz konusudur ve bu olağandır. Oysa ki Allah (c.c), Nebisi'ni bundan korumuştur. Ona itaat etmemizi, onu örnek edinmemizi emretmiş, itaat etmememiz halinde de bizi tehdit etmiştir.
"Allah ve Rasulü bir şeye hükmettikleri zaman, mümin erkek ve mümin kadınların kendi işlerinde başka bir şeyi seçme hakları yoktur..." (Ahzab 33/36)
"... O'nun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (Nur 24/63)
İmam Ahmed (r.h.) der ki: "Fitne nedir, bilir misin? Fitne; şirktir. Kimi zaman kişinin kalbine bir şey gelir de bunu (hakkı) reddeder, sonunda helak olur."
Aşırıya kaçma; uyma ve terk etme konusunda olabileceği gibi, insanların sözlerinin Rasulullah'ın (s.a.v.) sözünün önüne geçirilmesi durumunda da olur. Alimlerin sözleri bile olsa, eğer ayet ve hadislerin önüne geçiriliyorsa aşırılık ve sapma söz konusudur.
Günümüzde ve daha önceden yaşanılan gerçekler, buraya kadar anlattıklarımıza tamamen zıttır. Özellikle de kendilerini ilmiyle kadı ve müftü sınıfından tanıtanlar bu gerçeklere muhalefet etmişlerdir. Allah (c.c.) yardımcımız olsun.
Darimi (r.h.) "Sünen" adlı eserinde Abdullah b. Selam'dan (r.a.) rivayet ediyor. İbni Selam şöyle diyordu: "Doğrusu biz, Rasulullah'ın (s.a.v.) sıfatını kitabımızda şu şekilde görüyorduk: "Biz seni ümmiler için bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı ve sığınak olarak gönderdik. Sen benim kulum ve rasulümsün. Seni "Mütevekkil" diye adlandırdım. Sen anlayışsız ve katı değilsin. Sokaklara düşüp haykıran da değilsin. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezsin. Bağışlar ve yanlışları görmezden gelirsin. Senin ruhunu, yoldan sapmış olan kavimlerin "Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur" deyip doğru yolu kabul edecekleri zamana kadar almayacağım. Senin sayende kör gözler, sağır kulaklar ve kilitli kalpler açılacaktır." Ata b.Yesar der ki: "Ebu Vakid el-Leysi İbni Selam'ın söylediklerinin aynısını Ka'b'dan dinlediğini bana söylemiştir." (Darimi'nin rivayetinin sonu Ka'b'dan gelen rivayette: "Onun niteliklerinin Tevrat'ta yazılı olduğunu bulduk." şeklindedir)
"İsa, Allah'ın kulu ve rasulüdür" sözü hristiyanların (haşa) "İsa Allah'tır" ya da "Allah'ın oğludur" şeklindeki sözlerinin aksine, İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca hristiyanların "O üçün üçüncüsüdür" şeklindeki inançlarının da zıttınadır. Allah (c.c.) onların söyledikleri sözlerden yüce ve münezzehtir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah, kesinlikle bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla beraber hiçbir ilah olmamıştır..." (Mü'minun 23/91)
Bu sebeple İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü olduğunu bilip, buna inanmak ve şehadette bulunmak gerekir.
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"Burada inanılması gereken hakkın nasıl olduğu açıklanmıştır. Muhkem ayetlerde de hristiyan kafirlerine reddiye vardır. Buna göre hristiyanlar üç grupturlar.
Bunlardan bir grup: "İsa Allah'ın kendisidir",
İkinci grup: "İsa Allah'ın oğludur",
Üçüncü grup ise: "İsa üçün üçüncüsüdür" derler.
Bununla İsa (a.s.) ile annesi Meryem'i kastetmektedirler.
Allah (c.c), kitabı Kur'an'da hakkı açıklamış ve tüm batılları yok ederek şöyle buyurmuştur:
"Ey Kitap ehli! Dininizde Allah'ın koyduğu sınıra tecavüz etmeyin ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryemoğlu İsa Mesih,sadece Allah'ın rasulü, Meryem'e ulaştırdığı (ilka ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Allah'a ve Rasulü'ne iman edin. (İlah) "Üçtür" demeyin. Kendi hayrınıza olmak üzere (bu teslis/üçleme safsatasından) vazgeçin. Zira Allah bir tek ilahtır. O, bir oğul sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (Nisa 4/171)
Gerek bu ayet ve gerekse bundan sonraki ayetler işte bu gerçekleri dile getirmektedirler. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah'ın Meryemoğlu Mesih olduğunu söyleyenler, kesinlikle küfre girmişlerdir..." (Maide 5/72)
Bu gerçekler Maide Suresinin bir çok ayetinde sık sık tekrarlanmış ve Rabbimiz tarafından gerekli tüm açıklamalar yapılmıştır. Nitekim Allah (c.c), rasulü İsa'nın (a.s.) bunları kendisinin izniyle henüz beşikte iken, konuşarak insanlara haber verdiğini zikretmiştir."
Bilindiği gibi Allah (c.c), İsa'yı (a.s.) babasız olarak bir anneden yaratmıştır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah Ademi'de topraktan yaratmış, sonra ona 'Ol' demiş, o da hemen oluvermişti." (Al-İmran 3/59)
Dolayısıyla İsa (a.s.) ne Rab'dır, ne de ilah... Allah (c.c), müşriklerin şirk koştukları şeylerden uzak ve münezzehtir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Meryem çocuğu gösterdi. 'Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz ki?' dediler. Çocuk: 'Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı: Doğduğum günde, öleceğim günde ve dirileceğim günde bana selam olsun' dedi. İşte hakkında kuşkuya düştükleri Meryemoğlu İsa, gerçek söze göre budur. Allah çocuk edinmez. O münezzehtir. Bir işin olmasma hükmederse ona ancak 'Ol der, oda olur. "Doğrusu Allah benim de,sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin; işte doğru yol budur." (Meryem 19/29-36)
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"Allah (c.c.) Sırat-ı Mustakim'i açıklayarak, bu yola girenlerin kurtulacağını, bundan ayrılanların da helak olacağını bildirmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah, Adem'i topraktan yaratmış, sonra ona 'Ol' demiş, o da hemen oluvermişti. Bu hak Rabbinden gelmiştir. O halde kuşkulananlardan olma." (Al-i İmran 3/59-60)
Allah (c.c.) doğru yolu açık ve net olarak belirtmiş, tevhid için hakkı ortaya koymuş, müşrikler istemeseler de batıl iptal etmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Mesih Allah'a kul olmaktan asla çekinmemiştir. En yakın melekler de öyle. Zaten kim, Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki Allah Kıyamet Günü onların hepsini huzurunda toplayacaktır." (Nisa 4/172)
Mümin bir kimse, Yahudilerin iddia ettikleri: "İsa, (haşa) zina ürünü bir çocuktur!" şeklindeki düşmanca saldırıları ve saçmalıkları reddeder. Çünkü Yahudiler İsa'nın da (a.s.) düşmanıdırlar. Allah (c.c.) onlara lanet etsin. Bir kimsenin, Yahudi ve Hristiyanların İsa (a.s.) hakkındaki düşüncelerini ve onların diğer açık küfürlerini bildiği halde, onlarla bağlarını kesmedikçe müslüman olabilmesi ya da müslüman kalabilmesi mümkün değildir. Bir kimsenin müslüman olabilmesi için, onların söylediklerini reddederek, İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü olduğuna da iman etmesi gerekir.
"Kelime" den kasıt İsa as'dır. Çünkü -selef müfessirlerinin de belirttiği gibi- o, Allahu teala'nın "Kun: Ol" emriyle vücud bulmuştur. İmam Ahmed b. Hanbel'de (r.h.) Cehmiye'ye reddiye konusunda şöyle der:
"Allah'ın (c.c), Meryem'e ilka ettiği "kün (ol)" kelimesi ile İsa (a.s.) oluverdi. İsa (a.s.) Allah'ın "ol" emriyle yaratılmıştır fakat "kun" kelimesinin kendisi değildir. "Kun: Ol" Allah'tan gelen bir kelimedir ve mahluk değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen gerek hristiyanlar gerekse Cehmiye İsa (a.s.) konusunda Allah'a (c.c.) yalan isnat etmişlerdir. Zira Cehmiyye İsa Allahın ruhu ve kelimesidir, dolayısıyla Allahın kelamı mahluktur, diyor. Hristiyanlar ise İsa Allahın zatından bir ruhtur ve zatından bir kelimedir. Biz de diyoruz ki İsa as kelime ile olmuştur, kelimenin kendisi değildir."
(Ahmed b. Hanbel (r.h.), "Cehmiye'ye Red" adıyla kaleme aldığı eserinin 20. sayfasında şu ifadeler yer veriyor: "Cehmiye şöyle dedi: "Biz Kur'an'da bir ayet bulduk. Bu ayet, Kur'an'ın mahluk olduğuna delalet etmektedir. Biz de kendilerine: "Bu hangi ayettir?" diye sorduk. Şöyle dediler: "Allah'ın (c.c): "Meryem oğlu İsa Allah'ın rasulü ve Allah'ın Meryem'e ilka ettiği kelimesidir." (Nisa 4/171) ayetidir. İsa da (a.s.) mahluktur.") "Allah'ın Meryem'e ilka ettiği kelimesidir."
Kurratul uyun'da da belirtildiği gibi bu ifade Allah hakkında kelam sıfatını kabul etmeyen Cehmiye'yi reddeder.
