Darultawhid
Duyurular:
Din ancak kitap ve mizan ile ayakta durur. Kitap yol gösterir ve demir ise onu destekler. (İmam İbn Teymiyye)
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 05 Eylül 2010, 06:52


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Tüm hakkı Allah rızası için vakfedilmiştir.
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: KİTABİ'T-TEVHİD ELLEZİ HUVE HAKKULLAHİ ALE'L-ABİD  (Okunma Sayısı 329 defa)
Hanif Muvahhid
Administrator
Full Member
*****

Değerlendirme Puanı: +1/-0
Online Online

Mesaj Sayısı: 182


« : 25 Haziran 2010, 18:16 »

KİTABİ'T-TEVHİD ELLEZİ HUVE HAKKULLAHİ ALE'L-ABİD

Müellif: Şeyhu'l-İslam Muhammed bin Abdi'l-Vehhab (rh.a)

FETHU'L-MECİD ALA ŞERHİ KİTABİ'T-TEVHİD

ve

KURRAT EL-UYUN EL-MUVAHHİDİN

Şarih: Abdurrahman bin Hasan (rh.a)

TEYSİR EL-AZİZ EL-HAMİD Fİ ŞERHİ KİTABİ'T-TEVHİD

Şarih: Süleyman bin Abdullah (rh.a)

Mütercim: Abdullah Artabadi

بسم الله الرحمن الرحيم

Mukaddime

Bu bölümde inşaallah Şeyhu'l-İslam Muhammed bin Abdu'l-Vehhab rh.a'nın sahasında en önemli çalışmalardan birisi olan "Kitabi't-Tevhid" adlı eseri esas alınarak tevhidi meseleler izah edilecektir. Sözkonusu esere çok sayıda şerh yapılmıştır. Biz bu şerhlerden en muteber olan üç tanesinden istifade edeceğiz. Bunlar merhum şeyhin ahfadından Abdurrahman bin Hasan rh.a'nın "Fethu'l-Mecid" ve "Kurrat el-Uyun el-Muvahhidin" adlı eserleri ve  yine şeyh ailesinden Süleyman bin Abdullah rh.a'ya ait "Teysir el-Aziz el-Hamid" adlı eserlerdir. Fethu'l-Mecid daha önce Türkçeye tercüme edilmişti. Kurrat el-Uyun kitabı da büyük oranda bu eserin içinde mevcuttur. Ancak Fethu'l-Mecid'in türkçe tercemesinde bir çok eksik ve hataya rasladık o yüzden burada yayınlanacak olan bölümler tashih edilecek ve gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra asılacaktır. Fethu'l-Mecid büyük oranda "Teysir el-Aziz el-Hamid" esas alınarak yazılmıştır. Bu konuda Abdurrahman bin Hasan rh.a şöyle diyor:
 
"Bu "tevhid" kitabı Allahın uğrunda rasullerini gönderdiği ibadette tevhidi kitap ve sünnetten delillerle açıklamakta ve ona zıt olan büyük şirki veya kemaline aykırı olan küçük şirke dair vb. hususları izah etmektedir. Bu kitabın şerhini, yazarın torunu Şeyh Süleyman bin Abdullah yapmış, güzel ve faydalı açıklamalarda bulunarak, konular hakkında istenilen netliği sağladığı bu kitabına, "Teysir el-Aziz el-Hamid fi Şerhi Kitabi't-Tevhid" adını vermiştir. (...) Kitabı okuyup şerhini incelediğimde kimi yerlerde uzun açıklamalar ve gereksiz tekrarlar, kimi yerlerde de eksiklikler gördüm. Bunların giderilmesi amacıyla eseri gözden geçirerek güzel bir hale getirmeye çalıştım. Açıklayıcı bulduğum bazı şeyleri de, yararlı olur ümidiyle kitaba ekledim. Böylece meydana getirmiş olduğum kitaba "Fethü'l-Mecid ala Şerhi Kitabi't-Tevhid" adını koydum."

Süleyman bin Abdullah rh.a'nın şerhini incelediğimizde bir çok faydalı hususları ihtiva ettiğini gördük. Her ne kadar Abdurrahman bin Hasan'ın bahsettiği gibi bazı yerlerde sözü uzatmış olsa da çoğu zaman faydalı konularla uzatmıştır. O yüzden bu kitabın yani Teysir el-Aziz el-Hamid'in Fethu'l-Mecid'de olmayan bölümlerini de tercüme edeceğiz. Allahın izniyle bu tercüme türkçede bu kıymetli eserin -bildiğimiz kadarıyla- ilk tercümesi olacaktır. Alemlerin Rabbinden bu çalışmamızı hayırla mükafatlandırmasını ve hayırlara vesile kılmasını diliyoruz.
« Son Düzenleme: 25 Haziran 2010, 18:34 Gönderen: Darultavhid » Logged

"Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?" (Zuhruf 43/5); "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum." (Gafir 40/30)
Hanif Muvahhid
Administrator
Full Member
*****

Değerlendirme Puanı: +1/-0
Online Online

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #1 : 30 Haziran 2010, 14:58 »

بســـم الله الرحمن الرحيم




ALLAH (C.C.)'IN KULLARI ÜZERİNDEKİ, KULLARIN DA ALLAH (C.C.) ÜZERİNDEKİ HAKLAR

BİRİNCİ BAB


«Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.» (ez-Zariyat 51/56); «Andolsun ki biz, 'Allah'a kulluk edin ve Tağut'tan sakının' diye (emretmeleri İçin) her ümmete bir rasul gönderdik.» (en-Nahl 16/36); «Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti.» (el-İsra 17/23); "Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın!» (en-Nisa 4/36)

İbn Mes'ud (radıyallahu anh) şöyle der: "Kim üzerinde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in mührü bulunan en son vasiyetine bakmak isterse, şu ayeti okusun: «De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak kokmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin sîzin de onların da rızkını biz veririz; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın'. İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutunda yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, İyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun ondan başka yollara uymayın.» (el-Enam 6/101-103)» (Ebu Davud; Tirmızi; İbn Mace; Ahmed; İbn Hibban; Hakim)

Muaz bin Cebel (radıyallahu anh) şöyle anlatmaktadır: "Bir merkep üzerinde Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in arkasında oturuyordum. Bana: «Ey Muaz, Allah'ın kullar üzerindeki hakkı ve kulların Allah üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun?» dedi. Ben, "Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler" dedim. Şöyle buyurdu: «Allah'ın kullar üzerindeki hakkı, O'na ibadet etmeleri, hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara azab etmemesidir.» "Ey Allah'ın Rasulü, insanlara bu haberin müjdesini vermeyeyim mi?" dedim. «Onlara müjde verme ki, güvene kapılmasınlar!» buyurdu. (Buhari; Müslim; Tirmizi; Nesai, Kubra; İbn Mace; Ahmed; İbn Hibban) Bunu Buhari ve Müslim tahric etmişlerdir.

İLGİLİ MESELELER

1- Cinlerin ve insanların yaratılışındaki hikmet.

2- İbadet ancak tevhiddir. Çünkü çekişme ve düşmanlık onun hakkındadır.

3- Tevhidi gerçekleştirmemiş olan kişi Allah'a ibadet ediyor değildir. Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Siz de benim ibadet ettiğime ibadet ediciler değilsiniz.» (Kafirun 109/3)

4- Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmet.

5- Peygamber gönderilmemiş hiçbir ümmet yoktur.

6- Tüm Peygamberlerin dini tektir.

7- Mes'elelerin en büyüklerinden biri: Tağut'a küfredilmedikçe Allah'a ibadetin gerçekleşmeyeceğidir. Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Kim tağuta küfredip Allah'a iman ederse, kopmak bilmeyen bir kulpa sarılmıştır.» (el-Bakara 2/256)

8- Tağut; Allah'tan başka kendisine ibadet edilen her bir şeyi kapsamaktadır.

9- En'am Sûresi'nde yer alan mezkur üç ayet-i kerime'nin selef-i salihın nezdinde gerçekten üstün bir öneme sahip olduğudur. Bu üç ayette on mesele üzerinde durulmaktadır. Bunların en başında da şirkin yasaklanması gelir.

10. İsra Suresi'nde yer alan muhkem ayetlerde on mesele zikredilir. Allah bunları zikretmeye: «Allah ile birlikte başka bir İlah edinme'. Sonra kınanmış ve terk edilmiş olarak oturup kalırsın.» (el-İsra 17/22) ayeti ile başlayıp: «Allah ile birlikte bir başka ilah edinme! Sonra kınanmış, kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.» (el-İsra 17/39) âyeti ile son vermiştir. Bu meselelerin ne derece büyük öneme sahip olduklarını bildirmek için Yüce Allah: «Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir.» (el-İsra 17/39) buyurmaktadır.

11- «On hak ayeti» adı verilen ve haklardan bahseden Nisa Suresi'ndeki ayet-i kerimeye yüce Allah hiçbir şeyi ortak tutmaksızın yalnız Allah'a ibadet edin!» (en-Nisa 4/6) sözü ile başlamıştır.

12- Rasulullah'ın vefatı esnasındaki vasiyetine dikkat çekilmiştir.

13- Allah'ın bizim üzerimizdeki hakkının bilinmesi.

14- Yüce Allah'ın hakkını yerine getiren kulların Allah üzerindeki haklarının neler olduğu.

15- Hadisde zikredilen tevhid karşılığında elde edilecek mükafatın birçok sahabi tarafından bilinmiyor olması.

16- Maslahat gereği İlmin gizlenmesinin (ketmedilmesinin) caiz olması.

17- Muaz'ın yapmak istediği gibi Müslümanı sevindirecek müjdeli haberleri vermenin mustehab olması.

18- Allah'ın rahmetindeki genişliğe dayanıp güvenmekten dolayı endişe beslemek.

19- Cevabını bilmediği bir soruya muhatap olan "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" der.

20- Bilgileri insanların genelinden gizleyerek onlardan sadece bazılarına vermenin caiz oluşu.

21- Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) merkebinin arkasına başkasını bindirmesi ile alçakgönüllülüğü.

22- Hayvanın terkisine birisinin alınarak iki kişi birden bin ilebileceği.

23- Mu'az bin Cebel (radıyallahu anh)'ın fazileti.

24- Bu mes'elenin ne derece büyük bir öneme sahip olduğu.

ŞERH

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

وما خلقت الجن والإنس إلا ليعبدون

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (ez-Zariyat 51/56)

Ayeti, cer harfini değerlendirerek ele aldığımızda bunun tevhid gerçeğine yönelik olduğunu görürüz. Ancak bunun ilk cümle olması bakımından bir özne (mübteda) olarak merfu olması da caizdir.

Şeyhü'l-İslam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: "İbadet; Allah'ın (c.c.) elçileri vasıtasıyla emrettiği şeylere bağlanmak suretiyle O'na itaatte bulunmaktır." Yine şöyle der: "İbadet; zahir ve batın anlamda Allah'ın (c.c.) sevdiği ve razı olduğu bütün söz ve amelleri kapsayan genel bir kavramdır."

İbni Kayyım (r.a). da şöyle der: "Bu, aslında onbeş temele dayanır. Kim bu onbeş temeli tam olarak yaparsa, kulluğun mertebelerini tamamlamış demektir.
İbadet; kalp, dil ve organlarla yapılanlar olmak üzere üçe ayrılır. Kullukla ilgili hükümler; vacip, müstehab, haram, mekruh ve mubah olmak üzere beştir. Bunların hepsi kalp, dil ve organlarla ilgilidir."

Kurtubi (r.h.) de şöyle diyor: "Esas manasıyla ibadet; boyun eğme ve yönelme demektir. Şeriatin sorumluluk çağına gelenleri yükümlü tuttuğu görevlere ibadet adı verilmiştir. Çünkü yükümlüler, İslami kurallara bağlı olarak bunları işlerler, bunları yaparken de kendilerini küçük (zelil) görerek Allah'a (c.c.) kulluk ederler. Ayetin manası şudur: Yüce Allah (c.c.) cinleri ve insanları, sadece kendisine kulluk etsinler ve kendisini tanısınlar diye yarattığını haber vermektedir. İşte bu, onların yaratılış hikmetidir."

Ben de şöyle diyorum: "Bu, şer'i ve dini hikmettir."

İbni Kesir (r.h.) der ki: "İbadet, lügatte zillet manasına gelir. Muabbed yol diye bir tabir vardır, yani ezilmiş çiğnenmiş manasında. Şeriatte ise sevgi, alçalma ve korkuyu kamilen ihtiva eden bir ibaredir." Bunu ondan başka da bir çok alimler zikremiştir.

"Allah'a (c.c.) ibadet etmek; emrettiği amelleri yapmak, sakıncalı ve yasaklanmış olan amellerden de uzak durmak suretiyle Allah'a (c.c.) itaat etmek demektir. İşte bu İslam dininin hakikatidir. Zira İslam'ın manası: Allaha tam manasıyla teslim olmaktır. Ki bu boyun eğmenin, alçalmanın ve de yönelmenin gayesini de ihtiva eder."

Yine bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak der ki: "Allah (c.c), mahlukatı yalnız kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. Kim Allah'a (c.c.) itaat ederse, mükafaatını eksiksiz olarak Allah'tan (c.c.) alır. Kim de Allah'a (c.c.) karşı gelirse, Allah (c.c.) kendisini en ağır şekilde cezalandırır. Allah (c.c.) hiçbir varlığa muhtaç değildir. Kullarından efendilerin kölelerinden istedikleri tarzda rızık ve yiyecek istemez. Fakat bütün varlıklar her hal üzere O'na muhtaçtır. Çünkü O onları yaratan, onlara rızık verendir. O yedirir yemez. Bu konuda Allahu teala şöyle diyor: De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.)" (el-Enam 6/14)

Hz. Ali (r.a.) söz konusu ayetle ilgili olarak diyor ki: "Onları ancak bana ibadet etmelerini emretmek ve bana ibadete davet etmek için yarattım."

Mücahid (r.h.) ise şöyle diyor: "Onları ancak kendilerine emretmem ve sakındırmam için yarattım." Zeccac ile Şeyhü'l-İslam İbni Teymiyye'nin (r.h.) tercihi de bu olmuştur. Der ki: "Nitekim bu gerçeğe şu ayet de delildir:
"İnsan başıboş olarak bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet 75/36)

İmam Şafii (r.h.) de şöyle der: "O emrolunmaz, sakındırılmaz." Nitekim Kur'an'ın bir çok ayetinde: "Rabbinize ibadet edin.", "Rabbinizden korkun." buyrulmuştur. Böylece Allah (c.c), hangi şey için yaratılmışlarsa, onlara onu emretmiş, rasullerini de bu görevle göndermiştir. İşte bu mana, ayette kesin olarak belirtilmiştir. Bu, tüm müslümanların anladıkları ve hüccet ortaya koydukları manadır.

Bu ayet "Biz hiçbir rasulü Allah'ın izniyle kendisine itaat olunmasından başka bir gaye ile göndermedik..." (en-Nisa 4/64) ayetine benzemektedir. Halbuki gönderilen elçilere bazen itaat edildi, bazen de karşı çıkıldı. Allah'ın (c.c), onları sadece kendisine ibadet etsinler diye yaratması da böyledir. Ona da bazen ibadet edilir Bazen de edilmez. O noksan sıfatlardan münezzehtir. Şöyle derlerse: "Şüphesiz o, ilk fiildir ve O, onları onu yapmaları için yaratmıştır. İkincisi ise ona ibadet etmeleridir. Fakat o, yapacakları ilk iş olarak o söylenmiştir. Ki onlar da onu yapsınlar. Bu surette onu yaparak saadete kavuşsunlar ve Allah'ın sevdiği ve razı olduğu şeyi elde etsinler."

Nitekim tevatür derecesindeki hadisler de bu manaya şehadet etmektedir.

Enes bin Malik'ten (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Allah, Cehennem ehlinden azabı en hafif olana: 'Eğer dünya, dünyada var olan şeyler ve bir o kadarı da bununla birlikte senin olsaydı sen onları buradan kurtulmak için feda eder miydin?' diye sorar.

Adam: 'Evet' der.

Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Sen daha Adem'in sulbünde iken, Ben bundan çok daha hafif olanını; Bana hiçbir şeyi şirk koşmamanı istedim de sen bundan kaçınıp Bana şirk koştun. Seni Cehennem ateşine koyacağım." (Buhari; Müslim; Ahmed)

Bu müşrik, Allah'ın (c.c) kendisinden istediği şeye karşı çıkarak O'na şirk koşmuştur. Oysa ki Allah (c.c), ondan hiçbir şeyi kendisine şirk koşmamak kaydıyla tevhid üzere olmasını istemiştir. İşte bu, daha önce de ifade edildiği gibi, şer'i ve dini iradedir.

Teysirul Azizil Hamid'de diyor ki: Ayeti kerime,ibadeti yaratana has kılmanın gerektiğine delalet eder. Çünkü:

1- O seni hiç yoktan varetmiş sana kudreti, iradesi ve rahmetiyle senden kaynaklanan bir sebeb olmaksızın nimetler sunmuştur. Sana ondan başkasının kadir olamayacağı şeyler yapmıştır. Sonra sen rızık veyahut fayda veya zarar getirmeyle alakalı bir şeye ihtiyac hissettiğin zaman o sana başkasının kadir olamayacağı rızk ihsan eder. Başkasının defedemeyeceği zararı senden defeder.

2- O subhan olan Allah sana nimet verir, sana ihsan eder. Onun bütün bu sıfatları zatından kaynaklanır. O Rahman ve Rahimdir, Vedud ve Mecid'dir. O kendi nefsiyle kadirdir. Onun kudreti zatının gereğidir. Aynı şekilde rahmeti, ilmi ve hikmeti de hiç bir şekilde yaratıklarına ihtiyaç göstermez. Bilakis o bütün mahlukattan müstağnidir.

"Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiç bir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır." (Neml 27/40)

Subhan olan rabbimiz kendi nefsiyle müstağnidir, onun için sabit olan bütün kemal sıfatları bizzat nefsinden kaynaklanır. Bunların hiçbirisinde başkasına bir borcu yoktur. Onun fiillleri, ihsanları ve cömertliği kemalinden ileri gelir. Hiç bir şekilde başkasına ihtiyac duyacak bir şey yapmaz. Bilakis o her dilediğini yapar.

فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ

"Her dilediğini yapıp-gerçekleştirendir." (Buruc 85/16)

بَالِغُ أَمْرِهِ

"Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir." (Talak 65/3)

Onun istediği her şey ona ulaşır ve yerine gelir. Ona kimse yardım etmez. O hiç bir işinde bir yardımcıya ihtiyac duymaz. "Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur." (Sebe 34/22) (Süleyman bin Abdullah bunları Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye'den nakletmiştir.)

Allah (c.c.) şer'i iradeyi açıkladığı gibi, kevni (kaderi) iradeyi de genel ve özel olarak açıklamıştır. Bunların her ikisi de samimi ve ihlas sahibi itaatkar kimseler için bir arada tahakkuk eder. Ancak kevni (kaderi) irade, isyankar kimseler hakkında tek başına ortaya çıkmış, diğer iradeden ayrılmıştır. Bu gerçeğin çok iyi anlaşılması gerekir ki, kelamcı laf ebelerinin ve bunları izleyenlerin cehaletlerine aldanılmasın.

Rasulullah'ın Gönderiliş Gayesi

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُواْ
فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ


Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki biz her ümmete 'Yalnız Allah'a ibadet edin ve taguttan sakının.' diye (tebliğ etmesi için) bir rasul gönderdik. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimine de sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün. " (en-Nahl 16/36)

Bu ayette yer alan "tağut" kelimesi; haddi aşmak manasına gelen "tuğyan" sözcüğünden türemiştir.

Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle diyor: "Tağut; şeytan demektir."

Cabir (r.a.) da şöyle diyor: "Tağut: Şeytanın kendilerine inip telkinde bulunduğu kahinlerdir."

Yukarıdaki her iki rivayet de İbni Ebu Hatim'den yapılmıştır.