Bu hadis hakkında, İbni Kesir (r.h.) der ki: "Allah (c.c.) İsa'yı öyle bir kelimeyle yarattı ki, o kelime ile Cebrail'i (a.s.) Meryem'e (a.s.) gönderdi. Sonra Cebrail (a.s.) ona Allah'ın (c.c.) izniyle ruhunu üfledi. Allah'ın (c.c.) izniyle İsa (a.s.) oluverdi. İsa (a.s.), "Kün (ol)!" denildiğinde, hemen oluveren bir kelimeden yaratılmıştır. Allah'ın (c.c.) Meryem'e (a.s.) gönderdiği ruh, Cebrail'dir (a.s.)."
"Ondan bir ruh" ibaresi hakkında Übeyy b. Ka'b der ki: "İsa (a.s.), Allah'ın (c.c) yarattığı ve "... Ben sizin Rabbiniz değil miyim?Evet, dediler..." (A'raf 7/172) ayetiyle kendilerinden söz aldığı ruhlardan bir ruhtur. Allah (c.c.) o ruhu, Meryem'e gönderdi ve o da ona girdi." (Abd b. Humeyd. Abdullah b. Ahmed, İbni Cerir, İbni Ebu Hatim)
Süleyman bin Abdullah'ın şerhinde ayrıca şunlar nakledilmiştir:
Ebu Varrak (Atiyye bin el-haris) "Ve ruhun minhu" kavli hakkında şöyle diyor: Ondan bir nefha, bir üfleyiş demektir. Zira o Cebrail tarafından Allahın emriyle meydana gelmiştir ve ruh olarak adlandırılmıştır. Çünkü Cebrail as'ın üflemesiyle oluşmuştur.
İmam Ahmed ise şöyle diyor: "Ruh onun emriyle ona girmiştir. Ardından aşağıda gelecek olan Casiye suresindeki ayeti zikrediyor. Bu ayetteki minhu: Ondan ibaresi min emrihi yani onun emrinden manasındadır.
Hafız İbni Hacer el-Askalani (r.h.) der ki: "Allah'ın (c.c.) "Ondan bir ruh" diye nitelendirmesi "Onun tarafından yaratılan bir ruh." manasına gelir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"O, göklerde ve yerde bulunan şeylerin hepsini kendi katından (minhu) sizin emrinize amade kılmıştır..." (Casiye 45/13)
Ayetin manası şöyledir: Her şeyi Allah (c.c.) yaratmıştır. Nitekim başka ayetlerde de anlatıldığı gibi, tüm bu eşyalar Allah'tandır (c.c). O'nun yaratması, kudreti, var etmesi ve hikmeti sayesinde emre amade olmuşlardır."
"Ondan bir ruh" ifadesinin anlamı şöyledir: "O da diğer ademoğulları gibi, yaratılmıştır. Çünkü Allah (c.c.) diğerleri için şöyle buyurmuştur: "Onu şekillendirdiğimde, ruhumdan ona üfledim." Yine başka bir ayette de "O'nun yaratılması da tıpkı Adem'in yaratılması gibidir... " (Al-i İmran 3/59) buyrulmuştur.
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: Allah'a izafe edilen bir şey eğer kendi başına veya mahlukattan bir şey vasıtasıyla kaim olamayacak hususiyette ise onun ancak Allahu teala vasıtasıyla kaim olan bir ilahi sıfat olması icab eder. Bu takdirde onun mahlukata izafe edilmesi imkansız olur. Eğer Allaha izafe edilen bu şey, İsa ve Cibril (aleyhimasselam) veya Ademoğullarının ruhları gibi müstakil varlığı olan şeyler ise bunların Allah'ın sıfatı sayılması imkansızdır. Çünkü kendisi müstakil varlığı olan bir şey bir başkasının sıfatı, özelliği olamaz. Allah (c.c.)'a nispet edilen şeyler iki kısımdır:
Birincisi: Yaratması ve icat etmesi bakımındandır. Bu tüm yaratıklar için geçerlidir. "Allah'ın (c.c.) göğü", "Allah'ın (c.c.) arzı" ifadelerinde olduğu gibi. Bu nedenle tüm yaratılanlar Allah'ın (c.c.) kulları tüm mallar da Allah'ın (c.c.) malıdır.
İkincisi: Kendisine ait olan anlam yönüyle Allah'a (c.c.) nispet edilmesidir. O'nun sevdiği, emrettiği ve razı olduğu şeyler gibi.
Mesela Beytullah'ın, orada ibadet yapılması yönüyle Allah'a (c.c.) nisbet edilip de başkasına nispet olunmaması gibi. Aynı şekilde, humus ve ganimet malları için "Allah (c.c.) ve Rasulü'nün malı" denmesi gibi. İşte bu yönüyle, "Allah'ın (c.c.) kulları" denilince; O'na ibadette bulunanlar, emrine itaat edenler kastedilmektedir. İşte bu nispet türü, Allah'ın (c.c.) ilahlığını, şeriatini ve dinini içerir. Diğeri ise, rububiyetini ve yaratmasını kapsar."
"Katından bir ruh" ifadesi zahiren diğer Ademoğullarından farklı bir hususiyetin olmasını gerektirir. Zira Allahu teala -Adem as hakkında mealen- "Ben ona şekil verdim ve ruhumdan üfledim" buyurmaktadır. Zaten bir önceki ayette de İsa as'ın durumunun Adem as'ın durumu gibi olduğu vurgulanmıştı. Allahu alem.
Kurratul Uyun'da şöyle deniyor:
Yani İsa'nın (a.s.) ruhu da, Allah'ın (c.c.) Adem as'ın sulbunden yarattığı ve de ilahlığını ve rabbliğini kabul hususunda ahid aldığı ruhlardan bir ruhtur.
(Ey Peygamber insanlara şu zamanı hatırlat ki) hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (demişti de) onlar: «Evet (Rabbimizsin), şahit olduk» demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: «Biz bundan habersizlerdik» demenizi (önlemek) içindir. (A'raf 7/172)
İbni Cerir, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bize rivayet eder: "Cebrail (a.s.), Meryem'in elbisesini yeninden üfledi. Bu üfleme, ta rahme ulaşıncaya dek sürdü ve Meryem böylece İsa'ya (a.s.) hamile kaldı."
Suddiye göre ise bu nefha onun kalbine girmiş ve ordan hamile kalmıştır.
İbni Cureyc ise şöyle diyor. "Diyorlar ki, onun elbisesinin koluna üfledi." Evet, Cebrail üfledi, Allah da (c.c.) onu "Ol!" emriyle yarattı. O da oluverdi. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "... Onu tamamladığım ve ruhumdan ona üflediğim zaman..." (Hicr 15/29) Kendisinden başka yaratan ve yine kendisi dışında ibadet edilmeye layık ilah olmayan yüce Allah'ı (c.c), tüm eksik sıfatlardan ve kafirlerin nitelendirmelerinden tenzih ederim. Kimi hristiyan bilginleri, bazı İslam alimlerine Allah'ın (c.c) "Ondan bir ruh" kavli hakkında sorular yöneltmişlerdi. Alimler cevap olarak onlara şöyle demişlerdi:
"Bu, yalnızca İsa'ya (a.s.) ait bir özellik değildir. Tüm yaratıklar da bu hükme tabidirler. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından emrinize amade kılmıştır..." (Casiye 45/13) Yani yaratmak ve var etmekle bunu yapmıştır. İsa da (a.s.) öteki yaratıklar gibi yaratılmıştır. Bu hadiste Allah'ın (c.c), nebi ve rasullerin düşmanları olan Yahudilere reddiye vardır.
Gerek Yahudiler, gerekse hristiyanlar birbirleriyle çelişki içerisindedirler. Yahudiler İsa'nın (a.s.) zina ürünü olduğunu ileri sürerler. Allah (c.c.) onların hepsine lanet etsin. Allah (c.c.) kitabında onları yalanlamış, sözlerini geçersiz kılmıştır. Tıpkı sapık hristiyanlarınkini geçersiz kıldığı gibi...
Hristiyanlar da Yahudiler de İsa (a.s.) hakkında aşırı giderek sapık fikirler ürettiler. Her iki grup da haktan ve doğru yoldan uzaklaşmışlardır. Allah (c.c.) kitabının bir çok yerinde onlara uyanlarda bulunmuş, doğruyu açıklayarak, İsa'nın (a.s.) beş büyük elçiden biri olduğunu bildirmiştir. Rasulullah (s.a.v.)'a: "Resullerden ulu'l-azm olanların sabrettikleri gibi sen de sabret!" buyurarak onların sabrettikleri gibi sabretmesini emretmiştir.
Onlar tüm rasullerin en faziletleri, Rasulullah da (s.a.v.) onların en faziletlisidir. Onlara, diğer nebi ve rasullere, onları en iyi şekilde izleyenlere Kıyamate kadar salat ve selam olsun.
"Cennet de Cehennem de haktır."
Bunu yüce Allah (c.c.) bize kitabında haber vermiştir. Allah (c.c.) Cenneti takva sahibi mümin ve muttaki kulları için hazırlamıştır. Nitekim Allah (c.c.) Cennet hakkında şöyle buyuruyor:
"Ey insanlar! Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği gök ve yerin genişliği gibi olup, Allah'a ve Rasulüne iman eden kimseler için hazırlanmış olan Cennete kavuşmak için yarış edin. Bu Allah'ın dilediği kimseye verdiği bir lütuftur. Allah büyük lütuf sahibidir." (Hadid 57/21)
Allah (c.c.) Cehennem hakkında da şöyle buyuruyor:
".. Kafirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının." (Bakara 2/24)
Bu iki ayet ve konu ile ilgili diğer ayetlerde, Cennetin de Cehennemin de Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olduğu açıklanıyor. Oysa ki bid'atçılar bunun aksini savunuyorlar.
Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniliyor:
"Cennete ve Cehenneme inanmayanlar hem Kur'an'ı hem de rasulleri inkar etmiş olurlar. Çünkü Allah (c.c.) Cenneti ve oradaki ebedi nimetleri açıklamış ve buranın takva sahiplerinin yurdu olduğunu bildirmiştir. Aynı şekilde Cehennem ateşini ve onda bulunan azabı da açıklamış, bunu kafir ve müşrikler için hazırladığını bildirmiştir."
Yukarıda geçen her iki ayette de ahirete iman konusu yer almaktadır.
"Allah hangi amel üzere olursa olsun Cennete koyar."
Bu cümle, şart cümlesinin cevabıdır. Bir başka rivayette de şöyle buyrulmuştur: "Allah bu kimseyi Cennetin sekiz kapısından dilediğinden Cennete koyar."
Hafız İbni Hacer el-Askalani (r.h.) der ki: "Hangi amel üzerinde olursa olsun" sözünün anlamı şudur: İster salih amel üzere olsun, ister fesat üzere... Çünkü tevhid ehli mutlaka Cennete girecektir. Buradaki "Ala ma kane min'el amel" ifadesi "Üzerinde bulunduğu amele göre" şeklinde de manalandırılabilir. O zamanki anlam da; herkesi amellerine göre derecelendirip Cennet ehlini Cennete koymasıdır."
Kadı İyaz rh.a diyor ki: Ubade hadisinde geçen bu müjde sadece Allah rasulunun bu hadiste zikrettiği hususlara iman eden ve şehadeteyni tasdik ederek hadiste haber verilen iman hakikatini ve tevhidi elde edenlere mahsustur. Günahlarının yanında bundan dolayı ona ecir verilir. Onun için rahmet, mağfiret ve cennet vardır.
" فإن الله حرم على النار من قال: لا إله إلا الله يبتغي بذلك وجه الله "
(İtban b. Malik b. Amr b. Aclan el-Ensari. Salim b. Avf oğullarındandır. Tanınmış bir sahabidir. Muaviye döneminde vefat etmiştir) İtban b. Malik'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah (c.c.) kendisinin rızasını isteyerek 'La ilahe illallah' diyen kimseye Cehennemi haram kıldı." (Buhari, Rikak: 6, İstitabe: 9, Müslim, İman: 47, Tirmizi, İman: 17, Ahmed: 4/44)
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"Sadece konu başlığına uygun olan "Kim La İlahe İllallah derse" sözünü alarak hadisi kısa geçmiştir. Bu kelimenin delalet ettiği gerçek mana ihlası içermekte ve şirki reddetmektedir. Bilindiği gibi sıdk ve ihlas birbirinden ayrılamazlar. Biri olmazsa diğeri de olmaz. Eğer kişi ihlaslı değilse, (yani ibadeti Allah'a has kılmıyorsa) müşriktir. Sadık (dürüst) değilse, münafıktır. İhlaslı olan biri, kimsenin Allah'tan (c.c.) başka ilahlığa layık olmadığını içtenlikle söyler. İşte bu tevhid, İslam'ın temelidir. Bunu İbrahim Halil (a.s.) ve oğlu İsmail (a.s.) en güzel şekilde şöyle dile getirmişlerdir:
"Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olan müslümanlardan eyle ve zürriyetimizden de sana teslim olan müslüman bir ümmet yetiştirir!.." (Bakara 2/128)
"'Ben bir muvahhit olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah'a yönelttim. Ben asla müşriklerden değilim' demişti." (En'am 6/79)
Ayette geçen: "hanif" kelimesi; şirki terkeden, müşrik kimselerle bağlarını koparan, onlara düşmanlık gösteren, gizli ve açık her durumda amellerini Allah (c.c.) adına ihlasla yapan" demektir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kim muhsin olarak kendisini Allah'a teslim ederse, en sağlam kulpa yapışmış olur..." (Lokman 31/22)
Ayette geçen "Yüzünü muhsin olarak Allah'a teslim ederse." sözünden kasıt, içinde şirk barındırmayan, nifaka yer vermeyen tam bir ihlastır. İşte bu ve benzeri ayetlerin anlamlarının bu şekilde olduğunda ümmet arasında görüş birliği vardır. Bu, "La ilahe illallah" sözüyle söylenmek istenen manadır. Bunun içindir ki, Allah (c.c):
"En sağlam kulpa yapışmıştır." buyurmuştur.
Bu müjde, bu kelimeyi söyledikleri halde Allah (c.c.)'tan başkasını çağırıp dua eden ve Allah'tan (c.c.) başkasından , hiçbir yarar ve zarar vermeyen ölü ve gaibte olan kimselerden medet umanları içermez. Ne acıdır ki bugün toplumun çoğu böyledir. Çünkü bu kimseler her ne kadar bu kelimeyi söylemekte iseler de, bununla çelişen işleri buna karıştırmışlardır. Bu kelime, bunun ne anlama geldiğini, neleri red ve neleri kabul ettiğini bilerek söyleyen kimseden başkasına asla fayda vermez. Bunun manasının cahili olan kimse, bu kelimeyi ne kadar söylese de bu cehaletinden dolayı kendisine hiçbir yarar sağlamaz. Zira Arapça dil kaideleri de benim kasdettiğim bu şirki reddetme hususunu içerir.
Aynı şekilde manasını bilse bile buna yakinen inanmadığı takdirde durum yine aynıdır. Nitekim yakin gidince yerini şüphe alır. Rasululllah'ın (s.a.v.) hadislerinde bunu "Şüpheye yer bırakmaksızın" sözüyle kaydetmesi, bu kelimenin bilerek ve yakini bir inançla söylenmesi gerektiğini gösterir. Hadisteki "Kalbinden samimiyetle ve doğrulukla" ifadesi de bunu destekler. Nitekim söyleyen kimse, söylediğinde dürüst değilse, yine hiçbir fayda görmez. Zira bu kalbin dili yalanlaması halidir. Mesela münafıklar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. Müşrikler de böyledir. Çünkü bunlar da ihlasla çelişen şirki işlemektedirler. Halbuki, "La ilahe illallah" sözünün fayda verebilmesi için, Allah (c.c.) için ihlaslı olmak, şirki reddedip ondan beri olmak Allah'ın (c.c.) eşi ve ortağı olmadığına gönülden şahitlik etmek gerekir. Böyle olmayınca: "La ilahe illallah" sözü nasıl yarar sağlasın ki? Bu, aynı putperestlerin durumuna benzer ki onlar "Allah'tan başka ilah yoktur" dedikleri halde bunun delalet ettiği ihlası inkar ederler ve onun ehline düşmanlık ederler, aynı şekilde şirke ve taraftarlarına da yardım ederler.
İbrahim (a.s.) babasına ve kavmine demişti ki: "Beni yaratan hariç, sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinizden uzağım. Çünkü beni doğru yola iletecek olan O'dur. Bu sözü ardından gelecek olanlara bir miras olarak bıraktı..." (Zuhruf 43/26-28)
İbrahim (a.s.) bu sözleri asıl manasında kullanarak; şirkten uzaklaşıp, ortağı bulunmayan ve tek olan Allah'a (c.c.) katıksız olarak kulluk etmeyi kastetmiştir. Kim bunu, ihlaslı olarak söylemezse yalan söylemiş, ihlası reddederek şirki kabul etmiş olur. Ve böylece bu durumda olan kişi ancak kendisini yalancı çıkarmış olur.Error! Hyperlink reference not valid. Bu kelimenin delalet ettiği şeylerin aksine hareket etmiş olup bu kelimeyle sözde reddettiği şirki kabul etmiş; sözde kabul ettiği tevhidi de reddetmiş sayılır.
İşte bu anlattıklarımız üçüncü asırdan sonra ümmetin çoğunluğunun içinde bulunduğu durumu yansıtır. Bu durumun sebebi de, söyledikleri kelime-i tevhidin manasını bilmemek, hevaya uyarak rasullerin gönderiliş amacı olan tevhide ve şeriata uymayı bir kenara itmek ve hakkı kabul etmemektir."
"Teysir'ul Aziz'il Hamid" adlı eserde bu hadisle ilgili şu açıklamalar yer almaktadır:
Bu hadis Şeyhayn yani Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği uzun bir hadisin bir bölümüdür. Bil ki zahiri bu şekilde şehadet getiren herkese ateşin haram kılındığına delalet eden bu hadis gibi bir çok hadis varid olmuştur. Enes ra'dan gelen hadis de bu şekildedir.
Katade şöyle diyor: "Bize Enes b. Malik (r.a.) anlattı. Rasulullah (s.a.v.) bineği üzerinde idi ve arkasında da Muaz (r.a.) bulunuyordu. Bu sırada şöyle buyurdu: "Ey Muaz!" Muaz da (r.a.): "Buyur, emret ey Allah'ın Rasulü! dedi. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey Muaz!" Muaz da (r.a.): "Buyur, saadetler dilerim ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Rasulullah (s.a.v.) yine: "Ey Muaz!" dedi. Muaz da (r.a.): "Buyur, saadetler dilerim Ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Sonra Rasululllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim gönülden gelerek Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına Muhammed'in (s.a.v.) de Allah'ın rasulü olduğuna şehadette bulunursa, Allah o kimseye Cehennem ateşini haram kılar." Muaz (r.a.): "Ey Allah'ın Rasulü! Bunu halka müjdeleyeyim mi?" dedi. Rasulullah (s.a.v.): "O takdirde buna güvenerek tembellik gösterirler." buyurdu. Muaz (r.a.), ölümü esnasında gizli kalacağı ve günahkar olacağı korkusu ile bunu insanlara açıkladı."
Mutemir, babasının kendisine Enes'in şöyle dediğini haber verdiğini anlattı: "Bana, Nebi'nin (s.a.v.) Muaz b. Cebel'e (r.a.):
"Kim hiçbir şeyi şirk koşmaksızın Allah'a kavuşursa, Cennete girer." buyurduğu, onun da: "Halka müjdeleyeyim mi?" diye sorduğu, Rasulullah'ın da (s.a.v.) cevap olarak: "Hayır! Ben onların buna güvenerek tembellik edeceklerinden korkarım." buyurduğu anlatıldı.(Buhari Cihad: 46, Müslim İman: 49)
Ubade bin Samit'ten yukarda merfuan rivayet edilen hadis de bu şekildedir: "Herkim tek ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka, her ilah edinileni reddetmeyen Lâ ilahe illallah'a, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna, ha aleyhisselemın da Allah'ın kulu, Rasûlü ve Meryem'e ilka edilmiş kelimesi ve kendisinden bir ruh olduğuna tanıklık eder, cennetin ve cehennemin hak olduğunu kabul ederse, Allah onu hangi amel üzere bulunursa bulunsun cennete Sokar.» Buhârî, Müslim rivayet etmişlerdir.
Bu tarz hadislerde şehadeteyni getiren kimselerin cennete gireceğinden bahsedilmiş, ancak onlara ateşin haram kılındığından bahsedilmemiştir. Ebu Hureyre (ra)'dan rivayet edilen hadis ise şu şekildedir: O, Tebuk gazvesinde Nebi sav ile beraberken Allah rasulu şöyle buyurmuştur: Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine benim Allah'ın rasulu olduğuma şehadet ederim. Allah'a şüpheden uzak olarak bu ikisiyle kavuşan hiç bir kulunu O, cennetten mahrum etmez" (Muslim/İman: 27, Ahmed, 421/2)
Ebu Zerr (ra) hadisi ise şöyledir: "La ilahe illallah deyip de bunun üzerine ölen hiç bir kul yoktur ki cennete girmesin." (Buhari, libas: 5827, Muslim iman: 94)
Ben de derim ki: Tüm bu anlatılanlardan anlaşılan şu ki, "Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadette bulunma" ifadesinin anlamı, kesinlikle şirkin terkini kapsamaktadır. Dolayısıyla bu kelimeyi söyleyen kimsenin doğruluğa, samimiyet ve ihlasa dikkat etmesi gerekir.
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) ve başkaları der ki: "Bu ve benzeri hadislerde şehadet eden kimse için " Anlatılan ve bilgi verilen esaslar çerçevesinde inanır, söyler ve böylece vefat ederse" denilmektedir. Nitekim hadiste: "Kalbinden samimiyetle hiçbir şüpheye yer vermeksizin, doğruluk ve yakin ile söylerse" diye kayda bağlanması bu gerçeği dile getirir. Çünkü gerçek ve hakiki anlamdaki tevhid; kişinin tüm benliğiyle kendini Allah'a (c.c.) vermesidir. Kim Allah'tan (c.c.) başka ilah olmadığına içtenlikle ve samimi bir şekilde şehadette bulunursa, bu kimse Cennete girecektir. Çünkü ihlas, insanın içtenlikle, kalpten gelerek ve günahlarına nasuh tevbesiyle tevbe ederek Allah'a (c.c.) yönelmesidir. Eğer kul, bu hal üzere vefat ederse, bu dereceye erişmiş olur. Çünkü tevatür derecesindeki hadisler bize şu gerçeği bildiriyor: "La ilahe illallah" diyen ve kalbinde bir arpa tanesi ağırlığında, bir hardal tanesi ağırlığında ve nihayet zerre ağırlığında iyilik bulunan kimse Cehennem ateşinden çıkacaktır."
Yine tevatüre varan bilgilere göre, "La ilahe illallah" diyen günahkarlar (Allah c.c. mağfiret etmezse) önce Cehenneme girecek, sonra oradan çıkacaklardır. Tevatür derecesine varan bir başka bilgi de, Allah'ın (c.c), ademoğlunda var olan secde izine Cehennem ateşini haram kılmış olmasıdır. Bunlar da Allah (c.c.) için namaz kılıp secde edenlerdir. Yine tevatüre varan bilgilere göre, Allah (c.c): La ilahe illallah" diyen (ve bunun gerekleriyle amel eden) bir kimseye Cehennem ateşini haram kılmıştır.
Kim Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed'in de (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna şehadette bulunursa, bu kelime ile çok ağır şartları kabul etmiş olduğunu mutlaka bilmek zorundadır. Çünkü çoğu kimse bunu söylediği halde ihlası bilmemekte, bu kelimeyi sadece bir taklit ve gelenek olarak söylemektedirler. Zira imanın tadı bunların gönüllerine yerleşmemiştir. Çoğu da ölüm anında ve kabirde fitneye maruz kalmaktadırlar. Aynı şu hadiste zikredildiği gibi: “Ben insanların bir şeyler söylediğini duydum, onların dediklerini tekrar ettim”. Bu gibi kimselerin yaptýklarý þeylerin çoðu sadece taklitten ve delilsiz olarak körükörüne kendileri gibi birtakým insanlara uymaktan ibarettir. Bu kimseler yüce Allah'ýn (c.c.) þu ayetinde ifade edilen kimseler gibidirler:
"... Biz atalarýmýzý bir din üzere bulduk ve doðrusu biz onlarýn izine uymaktayýz." (Zuhruf 43/23)
Bu durumda hadisler arasında asla bir çelişki yoktur. Çünkü bu kimse bunu ihlas ve yakin ile söyler ve herhangi bir günahta ısrarlı olmazsa, bu durumda ihlasının ve yakininin kemali, Allah'ın (c.c.) o kimseye, her şeyden daha sevgili olmasını sağlar. Çünkü böyle bir durumda, kalbinden Allah'ın (c.c.) haram kıldığı şeylere karşı bir istek ve aynı şekilde Allah'ın (c.c.) emirlerine karşı da bir hoşnutsuzluk söz konusu olmaz. İşte kendisine, önceden işlediği günahları olsa da, Cehennem ateşinin haram kılındığı kimse budur. Çünkü artık ihlas, bu anlamda bir tevbe, bir muhabbet ve bir yakin söz konusudur. Durum böyle olunca, gecenin gündüzü ortadan kaldırdığı gibi bu kimseden günahlar silinir. Eğer bu kelimeyi gereği gibi söyler, anlamını bilir, büyük şirk ve küçük şirke bulaşmaz, herhangi bir günahta da ısrarlı olmazsa, bu kimseye mağfiret olunur ve Cehennem ateşi kendisine haram kılınır.
Bir kimse bu kelimeyi ihlaslý bir þekilde söyler, þirki terkedip bu kelimeyle çeliþecek þeyleri yapmazsa, bu hayýr karþýsýnda bütün kötülükleri silinir ve o kimsenin vücudu Cehennem ateþine haram kýlýnýr. Ve ilerde gelecek olan “bitaka” hadisinde geçtiði gibi terazisindeki sevaplar bu tevhid sayesinde baskýn çýkar. Ancak bu kimsenin Cennetteki derecesi iþlediði günahlar oranýnda eksilir. Günahlarý iyiliklerine baskýn gelen ve günahta ýsrarlý olan kimseye gelince, bunun durumu farklýdýr. Eðer bir kimse bu hal üzere ölmüþse artýk onun için Cehennem gerekli olur. “La ilahe illallah” deyip büyük þirkten kurtulmuþ olsa bile bu hal üzere ölmemiþse ve bilakis bunlardan sonra günahlarýný tevhidin sevabýndan baskýn çýkartacak iþler yapmýþsa ve bu sözünde samimi olsa bile bu tevhid ve ihlasý yýpratacak ve zaafa uðratacak günahlar iþlemiþse günahlarýn ateþi ta ki bu kiþiyi yakana kadar kuvvetlenir. Bu, yakin ve ihlas sahibi olan þu kiþinin durumunun zýttýdýr ki onun günahlarý sevaplarýný geçmemiþtir ve o günahlar üzerinde ýsrarcý olmamýþtýr. Ýþte bu kiþi bu hal üzere ölürse cennete girecektir.
Ýhlaslý kimse için korkulacak durum iyiliklerini geçip imanýný azaltacak kadar günah iþlemesidir. Bu kimse tevhid kelimesini günahlarýnýn tümüne engel olacak þekilde ihlaslý ve yakin anlamda söylemezse, bu kimsenin sonunda hem büyük hem de küçük þirke düþmesinden korkulur. Büyük þirkten kurtulsa bile, küçük þirkten eser kalýr. Buna bir de bu tarz küçük þirkten iþlediði günahlar eklenirse, bu günahlar sebebiyle terazide günah tarafý aðýr gelir. Þüphesiz günahlar kiþinin imanýný ve yakinini zaafa uðratýrlar. Sonunda "La ilahe illallah" sözü zayýflar ve kalpteki samimiyet ve ihlas da yok olur. Bu fiillerine raðmen bu kelimeyi söyleyen kimse, adeta bununla eðlenen veya uyuklama halinde söyleyen ya da Kur'an ayetlerini okurken sesinin güzelliðini duyan fakat bundan hiçbir zevk ve haz almayan kimse gibidir. Çünkü bu kimse, bu kelimeyi doðru ve yakin anlamda söylememekte aksine söylemesinin hemen ardýndan bunun zýddý olan günahlar iþlemektedir. Ve böylece yaþayýp bu halde ölmektedir. Bu kimsenin o kadar çok günahý vardýr ki, bu günahlar onun Cennete girmesine engel oluþturur. Çünkü günahlar artýnca, dile tevhid kelimesini söylemek aðýr gelir. Bundan sonra kalp de kararýr ve salih ameli hoþ görmez olur. Kur'an dinlemek iþine gelmez. Allah'tan (c.c.) baþkasýnýn anýlmasýyla adeta mutlu olur. Batýl ile huzur bulur, kötü ve fýsk sözleri tatlý bulur. Hak ehli olan kimselerle birarada bulunmak istemez, gaflet ehli olan kimselerle düþüp kalkar. Bu gibiler, tevhid keiimesini söylerken dilleriyle söylerler fakat kalplerine indirmezler. Söyledikleri hep aðýzda kalýr. Kesinlikle doðruluk ve samimiyetle bunu amele dönüþtürmezler.