İmam Malik (r.h.) tağutu şöyle tanımlamıştır: "Allah'tan (c.c.) başka kendisine kulluk edilen herşey tağuttur."

Süleyman bin Abdullah diyor ki: "Bu tanım doğru olmakla beraber kendisine yapılan ibadete rıza göstermeyen kişi bundan müstesnadır."

Mücahid diyor ki: "Tağut kendisine muhakeme olunan ve işlerini idare eden insan kılığındaki şeytandır."

Ben de derim ki: "Bu anlatılanlar, tağutun bütününü değil, sadece bazı yönlerini içeren tanımlardır."

En iyi ve en kapsamlı tanımı Allame İbni Kayyım (r.h.) yapmıştır: "Tağut; kulun kendisi sayesinde haddi aştığı her ma'bud, uyulan ve itaat olunan her şeydir. Her kavmin ya da toplumun tağutu; Allah (c.c.) ve Rasulü'nden başka kendisine muhakeme olunan, Allah'ın (c.c.) dışında kendisine ibadet edilip, körü körüne tabi olunan veya Allah'ın (c.c.) emri olup olmadığını bilmeden itaat ettikleri şeydir.İşte bunlar bu alemin tağutlarıdır. Tağut kapsamına giren şeyler konusunda ve insanların onlarla olan durumu dikkatle düşünülecek olursa onların büyük bir çoğunluğunun Allaha kulluktan yüz çevirip tağutlara kul oldukları Allah (c.c.) ve Rasulüne (s.a.v.) itaatten yüz çevirip tağutlara itaat ettikleri görülür."

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki biz her ümmete 'Yalnız Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının.' diye (tebliğ etmesi için) bir rasul gönderdik..." (en-Nahl 16/36)

Teysirul Azizil Hamid'de şöyle diyor: "Her ümmet" ifadesi her taife ve insanlığın her dönemi anlamındadır. 'Yalnız Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının.' Yani Bir olan Allaha ibadet edin ve onun dışındakilere ibadet etmeyi bırakın. Mahlukat bunun için yaratılmış, rasuller bunun için gönderilmiş, kitaplar bunun için indirilmiştir.

Bu ayette Allah (c.c), her topluma bir rasul gönderdiğini ve onlara bir tek Allah'a (c.c.) kulluk etmelerini, başka varlıklara kulluk etmekten uzak durup, onları terk etmelerini emrettiği haber veriyor. Bu ayet "La ilahe illallah" kelimesinin manasıdır. Aynı bu kelime-i tevhid gibi nefy ve isbatı içerir. "Allah'a ibadet edin" isbat yani kabul, "tağuttan sakının" nefy yani redd kısmıdır. Bu ayet İslamın kaçınılmaz olarak red ve kabulu içerdiğini gösterir. Tek olan Allaha ibadeti kabul etmek, ve onun dışındakilere ibadet etmeyi reddetmek...İşte bu Kafirun suresinin anlattığı tevhiddir.

Aynı şekilde başka bir ayette Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

فمن يكفر بالطاغوت ويؤمن بالله فقد استمسك بالعروة الوثقى لا انفصام لها

"... O halde kim tağutu inkar edip Allah'a inanırsa, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır..." (el-Bakara 2/256)

İşte bu, "La ilahe illallah" kelimesinin manasıdır. "Urvetü'l-vuska" yani sağlam kulpdan kasıt budur.

Süleyman bin Abdullah diyor ki: Tağutu reddetmenin içersine ona buğzetmek, ondan tiksinmek ve ona ibadet etmeye hiç bir şekilde rıza göstermemek de dahildir.

İbni kesir bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: "Bütün rasuller insanları Allah'a (c.c.) ibadet etmeye çağırır, Allah'tan (c.c.) başkasına kulluk etmekten sakındırırlar. Allah (c.c.) çeşitli dönemlerde insanlara rasuller göndermiştir. Allah (c.c.) ademoğulları arasında şirkin ilk defa baş gösterdiği Nuh (as) kavminden -ki yeryüzüne gönderilen ilk rasul odur-, son rasul olan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) kadar -ki davetini doğu ve batıda insan ve cin herkes duymuştur- her dönemde, yeryüzüne nebi ve rasuller göndermiştir. Hepsi de Rabbimizin şu ayetinde buyurduğu gibidir:

وما أرسلنا من قبلك من رسول إلا نوحي إليه أنه لا إله إلا أنا فاعبدون

"Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona, 'Benden başka ibadete layık ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin' diye vahiyetmiş olmayalım." (el-Enbiya 21/25)

Allah (c.c.) Nahl Suresi'nin 36. ayetinde, insanları kendisine kulluğa ve tağuttan da kaçınmaya davet ederken, müşriklerin çıkıp "Allah dilemiş olsaydı, biz O'ndan başkasına ibadet etmezdik." demeleri caiz değildir. Zira Allah'ın (c.c.) onlar hakkındaki şer'i iradesi(meşieti), olumsuz yönde tezahür etmiştir. Çünkü Allah (c.c.) rasullerin diliyle onları şirkten sakındırmıştı. Kevni anlamdaki dilemeye gelince, -ki bu onların kader açısından sahip olduğu imkanlardır- onların bu konuda da ellerinde herhangi bir delilleri yoktur. Allah (c.c.) Cehennemi ve şeytanlarla kafirlerden oluşan cehennemlikleri yaratmış, fakat kulları için küfre rıza göstermemiştir. Bu konuda apaçık deliller ve kesin hikmet vardır. Ayrıca Allah (c.c.) rasullerin gönderilmesinden sonra onların dünyada cezalandırılmalarına ilişkin olarak şöyle buyurmuştur: "... Allah onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak oldu..." (en-Nahl 16/36)" İbni Kesir'den yapılan nakil burada sona erdi.

Derim ki: Bu ayet, bir önceki ayetin tefsiridir. Bu ayeti iyi düşünmek gerekir! Bu ayet gösteriyor ki, rasullerin gönderilmesindeki hikmet; ümmetleri sadece Allah'a (c.c.) ibadete davet etmek, Allah'tan (c.c.) başkasına kulluk etmekten de sakındırmaktır. İşte tüm nebi ve rasullerin tebliğ ettikleri din budur. Şeriatleri farklı olsa da hepsinin getirdiği din birdir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Her birinize bir şeriat ve yol verdik..." (el-Maide 5/48) Bütün bunlar -Mürcie'nin söylediğinin aksine- imanın, kalbin ve azaların ameli olduğunu gösterir.

وقضى ربك أن لا تعبدوا إلا إياه وبالوالدين إحسانا

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Rabbin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana babaya güzellikle muamelede bulunmanızı emretti. Eğer ikisinden bir veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, onlara karşı 'öf bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle." (el-İsra 17/23)

Ayette yer alan "kada" kelimesi, Mücahid'e (r.h.) göre "vasiyet etti" manasındadır. Ubeyy bin Kab, İbni Mesud ve diğerleri ayeti bu şekilde okumuştur. İbni Cerir'in naklettiğine göre İbni Abbas (r.a.) ise "emretti" anlamında olduğunu söylemiştir.

Bu kelimenin manası;

"Yalnızca Allah'a ibadet edin, O'ndan başkasına kullukta bulunmayın" demektir. İşte bu "La İlahe İllallah'ın Manası"dır.

Süleyman bin Abdullah diyor ki: Allah'tan başka fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere ibadet etmeyin! Zira onlar fakirdirler ve Rabblerinin rahmetine muhtacdırlar. Aynı sizin umduğunuz gibi Rablerinin rahmetini umarlar. Ve onlar sizin dualarınızı işitmeyen cansız varlıklardır.

İbni Kayyım (r.h.) der ki: "Sırf red ve inkar, tevhid demek değildir. Aynı şekilde, red olmaksızın kabul de tek başına geçerli değildir. Çünkü tevhid hem reddi ve hem de kabulü içerir. Aksi takdirde bu, tevhid olmaz. İşte gerçek anlamda tevhid budur."

"Ana ve babaya da ihsanda (iyilikte) bulunun."

Eşi ve ortağı olmayan Allah (c.c), sadece kendisine kulluk edilmesini emredip, hemen bunun ardından ana ve babaya da iyilikte bulunulmasını emretmiştir. Kuranın bir çok yerinde Allahın hakkını ifa etmekle anne babnın hakkını ifa etmek bir zikredilmiştir. Nitekim bu gerçek bir başka ayette de şu şekilde ifade edilmiştir:

"... İşte bunun için 'Bana ve ana-babana şükret' diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır." (Lokman 31/14)

"Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırlarsa, kendilerine 'öf bile deme, onları azarlama."

Ana ve babana kötü bir söz duyurma! Kendilerine "öf" bile deme ve saygısızlık etme! Bu onları inciten sözlerin en hafif olanıdır. Senden onlara karşı çirkin bir davranış meydana gelmesin. Onlara karşı bir yanlış yapma! Ata bin Ebi Rebah'ın da dediği gibi, "Ellerin onlara kalkmasın."

Allah (c.c.) kişiyi ana ve babasına karşı çirkin ve saygısız davranışlarda bulunmaktan sakındırırken, onlara karşı iyi bir şekilde davranmayı ve güzel konuşmayı da emretmiştir.

"İkisine de güzel söz söyle"

Yani onlara yumuşaklıkla, güzellikle, edep ve vakarla yaklaş.

"Onlara, merhametten ileri gelen tevazu kanadını indir. Ve 'Rabbim, onların küçükken bana bakıp, beni terbiye ettikleri gibi, sen de onlara merhamet et' de!" (el-İsra 17/24)

Yani ana ve babana karşı alçak gönüllü ol, gerek yaşlılıkları sırasında, gerek ölümleri sırasında, onlara karşı görevlerini sakın aksatma!