Hasan-ý Basri (r.h.) der ki: "İman süsten ve temenniden ibaret değildir. Ancak iman; kalplerde yerleşen ve amellerle doğrulanıp desteklenendir. Kim hayır söyleyip, hayır amel işlerse onun imanı kabul edilir. Kim hayır söylemeyip, hayır amel işlemezse, iman iddiası ondan kabul olunmaz."
Bekr b. Abdullah el-Müzeni der ki: "Ebu Bekir (r.a.) diğer sahabeleri, namazının ve orucunun çokluğu ile geçmedi. Ancak kalbinde yerleşen bir şeyle geçti."
Bir kimse "La ilahe illallah" der ve gereðiyle amel etmezse, bu sözü söylemesine raðmen günah iþlerse bu iþlenen günahlar, sahibinin doðruluðunu ve yakinini zayýflatýr ve bir de buna ameli küçük þirki de eklerse ve nihayet bu hal üzere ölürse Bu da o kimsenin iyiliklerinin hafif, kötülüklerinin de aðýr basmasýna neden olur. Ancak samimi ve yakin anlamda, doðrulukla bu kelimeyi söyleyenler bundan müstesnadýr. Böylelerinden her kim asýl günahtan –yani þirk- kaçýnýr ve onun tevhidi sýdk ve yakini de ihtiva ederse hasenatý aðýr basar.
Bu kelime-i tevhidi söyledikleri halde ateþe girenler ise þunlardýr: Onu tasdik ve tam bir inançla söylemeyenler, münafýklar. Veya onu söyleyip de sonrasýnda sevaplarýndan aðýr basacak günahlar kazananlar. Sonra bunlar yüzünden sýdk ve yakinleri zaafa uðrayanlar. Bundan sonra da onu tasdik ve yakin olmaksýzýn söylemeye baþlayanlar. Zira günahlar kaplerindeki bu tasdik ve yakini zayýflatýr. Ve artýk onlarýn bu sözü günahlarý yok edip sevaplarý aðýr bastýracak kuvveti bulamaz.
Bu gerçeði Ýbni Kayyým, Ýbni Recep el-Hanbeli ve daha bir çok alim zikretmiºlerdir.
Þeyhülislam Ýbni Teymiyye der ki: "Hadiste şu konuda bir delil vardır: Kiþinin inanmadan sadece sözle tevhid kelimesini söylemesi yeterli deðildir. Burada ayný zamanda tevhid ehli kamil müminler için Cehennem ateþinin haramlýðý da yer alýr. Amel sadece Allah rýzasý için, ihlaslý, þeriatta öngörülen ve Rasulullah'ýn (s.a.v.) diliyle ifade olunan þekilde olmadýkça sahibine hiçbir yarar saðlamaz."
Kurtubi, "Tezkire" adlý eserinde der ki: "Ýmandandýr' kýsmýna gelince; hadisteki bu ifade 'imanla ilgili amellerdendir' demektir. Bu da, organlarla iþlenen ameller anlamýndadýr. Burada salih amellerin imandan olduðuna iþaret vardýr. Çünkü buradaki "iman" ifadesinden kastedilen, bizim söylediðimizdir. Yoksa bu tevhidin kendisi demek olan ortak koþulan þeyleri redd ve “la ilahe illallah” kavlinde ihlaslý olmak manasýna gelen mücerred iman demek deðildir. Ki þu hadiste anlatýlan iman budur:
“Allah subhanehu cehennemi avuçlar ve hiçbir hayır işlememiş bir kavmi oradan çıkartır” Burada amellerden bağımsız olarak mücerred tevhid kasdedilmektedir.
"Teysir'ul Aziz'il Hamid" adlý eserde þöyle deniyor:
Özet olarak kelime-i tevhid cennete giriþ ve de ateþten kurtuluþ sebebidir. Yani bunlarý gerektirir. Ancak bir þeyin muktezasýnýn yerine gelmesi için þartlarýnýn bir araya gelmesi ve engellerinin ortadan kalkmasý icab eder. Þartlarýndan herhangi birisinin eksikliði veya bir engelin bulunmasý halinde durum deðiþir.
Bundan dolayýdýr ki Hasan Basri (rh.a)'a halktan bazýlarýnýn "Her kim la ilahe illallah derse cennete gider" dediði nakledildiðinde þöyle cevap vermiþtir: "Her kim bunu der de hakkýný eda edip farzlarýný yerine getirirse iþte o kiþi cennete girer."
Vehb bin Munebbih rh.a ise "la ilahe illallah cennetin anahtarý deðil midir" sorusuna cevaben þunu demiþtir: "Evet öyledir, ancak bir anahtarýn mutlaka diþleri bulunur, diþi olmayan anahtar kapýyý açmaz."
Ýþte bütün bunlar gösteriyor ki Allahu teala cennete girmeyi iman ve salih amel þartýna baðlamýþtýr. Allah rasulu sav'de Sahihayn'da Ebu Eyyub ra'dan nakledildiði üzere böyle demiþtir: "Bir adam Allah rasulune þöyle dedi: Ey Allahýn rasulu, beni cennete girdirecek bir amelden bahset. Nebi sav bunun üzerine þöyle dedi: Allaha ibadet et ve ona hiç bir þeyi ortak koþma, namazý kýl, zekatý ver ve akrabalýk hakkýný gözet." (Buhari Zekat: 1396, Muslim Ýman: 13)
Biþr bin Mabed bin Hasasiye'den þöyle demiþtir: "Allah rasulunun yanýna biat etmek için geldiðimde þunlarý þart koþtu: Allah'tan baþka ilah olmadýðýna ve Muhammed sav'in onun kulu ve rasulu olduðuna þehadet etmek, namazý kýlmak, zekatý vermek, Ýslam haccý üzere hacc etmek, ramazanda oruç tutmak, Allah yolunda cihad etmek. Bunun üzerine ben dedim ki: Ey Allahýn rasulu þu ikisi yani cihad ve sadakaya benim gücüm yetmez. Bunun üzerine Allah rasulu ellerini sýkýp hareket ettirerek þöyle buyurdu: "Cihad yok zekat yok, cennete ne ile gideceksin?" Bunun üzerine ben "Ey Allahýn rasulu ben bunlarýn hepsinin üzerine sana biat ediyorum" (Ahmed 5/224)
Hadisten þu netice çýkar: Cihad ve zekat tevhid, namaz, oruç ve hac ile beraber cennete girmenin þartlarýndandýr. Bu babtaki hadisler epey fazladýr. Ayrýca bunda ateþin ancak kamil tevhid ehline haram kýlýndýðýna dair delil vardýr. Bir de amellerin ancak Allah rýzasý için ihlaslý olarak yapýldýðýnda fayda vereceðine de iþaret vardýr.
(Ebu Said'in (r.a.) adý, Sa'd b. Malik b. Sinan b. Ubeyd el-ensari el-Hazreci'dir. Kendisi ve babasý deðerli iki sahabedirler. Ebu Said (r.a.) Uhud Savaþý sýrasýnda henüz küçüktü. Ancak kendisi Uhud'dan sonraki olaylara tanýktýr. Medine'de Hicri 63, 64 veya 65 yýlýnda vefat etmiþtir. Bir diðer rivayete göre ise Hicri 74 yýlýnda ölmüþtür)
Ebu Said el-Hudri'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) ºöyle buyurdu: "Musa Allah'a şöyle yalvardı: "Ey Rabbim! Bana öyle bir þey öðret ki, onunla seni anayým ve sana duada bulunayým. Allah (c.c.) şöyle buyurdu: "Ey Musa! 'La ilahe illallah' de!" O da: "Bütün kulların bunu söylüyorlar" dedi. Allah (c.c.) şöyle buyurdu: "Ey Musa! Eðer yedi gök ve yedi yer benim haricimde orayý þenlendirenlerle beraber terazinin bir kefesine konsa, 'La ilahe illallah' kelimesi de diðer kefeye konsa, 'La ilahe illallah' kelimesi aðýr gelir." (Hakim, Müstedrek: 1/528, Heysemi, el-Mecma: 10/82, Beðavi, Þerhu's-Sünne 5/54-55, Ýbn Hibban, Mevarid, Zikir: 2324, Nesai, Amelü'l-yevm ve'l-leyl: 834, 1141)
Musa (a.s.)'ýn "Seni zikredeyim" sözü "seni öveyim" veyahut da "sana dua edeyim" yani "Bu söz ile senden dilekte bulunayým"manasýndadýr.
"Ey Musa! 'La ilahe illallah' de" Bu söz ile zikreden kimse, bu kelimenin tamamýný söyler. Sadece "Allah" lafzýyla yetinmez ya da sadece "Hu (O)" zamiriyle de yetinmez. Çünkü bu bid'at ve sapýklýktýr ve ancak sapýk ve ve cahil sofilerin yoludur.
Teysirul Aziz'il Hamid adlı eserde şöyle diyor:
Onlardan birisi dua etmek istediği zaman "Ya huve" yani "Ey O" diye nida eder. Bu bidat ve dalalettir. Onlardan İbni Arabi "el-Huve" adında bir kitap bile yazmıştır.
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"La ilahe illallah" kelimesinde yer alan "La" genel anlamda cinsi red için olan "La"dýr. Ancak bundan istisna kýlýnan hariç. Haberi de öznedir. Takdiri ise þöyledir: "La ilahe illallah".
Allah (c.c.) ºöyle buyuruyor: "Keza Hak olan Allah'týr. O'nun yerine ilah olarak yalvardýklarý ise batýldýr. Allah, çok yüce ve çok büyüktür." (Hac: 22/62)
Allah'ýn (c.c.) ilahlýðý haktýr, asýldýr. Bunun dýþýndaki tüm ilahlýklar ve ilahlar bu ayette ve benzerlerinde görüldüðü gibi batýldýrlar.
İşte bu tevhid kelimesi büyük bir kelimedir.
Bu "Urvetu'l-Vuska" denilen kopmaz bir iptir.
Kelime-i takva ve Kelime-i Ýhlas'týr.
Gökler ve yer bu sayede ayakta kalabilmektedirler.
Bunun (yani tevhidin) kemale ermesi için sünnetler ve farzlar teşri kılınmıştır.
Bunun için cihad kýlýçlarý kýnýndan çekilmiþtir
Böylece kullardan kimin itaatkar ve kimin asi olduðu ortaya çýkar.
Kim bu kelimeyi doðru, samimi ve ihlas ile kabullenerek, bu kelimeye ve gerektirdiklerine sevgi besleyerek, Allah'ýn (c.c.) emirlerine boyun eðerek söylerse ve gerekleriyle amel ederse, Allah (c.c.) o kimseyi üzerinde bulunduðu amel sayesinde Cennete sokar."
"Tüm kullarýn bunu söylüyorlar" sözüne gelince:
Bu sözün anlamı: "Ben kullarýn arasýnda bir ayrýcalýk istiyorum, sýrf benim söyleyeceðim ve bana ait olacak bir þey istiyorum" demektir. Bir baºka rivayette ise: "... 'La ilahe illallah' de!" O da ºöyle dedi: "Ey Rabbim! Senden baþka ibadete layýk ilah yoktur, ancak Sen varsýn. Ancak ben, sadece bana ait olacak bir þey istiyordum." ºeklinde geçmektedir. Oysa ki insanlarýn -hatta alemin tümünün- kaçýnýlmaz bir zorunluluk olarak, sýnýrsýz bir þekilde "La ilahe illallah" kelimesine ihtiyaçlarý vardýr. Çünkü bu, mevcut zikirlerin en çok söyleneni, en kolay elde olunaný ve anlam bakýmýndan da en büyük ve en kapsamlý olanýdýr. Halbuki toplumun cahil kesimi bunu býrakýyorlar da, bunun yerine kendilerince baþka baþka bid'ata ve þirke varan dualar uydurup söylüyorlar. Üstelik onlarýn söylediklerinin hiç birisi Kitap ve Sünnette yer almamaktadýr.
Süleyman bin Abdullah rh.a diyor ki: Bu avamdan cahiller garib isimleri (zikretmeyi) tevhide denk tutmuşlardır. Cahil tasavvufçuların ihdas ettiği ve Kitap ve Sünnette yeri olmayan hizib ve virdler de böyledir.
"Yedi gök ve Allah'tan (c.c.) başka o yedi göğü mamur hale getirenler, yedi arz ve ondakilerin tümü mizanın bir kefesine, "La ilahe illallah" kelimesi de diğer kefesine konsa, "La ilahe illallah" kelimesinin bulunduğu kefe ağır gelir."
Kurratü'l-Uyun'da ºöyle deniyor:
"Yani göklerde ve yerdekilerin tamamý. "Benden baþka" sözüyle ise, Allah (c.c.) göklerde bulunanlardan yüce zatýný istisna etti. Çünkü O, yüceler yücesi ve mukaddestir. Nitekim Allah (c.c.) ºöyle buyurur.
"... O çok yüce ve çok büyüktür." (Bakara: 2/255)
Kahretme, kadir olma ve zatý yönüyle büyüktür. Çünkü bu üç vasýf da Allah'a (c.c.) aittir. Bu vasýflar, Allah'ýn (c.c.) kemaline delalet eder. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"... Sonra Arº'a istiva eden Rahman..." (Furkan: 25/59)
"Rahman Arº'a istiva etmiºtir." (Ta-Ha: 20/5)
Bu ayet Kur'an'ın yedi yerinde geçmektedir.
Ayrýca þöyle buyurmaktadýr:
"Kim, izzet istiyorsa; izzet bütünüyle Allah'ýndýr. Güzel sözler O'na yükselir. Onu da salih amel yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar için þiddetli bir azab vardýr. Onlarýn hilesi, boþa çýkar." (Fatýr: 10)
"Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar." (Nahl: 50)
"Melekler ve Ruh (Cebrail), süresi elli bin yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar." (Mearic: 4)
"Allah buyurmuþtu ki: Ey Ýsa! Seni vefat ettireceðim, seni nezdime yükselteceðim" (Ali Ýmran: 55)
Ve buna benzer ayetler. Her kim Allahu teala'nýn mahlukatýndan yücelerde oluþunu yani uluvv sýfatýný reddederse kitab ve sünnete muhalefet etmiþ ve de O'nun isim ve sýfatlarýnda ilhada düþmüþ olur.
Abdullah b. Amr'dan, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ölümü esnasýnda Nuh (a.s.) oðluna: "Sana "La ilahe illallah" demeyi emrediyorum. Çünkü yedi gök ve yedi yer terazinin bir kefesine, "La ilahe illallah" kelimesi de öteki kefesine konsa, "La ilahe illallah" hepsinden aðýr basar. Eðer yedi gök ve yedi yer kapalý bir halka olsalar, "La ilahe illallah" kelimesi onlarý parçalar" dedi. (Tirmizi, Deavat: 8 ve Ahmed (2/169,170,225)'de rivayet etmiþtir. Hakim, sahih olduðunu beyan etmiþ, Zehebi de ona muvafakat etmiþtir.)
"Kefe" terazinin bir tarafýdýr. Aðýr basmasý ise, sözü söyleyen kimsenin þirkin.her türünü reddetmesi sebebiyledir. Bir tek Allah'a (c.c.) tevhid anlamýnda baðlandýðý içindir ki, bu, amellerin en faziletlisidir. Bu ayný zamanda dinin ve imanýn da esasýdýr. Kim bu kelimeyi ihlas ile söyler, yakin anlamýnda baðlanýr, bunun gerekleriyle icaplarýyla ve amel eder, haklarýný yerine getirir, yaþantýsýnda istikamet üzere olursa, iþte böyle bir iyiliðe hiçbir þey denk olamaz, onun karþýsýnda hiçbir þey aðýr basmaz. Nitekim Allah (c.c.) buyuruyor:
"Doðrusu 'Rabbimiz Allah'týr' deyip sonra da istikamette olanlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Ahkaf: 46/13)
Hadisin de ifade ettiði gibi, "La ilahe illallah" kelimesi zikirlerin en faziletlisidir. Abdullah b. Amr'dan merfu olarak gelen: "Dualarýn en hayýrlýsý, Arefe Gününün duasý, benim ve benden önceki elçilerin söyledikleri sözlerin en hayýrlýsý: 'La ilahe il-lallahu vahdehu la þerike leh, Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala külli þey'in kadir' duasýdýr." (Tirmizi, Deavat: 8)
Yine ondan rivayet edilen merfu bir hadiste şöyle denmiştir: "Kýyamet Gününde ümmetimden bir adam halkýn önüne çaðrýlýr. Kendisine ait doksandokuz sicil defteri açýlýr. Herbir defterin uzunluðu gözün görebildiði noktaya karar varýr. Sonra kendisine sorulur: "Bunlardan kabul etmediðin bir þey var mý? Yoksa bizim hafaza meleklerimiz sana zulümde mi bulundular?" Adam: Hayır, ey Rabbim!" der. Kendisine: "Senin bir mazeretin veya yaptığın bir iyilik var mı?" diye sorulur. Adamı bir korku alır ve "Hayır!" der. Bunun üzerine kendisine denir ki: "Tam aksine senin bizim katımızda bir iyiliğin vardır. Bugün senin aleyhinde bir zulüm söz konusu değildir." Bir kaðýt parçasý çýkarýlýr. Bunda: "Eþhedü en la ilahe illallah ve eþhedü enne Muhammeden Abdühü ve Rasulüh" yazýlýdýr. Adam: "Ey Rabbim! Bu defterlerin yanında bu küçücük kağıt parçasının ne önemi olabilir ki?" der. Kendisine: "Sen zulme uðratýlmayacaksýn" denir. Bunun üzerine tüm günah defterleri terazinin bir kefesine, þehadet kelimesi bulunan kaðýt parçasý da öteki kefesine konur. Böylece içinde þehadet kelimesi bulunan ve "Bitake" denilen o kaðýt tüm defterlere aðýr basar, defterlerin bulunduðu kefe havada kalýr." hadisi bunu göstermektedir.