Ana ve babaya karşı iyi davranma konusunda bir hayli hadis rivayet edilmiştir. Farklı rivayetlerle Enes (r.a.) ve başkalarından gelen hadisler buna örnektir:

Bir gün Rasulullah (s.a.v.) minbere çıktı ve üç kez:

'Amin, amin, amin' dedi. Sahabeler:

"Ey Allah'ın Rasulü! Niçin 'amin' diyordun?" diye sordular. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Bana Cebrail geldi de; "Ey Muhammed! Sen yanında anıldığın halde sana salat getirmeyen kimsenin iki yakası bir araya gelmesin. Sen buna 'amin' de!" dedi. Ben de 'amin' dedim. Sonra:

"Ramazan ayına yetiştiği halde değerini bilmeden Ramazan ayını çıkaran ve mağfiret olunmayan kişinin de iki yakası bir araya gelmesin (burnu üzerinde sürünsün). Buna da 'amin' de!" dedi. Bende 'amin' dedim. Sonra yine:

"Baba veya anasından birine ya da her ikisine yetiştiği halde onlar sebebiyle Cennete giremeyen kimsenin de iki yakası bir araya gelmesin (burnu üzerinde sürünsün). Buna da 'amin' de! dedi. Ben de 'amin' dedim." (Buhari)

Ebu Hureyre'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Burnu sürtünsün, yine burnu sürtünsün, tekrar tekrar burnu sürtünsün (iki yakası bir araya gelmesin) o adamın ki, ana ve babasından birisine veya her ikisine yetişir de, onlar sebebiyle Cennete giremez." (Müslim; Tirmizi)

Ebu Bekre'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Size günahların en büyüğünün ne olduğunu haber vereyim mi?"

Biz de şöyle dedik. "Elbette ey Allah'ın Rasulü!

Şöyle buyurdu: "Allah'a ortak koşmak, ana ve babaya ezada bulunmak."

Kendisi bir yere yaslanmıştı, hemen doğrulup oturdu ve şöyle buyurdu: "Sizi, yalan uydurmaktan (iftira ve yalancı şahitlikten) sakındırırım."

Bunu o kadar tekrarladı ki, biz 'Keşke sussa' dedik." (Buhar; Müslim)

Abdullah bin Ömer'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Rabbinin rızası, ana ve babanın rızasının kazanılmasındadır. O'nun gazabı da, ana ve babanın memnuniyetsizliğindedir." (Tirmizi)

Said'den (r.a.) rivayete göre, Useyd demiştir ki: "Biz Rasulullah'ın (s.a.v.) yanında oturuyorduk. Kendisine:

"Beni Seleme'den bir iyilik var mı?" denildi.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Evet. Onlara hayır duada bulunman ve Allah'tan (c.c.) mağfiret olunmalarını istemen, kendilerinin ölümlerinden sonra, önceki sözlerini (yapmak istedikleri şeyleri) yapman. Onların hayatta iken yaptığı sıla-i rahmi, onlar hayatta imiş gibi sürdürmen ve ana-babanın dostlarına ikramda bulunmandır." (Ebu Davud; İbni Mace)

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراً

"Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendisini beğenip övünenleri elbette sevmez." (en-Nisa 4/36)

İbni Kesir (r.h.) der ki: "Allah (c.c.) bu ayette kullarına, ortaksız olarak ve sadece kendisine ibadette bulunmalarını emretmiştir. Çünkü yaratan, rızık veren, bütün yarattıklarına her bakımdan üstün olan sadece O'dur. Dolayısıyla kulların görevi de tevhide sarılıp, Allah'ın (c.c.) yaratıklarından hiçbirini O'na ortak koşmamaktır."

Bu ayet, "Hukuk-u Aşere (On Hukuk)" olarak isimlendirilmiştir. Kitabın bazı nüshalarında bu ayet, En'am Suresinin ayetlerinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı hem bu hem de En'am Suresinin ayetleriyle ilgili olarak İbni Mes'ud'un (r.a.) ileri sahifelerdeki sözü münasebetiyle ben bunu başta zikrettim.

"Kurratü'l-Uyun" adlı eserde deniliyor ki:

"Bu ayet kulların yaratılış gayesini açıklıyor ki, bu da yalnız Allah'a (c.c.) kullukta bulunmaktır. Dikkat edilirse Allah (c.c), farz kıldığı ibadetleri yasakladığı şirkle beraber zikretmiştir. Bu ayet bize ibadetin sahih olabilmesi ve Allah (c.c.) katında kabul edilmesi için kesinlikle şirkten arınmış olması gerektiğini göstermektedir. Çünkü bu olmadan ibadet sahih olamaz. Bu asıldır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Eğer şirk koşsalardı, kesinlikle tüm yaptıkları ameller boşa giderdi." (el-En'am 6/88); "And olsun ki sana da senden önceki rasullere de şu vahyolunmuştur. 'And olsun, eğer Allah'a ortak koşarsan kesinlikle amellerin boşa gider ve kaybedenlerden olursun.' Hayır, yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (ez-Zümer 39/65-66)

Ayette kendisi için amel edilenin amel edenden önce zikredilmesi özellik (hasr) ifade eder. Bu durumda ayetin manası şöyle olur: "Bilakis Allah'a (c.c.) kulluk et, O'ndan başkasına değil." Nitekim Fatiha Süresindeki:

"Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım bekleriz." (el-Fatiha 1/5) ayetinde de bu gerçek vurgulanmıştır.

Allah-u Teala tevhid gerçeğini bizlere şu ayetle bildirmiştir:

"Biz bu Kitab'ı sana hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na kulluk et." (ez-Zümer 39/2)

Din; kulluğun kendisi ve yasaklananlardan uzak durmaktır.

Nitekim Allame İbni Kayyım (r.h.) şöyle demiştir: "Emir ve yasaklar Allah'ın (c.c.) dinidir. O'nun ceza ve mükafatı da ikinci alemdedir. Daha önceden de anlatıldığı gibi bunun temeli ibadette tevhiddir. Sakın bu noktada gafil avlanmayasın."

قل تعالوا أتل ما حرم ربكم عليكم أن لا تشركوا به شيئا وبالوالدين إحسانا "

İbni Mes'ud (r.a.) diyor ki: "Üzerinde Rasulullah'ın (s.a.v.) mührü bulunan vasiyetini görmek isteyen şu ayeti okusun: "De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, rızık endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin (sizin ve onların rızkını veren Biziz), gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. İşte Allah size akledesiniz diye bunları emretti. Rüşdlerine erişinceye kadar en güzel şeklin dışında yetimleri malına yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz. Söz söylediğiniz vakit (davalı) akrabanız bile olsa sözünüzde adil olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. İşte Allah size hatırlarsanız diye bunları emretti. Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte Allah size sakınırsınız diye bunları emretti." (el-En'am 6/151-153)" (Buhari; Müslim; Tirmizi; İbn Mace)

Ayetle ilgili olarak İbni Kesir (r.h.) der ki: "Allah-u Teala, nebisi ve Rasulü Muhammed (s.a.v.)'e şöyle buyurmuştur: "Şu, Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet eden, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiğini haram kılan müşriklere de ki: "Gelin Rabbinizin size neleri yasakladığını gerçek bir şekilde aktarayım. Bir zanna ve kuşkuya dayanarak değil, hakka bağlı kalarak, O'ndan gelen vahye dayanarak ve O'nun katından gelen bir emir olarak size okuyayım: "Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın." Bundan şu anlaşılmaktadır: "Allah size, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı tavsiye (emr) etti." Bunun için ayetin sonunda "İşte Rabbiniz size bunu tavsiye etti." buyrulmuştur.

Ben de derim ki, mana şöyle olmaktadır: "Allah size terketmenizi emrettiği şeyi (şirki) haram kılmıştır."

İbni Kudame de "el-Muğni"de "O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" sözüyle ilgili olarak yedi görüş beyan ediyor. Bunların en güzeli, İbni Kesir'in (r.h.) zikrettiğidir. Hemen şunu da ekliyor: "Size bunu açıkladı ki, kendisine şirk koşmayasınız."

Bu ikisinden birisinde var sayılan cümle konmamıştır. Bu da: "Vessaküm (size tavsiye etti, emretti)" kelimesidir.

Bunun içindir ki, Rasulullah (s.a.v.) kendilerine söylediği şeyden sorulduklarında Ebu Süfyan Herakl'e şöyle demiştir: "O diyor ki: 'Allah'a kulluk edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Atalarınızın söyleyegeldiği şeyleri de terk edin'." İşte bu, Ebu Süfyan ile başkalarının Rasulullah'ın (s.a.v.) kendilerine: "La ilahe illallah deyin kurtuluşa erin" diye söylediği sözden anladıklarıdır.

Teysirul Azizil Hamid adlı eserde diyor ki: Allahu teala bu muhkem ayete şirkin haram kılınmasıyla başlamıştır. Ve kendisine herhangi bir şeyin ortak koşulmasını nehyetmiştir. Bu nehiy umumidir ve ortak addedilen her şeyi ve ibadet çeşitlerinin hepsini kapsar. Buradaki "şey" ifadesi nekre (belirsiz) olarak gelmiştir ve bütün her şeyi içine alır. Allah hiç bir şeyin kendisine ortak koşulmasını mübah kılmamıştır. Şüphesiz bu en karanlık zulum, en çirkin kabahattir. "Şirk-ortak koşma" ifadesi esasen müşriklerin Allaha ibadet ettiğine fakat ona put, heykel ve salih kimseleri ortak koştuğuna delalet eder. Davet Allahtan başkalarına ibadet etmenin terk edilmesi ve ibadetin ona has kılınması noktasında yoğunlaşır. La ilahe illallah kelimesi bunu ifade eder. Rasulullah insanları bunu dille, amelle ve itikadla ikrar etmeye çağırmıştır.

"Anne babaya iyi davranın" kavli hakkında Kurtubi şöyle demiştir: Anne-babaya iyi davranmak demek onları korumak, kol kanat germek, emirlerine uymak, üzüntülerini gidermek, onlar üzerinde saltanat kurmayı terketmektir. "İhsan" kelimesi masdar olarak nasbedilmiştir. Nasbeden ise şu takdiri cümledeki fiildir: وأحسنوا بالوالدين إحساناً Yani anne-babaya iyilikte bulunun. Ayette geçen "imlak" kelimesi; "açlık ve fakirlik" anlamındadır. Yani fakirlik endişesiyle kız çocuklarını öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Müşriklerden aynı şeyi fakirlik korkusuyla erkek çocuklarına yapanlar da vardı. Bunu Kurtubi zikretmiştir.

İbni Mes'ud (r.a.) diyor ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Allah (c.c.) katında en büyük günah hangisidir?" diye sordum. Şöyle buyurdu:

"Seni yarattığı halde Allah'a (c.c.) ortak koşmandır."

"Sonra hangisidir?" dedim.

Rasulullah (s.a.v.): "Seninle birlikte yer korkusuyla kendi çocuğunu öldürmendir." buyurdu.

"Sonra hangisidir?" dedim.

"Komşunun hanımıyla zina yapmandır." buyurdu.

Daha sonra da şöyle buyurdu: "Yine onlar ki Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Bunları yapan günahının cezasını görür. Kıyamet Gününde de azabı kat kat artırılır ve orada alçalmış olarak sürekli kalır. Ancak tevbe eden, salih ameller işleyenler başka... Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir." (Furkan 25/68-70)" (Buhari; Müslim)

"Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın."

İbni Atiyye (r.h.) şöyle diyor: "Bu, kötülük çeşitlerinin tamamını genel anlamıyla yasaklamaktadır. Bunlar da Allah'ın (c.c.) yasak kıldıklarıdır. Günahın "Açığı" ve "Gizlisi" eyleme dönüştürülen iki durumdur. Dolayısıyla bu iki terim, eşyadaki açık ve gizli tüm kısımları içerir."

"Ve Allah'ın yasakladığı canı haksız yere öldürmeyin."

İbni Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasulullah" diyen hiçbir müslümanın kanı helal sayılmaz, ancak şu üç durum bundan müstesnadır: Zina eden dul (evli), haksız yere bir kimseyi öldüren ve cemaati (İslam birliğini) terkederek dininden dönen kimse." (Buhari; Müslim; Ebu Davud; Tirmizi; Nesai)

"İşte bunlar Allah'ın size tavsiye (emr) ettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız."

İbni Atiyye (r.h.) der ki: "İşte bunlar" işaret ismi, tüm bu haramlara ve kesin emirlere işaret etmektedir. "Umulur ki düşünüp anlarsınız" ifadesi içinde yer alan "lealle" sebep içindir ve illet bildirir. Dolayısıyla anlam şöyle olmaktadır: "Allah (c.c.) bize bunları emretti ki, onları anlayabilelim ve onların gereklerini de yerine getirelim."

Ebu Ali et-Taberi el-Hanefi (r.h.) tefsirinde şöyle diyor: "Ayette öncelikle: "ta'ğilun" (akledersiniz), sonra "tezekkerun" (hatırlarsanız) ve daha sonra da "tettekun" (korunursunuz) zikredilmiştir. Çünkü insanlar bir şeyi aklettiklerinde onu hatırlarlar, hatırlayınca da korkarlar ve sakınırlar."

"Rüşdlerine erinceye kadar yetimlerin malına en güzel bir şekilde yaklaşın."

İbni Atiyye (r.h.) bu ayet ile ilgili olarak der ki: "Bu, tüm tasarruf türlerini içeren genel anlamda bir yaklaşmayı yasaklamaktadır. Çünkü bunda olası kötülüklerin önüne geçme vardır. Sonra da iyi niyetle olanı istisna etmiştir ki o da o malın artması için çalışmaktır."

Mücahid (r.h.) da şöyle diyor: "En iyi bir şekilde yaklaşmak" demek, onunla ticareti iyi niyetle yapmak demektir."

Malik (r.h.) ve başkaları "Rüşdlerine erinceye kadar" ifadesi hakkında şöyle diyorlar:"Buluğ çağına ermekle birlikte, kendisinde beyinsizliğe yol açabilecek durumların da ortadan kalkmasıdır."

Buna benzer rivayetler Zeyd bin Eşlem, Şa'bi, Rabia ve başkalarından da gelmiştir.

"Ölçü ve tartıyı doğru yapın."

İbni Kesir (r.h.) şöyle diyor: "Allah adaleti eksiksiz bir şekilde yerine getirmeyi, alışverişte buna kesinlikle dikkat etmeyi emretmiştir."

"Biz kişiye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz."

Bir kimse hakkı eda etmek için var gücünü kullanmasına rağmen yanılır ve hataya düşerse, artık kendisine herhangi bir günah yoktur.

"Akraba bile olsa sözünüzde adil olun."

Bir müslümanın ister yakın, ister uzak akrabalarına karşı olsun söz ve davranışlarında adaletli olması gerekir.

Taberi el-Hanefi diyor ki: "Gerek dost gerekse düşman hakkında olsun, sözde adil olmak demek; gerek rıza gerekse de gazab halinde adaletin değişmemesi gerektiği anlamındadır. Aksine kişi en yakınına karşı da olsa, asla haktan ayrılmamalı, sevdiğine veya yakınına meyledici bir tavır içinde olmamalıdır. Nitekim şöyle buyrulmuştur: "... Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun! Bu, takvaya daha çok yakışan bir davranıştır." (el-Maide 5/8)

"Allah'ın ahdini (tavsiye ve emrini) yerine getirin."

İbni Cerir diyor ki: "Allahın size vasiyet ettiği bu hususlara vefa gösterin. Bunun yerine getirilmiş olması için, Allah'ın (c.c.) emrettiği şeylerde O'na itaat etmek ve yasakladığı şeylerden de uzak durmak gerekir. Aynı zamanda Allah'ın (c.c.) Kitabı ve Rasulü'nün Sünnetiyle amel etmelidir. İşte "Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi" böyle olur."

Bir başkası da şunu söylemiştir: "İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti." sözü; bundan öğüt alasınız ve size yasaklanan şeylerden de uzak durasınız demektir."

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."

Kurtubi (r.h.) şöyle diyor: "Bu oldukça önemli bir ayet olup, bir önceki ayete yöneliktir. Çünkü burada hem yasaklama hem de emir verme birlikte yer almış, Allah (c.c.) insanları kendi yolundan başka bir yola uymama konusunda uyarmıştır. Nitekim gerek sahih hadisler gerekse selef sözleri bu gerçeği açıklamaktadır. 'Enne' burada nasb edatı olarak gelmiştir. Yani "Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, diye okuyorum" manasındadır. Bu, Ferra ile Kisai'den gelen rivayettir. Aynı zamanda bunun mecrur olması da caizdir. Ayette yer alan "sırat" kelimesi "yol" demektir. Bununla da İslam dini kastedilmiştir. Müstakim" kelimesi hal olarak nasb olunmuştur. Anlamı da: "Kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan doğru ve eksiksiz yol" demektir. İnsanlar bu yoldan başka pek çok yollar uydurmuşlardır. Kim bunları uymaz da doğru olan yola uyarsa, kurtuluşa erer. Kimde farklı farklı yollara saparsa, o yolların sonunda Cehennem ateşine girer. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."

İbni Mesut (r.a.) demiştir ki: "Rasulullah (s.a.v.) eliyle bir çizgi çizdi. Sonra da: "İşte bu, Allah'ın dosdoğru olan yoludur." buyurdu. Daha sonra, önce çizdiği çizginin sağına ve soluna çizgiler çizdi, sonra da şöyle buyurdu: "İşte bunlar da başka yollardır. Bu yolların her birisinin başında insanları kendisine çağıran bir şeytan vardır. Sonra da: "Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun. Başka yollara uymayın..." mealindeki ayeti okudu." (Ahmed; Nesai, Darimi; İbni Ebu Hatim; Hakim)

Mücahid de (r.h.): "Başka yollara uymayın" ayetini; "Bid'atlere ve insan arzusunun ürünü olan yollara uymayın" diye açıklamıştır.

Süleyman bin Abdullah rh.a şerhinde diyor ki: Bu subul=yollar ifadesi yahudilik, hristiyanlık, mecusilik ve kabirperestlik gibi batıl din ve putperestlik mensuplarını kapsadığı gibi hevaya ve zayıf şazz görüşlere tabi olan, cedelde derinleşen, kelama dalan her çeşit bidat ve dalalet ehlini de kapsamaktadır. İşte bütün bunlara tabi olmak insanı sıratı müstakimden alıkoyup cehennem ashabına uymaya sevkeder. Allah rasulü şöyle buyurmaktadır: "Her kim bizim bu işimizde olmayan bir şey icad ederse o reddedilmiştir." (Buhari; Müsli) Başka bir rivayette de "Hakkında emrimiz olmayan her amel batıldır." buyurmuştur (Müslim)
 
Kurratü'l-Uyun'da şu ifadeler yer almaktadır:

"Bu ümmetin sonradan gelenlerinin çoğu haramların en başında yer alan bu şirke bulaşmışlardır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) gönderilmeden önceki cahiliye halkı böyle bir durumda idi. Tapmaklara, türbelere, ağaçlara, taşlara, tağutlara ve cinlere tapıyorlardı. Bunlar aynı zamanda Lat, Uzza, Menat, Hubel ve daha başka şeylere de tapıyorlardı. Onlar şirki din haline getirmişlerdi. Tevhid inancına davet olunduklarında onu kabul etmekten şiddetle kaçındılar ve aşağıdaki ayetler geldiğinde de, adeta öfkeden çatladılar. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar, ama Allah'tan başka putlar anıldığı zaman hemen yüzleri güler." (ez-Zümer 39/45); "Sen, Kur'an'da Rabbinin birliğini zikrettiğin zaman, onlar gerisin geri dönüp giderler." (el-İsra 17/46); "Onlara, 'Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur' denildiği zaman büyüklük taslarlardı. 'Deli bir şair için ilahlarımızı mı bırakacağız?' derlerdi." (es-Saffat 37/35-36)

Müşrikler "La ilahe illallah" kelimesinin manasını çok iyi bildiklerinden, bunu söylediklerinde tevhidi kabul edip, içinde bulundukları şirki terketmeleri gerektiğinin farkındaydılar. O günkü müşrikler tevhidi özellikle bu ümmetin sonra gelenlerinden, hatta sonra gelenlerin ilim sahibi olanlarından bile daha iyi anlıyorlardı. Halbuki bu ilim adamları kimi hükümlerde ve kelam ilminde dirayetleri olmasına rağmen ibadette tevhidi bilemediler, anlayamadılar... Bu yüzden tevhidin zıddı olan şirke girdiler ve bu şirki insanlara süslü gösterdiler. Yüce Allah'ın isim ve sıfatlarındaki tevhidi de bilemediler ve bunu inkar ettiler. Aynı şekilde o inkar ettikleri şeyin içinde çırpınıp kaldılar. Bunun için kitaplar yazdılar, kendi inançlarının hak, diğerlerinin de batıl olduğunu ileri sürdüler. İslam'ın ve gerçek müslümanların gariplikleri giderek arttı. Onların gözünde maruf (iyilik) münkere (kötülüğe) dönüştü. Münker de maruf kabul edilir oldu.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "İslam garip olarak başladı. Nitekim başladığı gibi garip olarak devam edecektir. Ne mutlu o gariplere..." (Müslim; Tirmizi; İbn Mace; Darimi; Ahmed)

Yine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Yahudiler yetmişbir fırkaya, hristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Onlardan biri dışında hepsi cehennemliktir."