(Hadisi Tirmizi hasen olarak rivayet etmiştir. Ayrıca Nesai, İbni Hibban ve Hakim de rivayet etmişlerdir. Hakim dedi ki: Müslim'in şartına göre de hadis sahihtir. Zehebi de "Telhis" adlı kitabında bunun sahih olduğunu belirtmiştir. İbni Hibban; Muhammed b. Hibban b. Ahmed b. Hibban b. Muaz, Ebu Hatim et-Temimi el-Büsti'dir. Hadis hafızı olup; es-Sahih, et-Tarih, ed-Duafa, es-Sukat ve benzeri bir çok eserleri bulunmaktadır. Hakim, kendisiyle ilgili olarak der ki: İbni Hibban, Fıkıh, Dil, Hadis ve vaaz kaynağı bir kimseydi. Önde gelen, üstün zeka sahibi ilim adamlarındandır. Büst şehrinde (H. 354 / M. 965) yılında vefat etmiştir. Hakim; Muhammed b. Abdullah b. Muhammed en-Niþaburi, Ebu Abdullah olup, hadis hafýzýdýr. Ýbni Beyyi' diye tanýnmýþtý. (H. 321 / M. 933) yýlýnda dünyaya gelmiþtir. "Müstedrek", "Niþabur Tarihi" ve benzeri bir çok eser yazmýþtýr. (H. 405 / M. 1014 yýlýnda vefat etmiþtir)
İbni Kayyım (r.h.) der ki: "Ameller þekillerine, suretlerine ve sayýlarýna göre deðil, ancak kalpte var olan niyete göre deðer kazanýrlar. Nitekim farklý niyetlerle iþlenen ayný ameller arasýnda gökle yer arasýndaki mesafe kadar farklýlýk gösterir. Oysa iþlenen amel aynýdýr." Devamla der ki: "Bir kez "Bitake"hadisini düşünün. Bu, terazinin bir kefesine konuyor da, karşı kefedeki doksandokuz deftere baskın geliyor. Oysa her günah defterinin boyu gözün görebildiği noktaya kadar uzanmaktadır. Buna rağmen "Bitake" yani kağıt parçası çok daha ağır basıyor ve defterlerin bulunduğu kefe adeta havada kalıyor. Böylece adam azaptan kurtuluyor. Şurası bilinen bir gerçektir ki, her muvahhit için böyle bir "Bitake" vardır. Çoğu da günahları yüzünden Cehenneme girer."
"La ilahe illallah" kelimesi Allah'tan (c.c.) baþka tüm varlýklarýn ilahlýðýný reddeder. Bunu yalnýzca Allah (c.c.) hakkýnda sabit ve geçerli kýlar. Ancak bu kelimenin terazi kefesinde aðýr basmasý için, Kitap ve Sünnette öngörülen ve açýklanan þartlarýn yerine getirilmesi gerekir. Bu vaad, böyle yapan kimseler için geçerlidir.
Allah (c.c), Tevbe Suresi ve daha başka surelerde, bu kelimeyi söyleyip de, bu kelimeden fayda sağlamayan ve bu kelimenin kendilerine hiçbir fayda getirmediği kimselerin vasıflarını açıklamıştır. Örneğin Kitap Ehli ile münafıkların durumu böyledir. Bunların sayıları ve nifak hususundaki çeşitleri öylesine çoktur ki, bu kelime için şart olarak ileri sürülen ölçülere uymadıklarından, kalpleriyle sözleri ve davranışları ayrı ayrı olduğundan tevhid kelimesinin bunlara dünyada ve ahirette hiçbir yararı yoktur.
Kimileri de, bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmeden,
- Nelere delalet ettiğini öğrenmeden,
- Şirkin bu kelime ile reddedildiğini,
- Müşriklerle ilgi ve alakanın kesilmesinin zorunluluğunu düşünmeden,
- Allah (c.c.) için ihlasa, doğruluğa sarılmadan bu kelimeyi söylemekte, - İlim ve amel noktasında bu kelimeye uymaya davet edenleri kabul etmeyerek davet olundukları bu gerçeğe sırt çevirmekte,
- Bu kelimenin gerektirdiği gibi amel etmeyip, Allah'a (c.c.) boyun eğmemektedirler.
Eskiden olduğu gibi bugün de bu kelimeyi telaffuz edenlerin çoğunun durumu budur. Fakat bu ümmette özellikle son dönemlerde bu durum daha da çoağlmıştır.
Kimileri de, bu kelimeyi sevmeyi, bununla amel etmeyi yasaklarlar. Bu yasaklayış da sırf kalbindeki büyüklük, kibir, heva ve heves sebebiyledir. Bu ve benzeri nedenler bu kelimenin gereğinin yerine getirilmesine engel olur. Bu sebeblerle alakalı olarak Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"De ki: "Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler size Allah'tan, Rasulü'nden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın emri gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez." (Tevbe: 9/24)
Samimi ve ihlaslý iman ehline gelince;
Onlar bu kelimenin gereklerini yerine getirirler. Onlarda bu kelimenin istediği tüm özellikler vardır.
Onlar bilgi, yakin, doğruluk, ihlas, sevgi, kabul etme, teslim olma, boyun eğme gibi tüm özellikleri taşırlar. Aynı zamanda sadece onun için düşmanlık gösterir, onun için velayet gösterirler. Onun için severler ve onun için buğzederler. Allah (c.c.) bunlar için Cennetini hazýrlamýþ ve onlarý Cehennem ateþinden kurtarmýþtýr. Baðýþ ve maðfiret bunlar içindir. Allah (c.c.) bu gerçeði Tevbe Suresinin bir çok yerinde ve baþka surelerde zikretmiþtir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ýyilik yarýþýnda önceliði kazanan muhacirler ve ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah razý olmuþtur, onlar da Allah'tan razýdýrlar. Allah onlara, içinde ebedi kalacaklarý, içlerinden ýrmaklar akan Cennetler hazýrlamýþtýr. Ýþte büyük kurtuluþ budur." (Tevbe: 9/100)
İşte bunlar ve bunlara uyanlar, gerçekten "La ilahe illallah" ehli olanlardýr. Ayrýca bu ayetten baþka daha bir çok ayetlerde Allah (c.c.) bu gibi kiþileri övmüþ, ebedi hayat olan ahirette kendileri için neler hazýrladýðýný bildirmiþtir.
Kullar Rablerini sevmede, tevhid noktasýnda, O'na itaatle amel etmede, yasaklardan kaçmada, Allah'ýn (c.c.) sevdiklerini tercih etmede ayný derecede deðildirler. Yine Allah'ýn (c.c.) hoþlanmadýðý, razý olmadýðý þeyleri terketme noktasýnda umut ile korku arasýnda yaþarlarken farklý durumlar sergilemektedirler. Halk da bu kimselere durumlarýna, söz ve amellerine, niyetlerine, ayný zamanda yaptýklarý þeylerdeki zýtlýk ve haktan uzaklýk-yakýnlýk durumlarýna göre itibarda bulunur. Böylece kimlerin aldanan kibirli kimseler olduðu gerçeði de ortaya çýkar. Nitekim Nebi'den (s.a.v.) gelen hadiste bu gerçek dile getirilmiºtir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Akýllý kimse, nefsini küçük görerek ölüm ötesi için çalýþandýr. Aciz kimse de, nefsinin hevasýna uyarak, hep kuruntularla iþi Allah'a býrakandýr." (Tirmizi, Kıyamet: 26)
عن أنس: سمعت رسولاللهصلياللهعليهوسلميقول: " قال اللهتعالى: يا ابنآدم; إنك لوأتيتنيبقرابالأرضخطاياثملقيتنيلاتشركبيشيئالأتيتكبقرابهامغفرة
Enes (r.a.); Enes b. Malik b. Nadr el-Ensari, el-Hazreci olup, on yıl Rasulullah (s.a.v.)'e hizmet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) onun için şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Onun malını artır, çocuklarını çoğalt ve kendisini Cennete sok." Yüzyıldan fazla yaşamıştır. Hicri.72 veya 73 (M. 691 veya 692) yılında vefat etmiştir)
Enes'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah (c.c.) buyurdu ki: "Ey ademoğlu! Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana o kadar mağfiretle gelirim." (Müslim, Zikir: 22, Tirmizi, Deavat: 98, İbn Mace, Edeb: 58, Ahmed: 5/147-148. Tirmizi hadisin hasen garib olduğunu beyan etmiştir. Hadis bir çok şahidleriyle beraber sahih mertebesine ulaşmıştır. Tirmizi; Muhammed b. İsa b. Serve b. Musa b. Dahhak es-Sülemi Ebu İsa olup, Camius-Sünen sahibidir. Hadis hafızlarındandır. Ama idi. Kuteybe, Hammad ve Buhari gibi zatlardan rivayetlerde bulunmuştur. (H. 279 / M. 892) yılında vefat etmiştir) Merhum yazar hadisin sadece son kısmını almıştır. Hadisin Tirmizi'de geçen tamamı şu şekildedir: Allah tebareke ve teala şöyle buyurdu: Ey Ademoğlu, ne üzere olursan ol sen bana dua edip yöneldiğinde ben seni mağfiret ederim, ve bundan çekinmem; keza günahların göklere ulaşsa ve sonra bunun için benden bağışlanma dilesen bağışlarım ve bundan çekinmem; "Ey ademoğlu! Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana o kadar mağfiretle gelirim." Müslim'de ise meşhur hadiste geçen: "Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım" ifadesinden sonra "Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana yeryüzü dolusu kadar mağfiretle gelirim." denmiştir.
Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:
"Bu hadiste "La ilahe illallah" kelimesinin manası açıklanmaktadır. Çünkü bu, tüm yaratıklara üstün gelen ve tüm günahları silen bir kelimedir. Azıyla çoğuyla şirki terk etmek tevhidin tam olmasını sağlar. Çünkü tevhidi tam manasıyla gerçekleştirmeyen bir kimse kesinlikle şirkten kurtulamaz. Aynı zamanda tevhidin gereklerini de ilim, sıdk, ihlas, yakin, muhabbet, kabul ve teslimiyet ile eksiksiz olarak yerine getirmeyenler de böyledir. Zira: Hiçbir malın ve oğulların fayda vermediği, sadece Allah'a (c.c.) selim kalple gelenlerin müstesna tutulduğu o günde kurtulacak olanlar, bu yüce kelimenin bu ve bunlar dışındaki gereklerini yerine getirenlerdir."