Sahabeler: "O biri kimdir?" diye sordular.

"Benim ve ashabımın yolunda olanlar" buyurdu." (Tirmizi; İbn Mace)

Rasulullah (s.a.v.) haber verdiği bu durum, Hicri 3. asırdan sonra ortaya çıkmıştır. Cehalet; yani İslam dininin aslı olan tevhidi bilmeme giderek yaygınlaştı. İslam dini esas olarak, Allah (c.c.)' tan başkasına ibadet edilmesini yasaklayıp, ancak O'na ibadet edilmesini meşru kıldığı halde bu esas ölçü bırakıldı. Böylece insanlardan pek çoğunun yaptığı ibadet şirk ve bid'atlerle karışmış oldu. Allah-u Teala'ya hamdolsun ki, meseleyi delillerle ortaya koyabilecek kimseleri her zaman var etmiş, onlar toplumlarını basiretle bu gerçeğe davet etmişlerdir. Böylece Allah'ın (c.c.) hüccetlerinin geçersiz olmamasını, nebi ve rasullerine indirmiş olduğu beyyinelerin iptal edilmemesini sağlamışlardır. Bundan dolayı Allah'a (c.c.) hamdolsun.

İbn'ul Kayyim rahimehullah diyor ki: "Sırat-ı Müstakim" hakkında gayet özlü bir söz söyleyelim. Bilindiği gibi insanlar, o yolun vasıfları ve o minvaldeki konularda farklı farklı görüşler ortaya atmışlardır. Halbuki onun hakikati tek bir şeyden ibarettir. O da Allah (c.c.)'ın kullarına gösterdiği yoldur. Ancak bu yol onları Allah'a (c.c.) ulaştırır. Bu yoldan başka O'na giden yol yoktur. Aksine öteki yolların tümü insanlara kapalıdır. Sadece Allah'ın (cc.) rasulleri vasıtasıyla gösterdiği yol bundan müstesnadır. Allah (cc.) bu yolu, ibadet için kendisine ulaştıran bir yol kılmıştır. Bu, ibadette Allah'ı (c.c.) birlemek, itaatte de rasullerine uymaktır. Allah'a (c.c.) ibadette kimseyi O'na ortak koşmamak, rasullerine itaat konusunda da başka kimseyi onlara itaate ortak yapmamaktır.
Yalnızca tevhidi yaşamak ve Rasulullah'a (s.a.v.) uymaktır. İşte bütün bunlar şehadet kelimesinin kapsamında yer alan hükümlerdir. "Sırat-ı Müstakim" ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hepsi şu esasın içindedir: Allah'tan (cc.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)'in Allah'ın Rasulü olduğuna şahitlik... Bu şahitliğin özelliğine gelince; Bu, kalple Allah'ı (c.c.) sevmek, O'nun rızasını kazanmak için tüm gayretini ortaya koymaktır. Öyle ki kalpte Allah (c.c.) sevgisinden başka bir sevgiye yer ayırmamalı, O'nun rızasını kazanmaktan başka bir şeye fırsat vermemesidir."

İbni Kayyım (r.h.) devamla der ki: "Bu şahitliğin ilki: "Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığı"nı bilmek ve bunu pratik hayatta göstermekle yapılır. İkincisi de: "Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın rasulü olduğuna şehadette bulunmak"la sağlanır. İşte hidayet ve gerçek din budur. Bu gerçeği bilmek, tanımak ve bununla gereği gibi amel etmek, Allah'ın (c.c.) rasulleriyle gönderdiği bu gerçeği tanımak ve bunun gereklerini yerli yerince ve eksiksiz yapmak gerekir. Doğru olmak şartı ile bu eksen çerçevesinde bunu destekleyici ve açıklayıcı birçok şey söylenebilir."

Sehl bin Abdullah der ki: "Size sünnete bağlı kalmanızı tavsiye ederim. Benim tek endişem birisi Nebi'ye (s.a.v.) uymak gerektiğini-söylediğinde, bu kişinin kötülenmesi ondan nefret edilip, uzaklaşılması, küçümsenmesi ve ona hıyanet edilmesidir."

Süleyman bin Abdullah rh.a diyor ki: "Allah Sehl'e rahmet etsin! Ne kadar da feraset sahibiymiş! Onun bahsettiği bu husus gerçekleşmiş ve iyice çoğalmıştır. Artık insanlar sırf tevhide uymalarından ve tek olan Allaha ibadeti emretmelerinden ve de Rasulullaha itaat edip onu hakem edinmelerinden dolayı tekfir edilir hale gelmiştir."

(İbni Mes'ud, Abdullah bin Mes'ud b. Gafil b. Habib el-Hüzeli Ebu Abdurrahman'dır. İslam'da seçkin olan sahabilerdendir. Aynı zamanda Bedir, Hendek ve Bey'atü'r-Rıdvan ehlinden olup ashabın önde gelen alimlerindendir. Hz.Ömer (r.a.) kendisini Küfe valisi yaptı. Hicri 32 yılında vefat etti)

İbni Mesud (r.a.) diyor ki: "Üzerinde Rasulullah'ın (s.a.v.) mührü bulunan vasiyeti görmek isteyen şu ayetleri okusun: "De ki: "Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin... işte bu benim dosdoğru yolumdur..." (el-En'am 6/151-153)" (Buhari; Müslim; Tirmizi; İbni Mace; İbnu ebi Hatim; İbn'ul Münzir; Taberani)

Bazılarına göre bunun manası şudur. Kim, yazılıp mühürlenen ve üzerinde hiçbir değişiklik yapılmayan bir vasiyete bakmak isterse En'am Suresinin 151-153. ayetlerini okusun. Burada Rasulullah'ın vasiyeti, yazılan ve bitirilince mühürlenen bir yazıya benzetilmiştir ki, buna ne bir ilave yapılabilir, ne de ondan herhangi bir şey çıkartılabilir. Zira (s.a.v.) ancak Allah'ın (cc.) kitabıyla vasiyet etmiştir.

Müslim'in rivayeti de bu şekildedir: "Doğrusu ben size bağlı kalmanız halinde asla sapmayacağınız bir şeyi emanet bırakıyorum: Allah'ın kitabı (Kur'an)..."

Ubade bin Samid'in (r.a.) rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.): "Hanginiz şu üç ayet üzerine bana bey'at eder?" buyurdu ve En'am Suresinin 151-153. ayetlerini sonuna kadar okudu. Sonra da şöyle buyurdu: "Kim, bunlara uyarsa, onun ecri Allah'a aittir. Kim bunlardan bir şeyi eksik yaparsa, Allah kendisine henüz dünyada iken cezasını yetiştirir. Kimin işini de ahirete ertelerse, artık onun işi Allah'a kalmıştır, dilerse onu cezalandırır, dilerse bağışlar." (İbni Ebu Hatim; Hakim; Muhammed bin Nasr, el-İ'tisam)

Derim ki: Zaten Nebi sav ümmetine ancak Allah'ın kendisine vasiyet ettiği şeyleri vasiyet eder. Ki O indirdiği kitabında şöyle buyuruyor: "Bu Kitabı sana her şey için bir açıklama, hidayet ve rahmet kaynağı, müslümanlar için de bir müjdeci olarak indirdik." (en-Nahl 16/89) İşte bütün bu ayetler Allah'ın vasiyeti ve de Rasulu'nun vasiyetidir.

وعن معاذ بن جبل قال: كنت رديف النبى صلى الله عليه وسلم على حمار فقال لى: يا معاذ أتدري ما حق الله على العباد، وما حق العباد على الله ؟. قلت: الله ورسوله أعلم. قال: حق الله على العباد أن يعبدوه ولا يشركوا به شيئاً وحق العباد على الله أن لا يعذب من لا يشرك به شيئاً ، قلت: يا رسول الله أفلا أبشر الناس ؟ قال: لا تبشرهم فيتكلوا ". أخرجاه فى الصحيحين) :

(Muaz bin Cebel bin Amr bin Evs el-Ensari el-Hazreci Ebu Abdurrahman'dır. Ashabın önde gelenlerindendir. Bedir ve sonraki savaşlarda hazır bulunmuştur. Ahkam ve Kur'an bilgisi bakımından sayılı sahabilerden biridir. Muaz (r.a.), H. 18. yılda Şam'da "Amvas" denen bir salgında vefat etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Mekke'de, halka dinlerini öğretmek üzere kendisinin yerine onu bırakmıştı. Allah (c.c.) ondan razı olsun. Nebi (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurmuştur:"Muaz, Kıyamet Gününde alimlerden bir adım önde haşrolunacaktır." "Nihaye" adlı eserde: "O bir ok atımı önde olacaktır." şeklindedir. Başka bir rivayette: "Bir mil önde olacaktır." daha başka bir rivayette ise: "Gözün görebildiği bir mesafe kadar önde olacaktır." şeklindedir. Bu üç rivayet hadisin manasını daha iyi ortaya koymaktadır)" (Hafız İbni Hacer, el-İsabe)

Muaz bin Cebel (r.a.) diyor ki: "Rasulullah'ın (s.a.v.) bindiği merkebin terkisinde bulunuyordum. Bana dedi ki:

"Ey Muaz! Allah'ın kulları üzerindeki ve kulların da Allah üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun?"

Dedim ki: "Allah ve Rasulü daha iyi bilir."

Buyurdular ki: "Allah'ın kulları üzerindeki hakkı: Yalnız O'na ibadet etmeleri ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayan kullarına azap etmemesidir."

Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Bunu herkese müjdeleyeyim mi?"

Buyurdu ki: "Hayır, müjdeleme! Sonra buna güvenirler (salih amelleri terkederler)." (Buhari; Müslim)

Muaz'ın (r.a.): "Rasulullah'ın (s.a.v.) bindiği merkebin terkisinde bulunuyordum." sözü, bir merkebe iki kişinin binmesinin caiz olduğunu ve Muaz bin Cebel'in (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) katında seçkin bir yeri olduğunu göstermektedir. Bir rivayete göre, bu merkebin adı, Ufeyr idi. Onu Rasulullah'a (s.a.v.) Mısır Meliki Mukavkıs armağan etmişti. Rasulullah'ın (s.a.v.) merkebe binmesi ve Muaz'ı (r.a.) arkasına alması, onun alçak gönüllülüğünü de gösterir. Çünkü kibirli kimseler böyle yapmazlar.

Burada "Allah'ın kulları üzerindeki hakkı nedir biliyor musun?" sözü ile, söylenmek istenen şeyden önce soru sorulmuştur. Bunun amacı, anlatılmak istenen konunun zihinlerde kalıcı olması ve meselenin öğrenci tarafından daha iyi anlaşılmasıdır. "Allah'ın kulları üzerindeki hakkı", Allah'ın (c.c.) (yaptıkları ve verdikleri bakımından) onlardan beklediği (kulluk görevi)dir. "Kulların Allah üzerindeki hakkı" ise bunun muhal bir şey olmadığını ve gerçekleşeceği manasına gelir. Çünkü O, onlara tevhidin mükafatı olarak bunu vadetmiştir. "Allah vadinden dönmez." (Al-i imran 3/9; er-Ra'd 13/31) Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın vaadi haktır. Allah vaadinden dönmez..." (er-Rum 30/6)

Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: "Allah'a (c.c.) itaat eden bir kimsenin ödüllendirilmesi; Allah (c.c.) tarafından nimetlendirilmesi ve fazilet sahibi kılınmasıyladır. Yoksa bir yaratığın başka bir yaratığa üstünlük kazanması şeklinde değildir. Bazı insanlar hak elde etmek gibi bir şeyin varlığını reddediyorlar ve ancak vadinde sadık olan Allah cc böyle haber verdiği için bunu kabul ediyorlar. İnsanların çoğu ise "hak kazanma" kavramını olması gerektiğinden fazla bir şekilde kabul ediyorlar. Delil olarak şu ayeti getiriyorlar:
Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Müminlere yardım etmek bizim üzerimizde bir haktır." (er-Rum 30/47) Ancak, Ehli Sünnet şöyle diyor: "Allah (c.c.) kendisine rahmeti (merhameti) yazdı ve yine kendi nefsine hakkı gerekli kıldı. Bu gerekliliği herhangi bir yaratık koymadı." Mutezile mezhebi bağlıları ise şu tezi savunuyorlar: "Bu, aynı mahlukatın hakları konusunda olduğu gibi Allah'ın (c.c.) üzerine gereklidir. Çünkü kullar, Allah'ın (c.c.) bir etkisi olmaksızın O'na itaat etmişlerdir. Dolayısıyla kullar Allah (c.c.) olmaksızın hak elde etmiş oluyorlar." Mutezile mezhebi burada yanılgıya düşmüştür. Aynı şekilde Cehm'in ve de inkarcı kaderilerin yolunu izleyen Cebriye, Kaderiye mezhepleri de yanılmışlardır (Kaderiye'den maksat, kaderi inkar edenlerdir).

Kurratu'l-Uyun'da şöyle deniyor:

"Kulların Allah (c.c.) üzerindeki hakkı, kendisine şirk koşmayanlara azap etmemesidir. Bu Mutezile mezhebinin savunduğu gibi, "Allah (c.c.) üzerine gerekli" anlamında değildir. Ancak noksan sıfatlardan uzak olan Allah (c.c), ikram ve ihsan olarak samimi ve ihlas sahibi müminlere yapacağı bir iyiliktir. Bu kimseler önemli gördükleri şeylerde, korku ve umutlarında asla Allah'tan (c.c.) başkasına yönelmeyenlerdir. En iyisini bilen Allah (c.c.)'tır "

Burada Muaz'ın (r.a.) "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" sözü ile, öğrencinin, öğretmen karşısındaki edebi sergilenmektedir. Zira bilmeyen ve bir şeyler soran kimseden beklenen cevap budur. Oysa çoğu gösterişçi kimse böyle yapmamaktadır.

"Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, yalnız O'na ibadet etmeleri ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır" sözü ile, kulların ibadette Allah'ı (c.c.) tek olarak tanımaları gerektiği vurgulanmıştır. Burada, ibadet konusunda Allah'ı (c.c.) tek tanımanın ve şirki terketmenin gerekliliği anlatılmak istenmiştir. Kim kendisini şirkten tecrid etmezse, soyutlamazsa tek olan Allaha ibadet etmemiş demektir. Ve de bu şahıs Allaha eş koştuğu için müşirk olmuştur.

Muhammed bin Abdu'l-Vehhab'ın: "Şu gerçeği iyi bilmek gerekir: İbadet, bizzat tevhidin kendisidir. Zaten müşriklere düşmanlık da bundan dolayıdır." sözünün anlamı da budur.

Kudsi hadislerde şu şekilde geçmektedir: "Ben, cinler ve insanlar büyük bir haber içindeyiz. Ben yaratıyorum, Benden başkasına ibadet ediliyor. Rızık veren Benim, şükür gören (teşekkür edilen) başkası. Benim hayrım kullara inmeye devam ediyor. Onların kötülükleri de bana yükseliyor. Ben onları hikmetlerimle severken, onlar günahlarla beni kendilerine buğzetmeye sevkediyorlar." (İbn Asakir)

Teysirul Aziz'il Hamid'de diyor ki:

Hal böyleyken insanlar nasıl olur da ibadetlerini, dualarını, korku ve ümitlerini, tevekkül ve yönelişlerini, kurban ve adaklarını "hiç bir zarar ve fayda vermeye güç yetiremeyen, ne ölüye ne diriye bir faydası olmayan" (bkz: el-Furkan 25/3) toprağın altındaki ölülere veya üstüne kubbe yapılmış binalara (yani türbelere) yöneltebiliyorlar?

Allame İbni Kayyım (r.h.) ibadeti şöyle tanımlamıştır: "Rahman'a ibadet, sonsuz bir sevgiyle ve bir hiç olduğunu bilerek ibadet etmektir. Onun kaynağı ise rasulun emrettiğini emretmektir, nefsin ve şeytanın değil..."

"Kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine şirk koşmayanlara azap etmemesidir."

Süleyman bin Abdullah'ın naklettiğine göre Halhali şöyle demiştir: Bunun takdiri ona ibadet edip hiç bir şeyi ona ortak koşmayana azap etmemesidir, şeklindedir. İbadet ise emirleri yerine getirip nehyedilen şeylerden uzak durmaktır. Zira azaptan kurtulmak için sadece şirkten uzaklaşmak yetmez. Bu husus Kuranda ve hadislerde zalim ve günahkarlara yönelik olarak yapılan tehdidlerle sabittir.

Hafız (İbnu Hacer el-Askalani) diyor ki: Bu ifadede sadece şirk yasağını bildirilmekle yetinilmiştir. Çünkü bu, doğal olarak tevhidi ve ardından da risaletin gerekliliğini ortaya koyar. Çünkü Allah Rasulü'nü (s.a.v.) yalanlayanlar, bizzat Allah'ı (c.c.) yalanlamış olurlar. Allah'ı (c.c.) yalanlayanlar ise, müşriktirler.
Bu durum "Abdest alanın namazı sahihtir" ifadesiyle "Abdesti tüm şartlarına bağlı kalarak alan" kimsenin kastedilmesi gibidir.

Muaz'ın (r.a.): "Ey Allah'ın Rasulü! Bunu herkese müjdeleyeyim mi?" ifadesiyle müslümanları sevindirecek müjdeyi duyurmanın güzel oluşu belirtiliyor. Ashabın böyle yaptıkları da anlaşılmış oluyor.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Hayır müjdeleme! Sonra buna güvenirler."

Buna itimat ederek, salih amellerde birbirleriyle yarışmayı bırakırlar.
Bir rivayete göre Muaz (r.a.) ölümü sırasında ilmi gizleme günahından korktuğu için bunu haber vermiştir.

Vezir Ebu Muzaffer der ki: "O bunu, cahil kişiler yanlış yorumlar da, kulluk ve itaati bırakma edepsizliğine düşerler diye gizliyordu. Akıllı ve kavrayış sahibi olan kişilerin ise, bu gibi şeyleri duyduklarında, kulluk ve taatleri daha da artar. İtaatin artması ise, nimetin artmasına sebep olacağından bu, ancak böyle kimselere açıklanır."

Hafız ibn Hacer diyor ki: "Bu, Muaz'ın müjdelemekten nehyedilmesinin haram kılma anlamında bir nehiy olmadığını gösterir. Eğer haram olsaydı bunu kesinlikle bildirmeyecekti. Veyahut da o, Allah rasulunun bunu menetmesini insanların geneline açıklamasını menetmeye yönelik olduğuna hükmetmiş ve ölümünden önce insanlardan özel bir gruba bunu haber vermiştir."