"Eğer bana yeryüzü dolusu günahla gelirsen" ifadesi, yeryüzü dolusu veya yaklaşık onun kadar anlamındadır.
"Sonra da hiçbir şeyi şirk koşmaksızın bana kavuşursan" sözü ise, büyük bir vaad içeren bir şart cümlesidir. Çünkü bağışlanmanın elde edilebilmesi bu şarta bağlıdır. Bu da şirkin az veya çok her türünden kurtulmak, ister büyük ister küçük tüm şirklerden arınmakla mümkündür. Allahın kurtarması haricinde de hiç kimse bundan kurtulamaz. Bu ise selim bir kalbe bağlıdır.
Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "O gün selim kalple Allah'a gelenler dışında, kimseye ne bir mal ne de oğullar fayda vermez." (Şuara: 26/89)
Merhum musannıf bu babtan çıkarılan derslerin altıncısı olarak şunu zikretmiştir: 6. 'Ubâde b. Sâmit İle İtbân radıyallâhu anhumâ hadisleri ve sonraki rivayetler birleştirildiğinde «Lâ ilahe illallah» sözünün anlamı senin için iyice açıklığa kavuşur ve yanılgıya düşen mağrurların hatasını açıkça anlarsın. "Bir çok kimse: "'La ilahe illallah' diyen Cennete girer" hadisini yanlış yorumlayarak, bu sözü sadece dil ile tekrar etmenin kişiyi Cehennem ateşinden kurtaracağını ve Cennete girmesi için yeterli olacağını sanıyorlar. Oysa durum hiçte öyle değildir. Bunlar hadisi gereğince düşünmedikleri için kavrayamayan -yazarın dediği gibi- aldanmış, mağrur kimselerdir. Çünkü "La ilahe illallah" sözünü anlamadıkları gibi, bu sözle nelerin amaçlandığını da düşünmemektedirler. Aslında bu kelimenin manası şöyledir: "Allah'tan (c.c.) başka kendisine kulluk edilen tüm mabud ve ilahlardan uzak durmak ve onlarla olan tüm bağları koparmak, bunun yanında Allah'ın (c.c.) emrettiği bütün ibadet çeşitlerini sadece Allah (c.c.) için yapmak gerekir. Kişi bunları sadece Allah'ın (c.c.) rızası için ve onun razı olduğu şekilde yapmalıdır. Kim bu ibadet hakkını Allaha teslim etmez ya da bir kısmını yapmakla beraber Allah'tan (c.c.) başka şeylere de (mesela, velilere ve salihlere) ibadet eder, onlar adına adak adar ve benzeri şirkleri işlerse, işte bu kimse tevhidi yıkmış olur.tüm ecrini gidermiş ve bu kelimeyle çelişmiş olur. Artık onun davasının kendisine hiçbir yararı olmadığı gibi başka hiç bir şey de ona bir fayda sağlamaz. Eğer bu kelimeyi sadece sözle söylemek yeterli olsaydı, Rasulullah (s.a.v.)'e karşı olan, onunla savaşan ve ona düşmanlık yapan müşrikler var olmazdı.Oysa ki Allah (c.c): "Bil ki: Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur." ve "Bildikleri halde Hakka şahitlik edenler müstesna" buyurmuştur. Kim buna uymaz ve gereği ile amel etmezse, söylediği sözün kendisine hiç bir yararı yoktur. Kim, Allah'tan (c.c.) başka herhangi bir şeye ibadet ederse, bu kimse ya bu kelimenin anlamını bilmeyen bir cahildir, ya da iman iddiasında bulunan bir yalancıdır. Bunlar gerçekten aldanmış, amelleri ve dünya hayatındaki gayretleri boşa çıkmış kimselerdir. Ne var ki bunlar iyi şeyler yaptıklarını ve şirklerine rağmen Allah'a (c.c.) yaklaşacaklarını zannetmektedirler."
İbni Recep (r.h.) der ki: "Kim tevhide bağlı olduğu halde yeryüzü dolusu hatalarla Allah'a (c.c.) gelse, Allah (c.c.) da, onu yeryüzü dolusu bağışlama ile karşılar. Fakat bu elbette Allahın dilemesine bağlı olan bir şeydir. Dilerse bağışlar dilerse de günahlarından dolayı yakalar. Eğer kulun tevhid inancı tam ise, kalbi ve diliyle bunun şartlarını yerine getiriyor, organlarıyla da gerekli amelleri yapıyorsa veya ölümü sırasında kalbi ve diliyle bunun şartlarını yerine getirirse, bu hali, onun geçmişte işlediği tüm günahlarını örter ve o kişinin Cehenneme girmesini önler. Kim tevhid kelimesini bu anlamda gerçekleştirir, kalbiyle bunu kanıtlar, Allah'tan (c.c.) başka her şeyi kalbinden atar yani: sevgi ve tazim hususunda, yücelik ve heybeti (sadece onda görerek), sadece O'ndan korkar ve O'na tevekkül ederse, denizdeki köpükler kadar bile olsa tüm günahları silinir.
Allame İbni Kayyım der ki: "Gerçek ve samimi tevhid ehlinden başka hiçbir kimse için bağışlanma yoktur. Eğer kişi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla yeryüzü dolusu hatayla Allah'a (c.c.) kavuşsa, Allah (c.c.) ona yeryüzü dolusu bağışlama ile karşılık verir. Ancak tevhid konusunda eksiklikleri bulunanlar için böyle bir vaad ve bağışlama söz konusu değildir. Tevhid dendiğinde, kendisine hiçbir şirkin bulaşmadığı bir tevhid inancı anlaşılmaktadır. Böyle bir tevhidi inanca sahip olan kimsenin işlediği günahlar akidesine zarar vermez. Çünkü o kimse akide olarak Allah (c.c.) sevgisini, Allah (c.c.) için gerekli olan itaat ve tazimi, O'ndan korkmayı, O'ndan ümit etmeyi, sadece O'na bağlanmayı elde etmiştir. Kısaca; tevhid inancına sahip bir kimse, yeryüzü dolusu hata ile de gelse, kurtulur. Çünkü pislik bütünde değil, parçadadır ve geçicidir. Onu giderecek şey ise oldukça güçlüdür."
Bu hadiste ayrıca tevhide şahitlikte bulunanların sevabının çokluğu da gündeme getirilmiş ve Allah'ın (c.c), kereminin cömertliği ve rahmetinin bolluğu bildirilmiştir.
Bu hadiste aynı zamanda Haricilere de bir reddiye vardır. Çünkü onlar, müslümanları işledikleri büyük günahlar yüzünden tekfir etmişlerdir.
Bu hadis, "Günah sahibi bir kimse iki menzil (Cennet ve Cehennem) arasında bir menzildedir." (el-menziletü beynel-menzile-teyn) görüşünü savunan Mutezile'ye de bir cevap niteliğindedir. Onlar küfür anlamında olmayan fasıklığı böyle değerlendirirler. Bunlar için, "Onlar ne mümin ne de kafirdir." derler, "Cehenneme giren ebedi olarak cehennemliktir." fikrini savunurlar.
Ehli Sünnet, bu gibi fasıkları tekfir etmez; fakat mutlak anlamda imanlı olduklarını da söylemez. Ancak şöyle der: "Onlar isyankar müminlerdir veya imanıyla mümin, işlediği günah sebebiyle fasıktır." Kitap, Sünnet ve icma da bunu göstermektedir ve bu ümmetin selefinin görüş birliği bu yöndedir. Abdullah b. Mesut'tan (r.a.) rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) Mirac'a çıkarıldığı zaman, Sidre-i Münteha'ya ulaştı. Orada kendisine üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Suresinin son iki ayeti ve ümmetinden hiçbir şeyi Allah'a (c.c.) şirk koşmayan kimsenin bağışlanmış olacağı müjdesi." (Müslim İman: 279, Tirmizi Tefsir Sure: 53, Nesai Salat: 1)
İbni Kesir (r.h.) tefsirinde der ki: "İmam Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve Nesai Enes b. Malik'ten rivayet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.v.): "... O takva ve mağfiret ehlidir." (Müddessir: 74/56) ayetini okudu ve dedi ki: "Rabbiniz şöyle buyurdu: "Ben, kendisinden korkulmaya ehil olanım. Benimle birlikte başka bir ilah edinilmesin. Kim benimle birlikte başka bir ilah edinmekten sakınırsa, o kimse kendisini mağfiret etmeme hak kazanmıştır." (Tirmizi Tefsiru'l-Kur'an: 70, İbn Mace Zühd: 35)
Şimdi Ubade b. Samit'in (r.a.) hadisinde yer alan beş maddeyi bir düşün. Eğer bunlarla Utban hadisinde yer alan hüküm bir araya getirilirse, bu durumda "La ilahe illallah" kelimesinin ne anlama geldiği ve aldananların da kimler olduğu anlaşılmış olur.
Yine burada, nebilerin dahi "La ilahe illallah" kelimesinin üstünlüğünü bilme ve insanlara aktarma noktasında uyarıya ihtiyaçları olduğu hususu vardır. Bu kelimenin tüm yaratıklara üstün geldiği hususunda da bir tenbih vardır. Oysa bir çok kimse bu kelimeyi söyleyip durdukları halde, bu söz onların Kıyametteki terazilerinde hafif kalır.
Burada sıfatların ispatı da yer almaktadır. Eğer Enes ve Utban'ın (r.a.) rivayet ettikleri: "Kim Allah'ın rızasını dileyerek 'La ilahe illallah' derse, Allah, ona Cehennemi haram kılar." hadisi bilinirse, bu durumda şirki terketmenin sadece sözlü bir ifade olmadığı ve olamayacağı da anlaşılmış olur.
|