Ashabın çoğunun bu hadisten haberleri yoktu. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), insanlar buna güvenip de salih amelleri terketmesinler diye Muaz'dan (r.a.) bu hadisi gizli tutmasını istemişti. O da bunu gizlemiş, ancak günahtan kaçındığı için ölümü sırasında haber vermişti. Geçerli bir sebep olmasaydi ilmi gizleme konusundaki ağır tehditten dolayı Muaz (r.a.) böyle bir şey yapamazdı. Çünkü Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "İndirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder hem de lanet ediciler lanet eder. Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul eden ve merhamet edenim." (Bakara: 2/159-160)
"Allah, kendilerine kitap verilenlerden, 'onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz' diye ahit almıştı. Onlar ise onu arkalarına atıp az bir pahaya değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür!" (Al-i İmran 3/187)

Rasulullah da (s.a.v.) Veda Haccı esnasında okumuş olduğu Veda Hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Burada bulunanlar bulunmayanlara bunu ulaştırsınlar."

Muhammed bin Abdu'l-Vehhab'ın "Bu hadisi ikisi tahric ettiler" sözüyle kastettiği Buhari ve Müslim'dir.

(Buhari (r.h.), İmam Muhammed bin İsmail bin İbrahim bin Berdizbeh el-Cufi'dir. Büyük hadis hafızı ve Sahih, Tarih, Edebü'l-Müfred vb. bir çok eserin sahibidir. İmam Ahmed bin Hanbel, Humeydi, Ali bin el-Medini ve onların tabakasındakilerden rivayetlerde bulunmuştur. Ondan da Müslim, Nesai, Tirmizi, Firabri -ki bu Sahih'in ravisidir- vb. rivayet etmiştir. Buhari, (H. 194-256 / M. 810-869) yılları arasında yaşamıştır.

Müslim (r.h.) ise, Müslim bin Haccac bin Müslim Ebu Hüseyin el-Kuşeyri en-Nişaburi'dir. Sahih, İlel, Vicdan vb. eserlerin sahibidir. Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, Ebu Hayseme, İbni Ebu Şeybe ve bunların tabakasındakilerden rivayetlerde bulunmuştur. Kendisinden de Tirmizi, İbrahim bin Muhammed bin Süfyan gibileri rivayette bulunmuşlardır. Müslim, (H. 204-261 /M. 819-874) yılları arasında yaşamış ve Nişabur'da vefat etmiştir.)

Nebi (s.a.v.) ile müşrikler arasındaki düşmanlığın sebebi: "La ilahe illallah" kelimesidir.

Bu kelime biri reddi, diğeri kabulü içeren iki kısımdan oluşur:

1 - "La ilahe" ifadesinde, halkın tapındıkları tüm ilahlara, putlara ve tağutlara red vardır.

2 - "İllallah" ifadesinde ise, Allah'ın (c.c.) varlığını ispat ve sadece ona kulluğun kabulü vardır.

Özet:

Bu hadisle yalnız Allah (c.c.) ibadet edilmesi, şirk koşulması halinde hiçbir şeyin fayda sağlamayacağı, ana baba hakkının önemi ve onlara eza vermenin haramlığı ele alınarak, En'am Süresindeki muhkem ayetlerin azameti hakkında uyarıda bulunularak, maslahat gereği ilmi gizli tutmanın caiz olduğu belirtiliyor.
« Son Düzenleme: 05 Temmuz 2010, 13:58 Gönderen: Hanif Muvahhid » Logged

"Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?" (Zuhruf 43/5); "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum." (Gafir 40/30)
Hanif Muvahhid
Administrator
Full Member
*****

Değerlendirme Puanı: +1/-0
Online Online

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #2 : 05 Temmuz 2010, 14:02 »

İKİNCİ BAB

TEVHİDİN FAZİLETİ VE GÜNAHLARA KEFARET OLMASI BABI


«İman edenler ve imanlarına bir zulüm bulaşmayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.» (En'am 6/82)

Ubade Ibn Samit (radiyallahu anh)'tan rivayet edildiğine göre RasulAllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Herkim tek ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka, her ilah edinileni reddetmeyen La ilahe illallah'a, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna, İsa (aleyhisselem)'ın da Allah'ın kulu, Rasulü ve Meryem'e ilka edilmiş kelimesi ve kendisinden bir ruh olduğuna tanıklık eder, cennetin ve cehennemin hak olduğunu kabul ederse, Allah onu hangi amel üzere bulunursa bulunsun cennete sokar.» Buhari, Müslim rivayet etmişlerdir.

Yine ikisi tarafından rivayet edilen İtban hadisinde Peygamber (Sallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: «La ilahe illallah diyen ve bununla Allah'ın yüzünü talep eden kişiye Allah cehennemi haram kılmıştır.» (Buhari; Müslim; Ahmed)

Ebu Sa'id el-Hudri (radıyallahu anh)'tan gelen bir rivayette RasulAllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: «Musa (aleyhisselam): 'Ya rabbi kendisiyle, seni zikredeceğim, sana dua edeceğim bir şey öğret bana!' deyince, Allah: 'Ey Musa, La ilahe illallah, de!' buyurdu. Musa (aleyhisselam): 'Ya rabbi, bütün kulların bunu söylüyor' deyince, Allah subhanehu: 'Ey Musa, yedi kat gökler ve benim dışımda orayı şenlendiren tüm varlıklar ile yedi kat yerler bir kefeye, La ilahe illallah da diğer bir kefeye konulsa, La ilahe illallah ağır basar.' buyurdu.» Ibn Hibban ve Hakim rivayet etmiş ve Hakim sahih olduğunu söylemiştir. (İbn Hibban (6218), Hakim -sahihleyerek- (1936) Zehebı de Hakim'e muvâfakât etmiştir, Nesâî. Kubrâ'da (10670, 10980) Ebu Yala Müsned'inde (1399), Nesâî, el -Amel ul-Yevmi ve'l-Leyl'de <814>, Beğavî, Şerhu's-Sunne'de (1273), Ebu Nuaym, Hılye'de (8/327, 328). Heysemî Mecmau'z-Zevâid'de (10/85): Ebu Yala rivayet etin istir, ricali sikadır, hadiste zayıflık vardır, der Hafız İbn Hacer el-Feth'de (11/208): Nesai sahih bir sened ile Ebu Said'in diyerek rivayet eder.)

Tirmizî'nin hasen olduğunu söyleyerek naklettiği bir rivayette Enes radıyallâhu anh Şöyle anlatır: "Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in §öyle söylediğini işitmiştim: «Yüce Allah: 'Ey ademoğlu, isterse yeryüzünü dolduracak kadar günahlarla gelmiş ol, eğer bana hiçbir şeyi şirk koşmadan karşıma çıkarsan, sana yeryüzü doluşunca mağfiretle gelirim.' buyurmuştur»'' (Sahih li ğayribi. Tirmizî (3540), Darimî (2788), Ahmed (5/148, 154, 172), İbn Hibbân (226), Hâkim (7605), Buhari, Halku Efali'l-lbâd (s: 59) Bu hadisin bir şahidi Müslim'de (2687) Ebu Zerr hadisi olarak bulunmaktadır.)

İLGİLİ MES'ELELER

1- Yüce Allah'ın fazlı, ikram ve bağışları oldukça geniştir.

2- Allah katında tevhid karşılığındaki sevabın bolluğu.

3- Sevapların yanı sıra tevhid, günahlar için de kefarettir.

4- En'âm Sûresi'nde yer alan mezkûr âyetîn (:82) tefsiri.

5- Ubâde b. Sâmit (radıyallâhu anh) hadisinde geçen beş konu üzerinde iyice düşünülmelidir.

6- 'Ubâde b. Sâmit İle İtbân radıyallâhu anhumâ hadisleri ve sonraki rivayetler birleştirildiğinde «Lâ ilahe illallah» sözünün anlamı senin için iyice açıklığa kavuşur ve yanılgıya düşen mağrurların hatasını açıkça anlarsın.

7- 'İtbân radiyallâhu anh hadisindeki «şart»; üzerinde durulması gereken hususlardandır.

8- «Lâ ilahe illallâh»ın fazileti hakkındaki uyarıya peygamberlerin de İhtiyaç duydukları.

9- Üzerinde düşünülmesi gereken şeylerden bir diğeri de: «Lâ ilahe illallah» kelimesi bütün yaratılmışlardan daha ağır olmasına rağmen bir çok insanın terazisinde hafif gelecektir.

10- Yerlerin de gökler gibi yedi kat olduğunun bildirilmesi.

11- Onların (göklerin) varlıklar ile (melekler ile) şenlendirilmiş olması.

12- Eş'arîlerin benimsediğinin aksine ilâhî sıfatların kabul edilmesi.

13- Enes radıyallâhu anlı hadisi kavrandığı takdirde, 'İtbân radıyallâhu anh hadisindeki: «La ilahe illallah diyen ve bununla Allah'ın yüzünü talep eden kişiye Allah cehennemi haram kılmıştır.» sözünden şirkin terk edilmesinin kelime-i tevhidin dille söylenilmesi olmadığı anlaşılmış olur.

14- Isâ ve Muhammed aleyhim esselâm'ın Allah'ın kulu ve Rasûlü olduklarının birlikte zikredilmesi üzerinde düşünülmelidir.

15- İsa aleyhisselâm hususi olarak Yüce Allah'ın kelimesi olarak anılmıştır.

16- Yine İsâ aleyhisselemın Allah'tan bir ruh olduğu.

17- Cennete ve cehenneme iman etmenin fazileti.

18- Allah onu; hangi amel üzere bulunursa bulunsun cennete sokar.» sözünün kavranılması.

19- Ahiretteki amel terazisi Mizanın iki kefesi bulunduğu.

20- Yüce Allah hakkında vechinin/yüzünün bulunduğunun öğrenilmesiç

ŞERH

Kurratü'l-Uyun'da şöyle geçmektedir:

"Burada tevhidden kastedilen; İbadette tevhiddir. Bu da, gerek batini ve gerekse zahiri manada ibadetin her türünde örneğin; dua etmek, kurban kesmek, adak adamak gibi şeylerde Allah'ı (c.c.) birlemektir."

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ey inananlar! İnkarcılar istemese de dini yalnız Allah'a has kılın ve O'na dua (ibadet) edin." (Mü'min 40/14)

"Sizin için yeri durak, göğü bina kılan, size şekil verip, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle nzıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (Mü'min 40/64)

"İman edip imanlarınıza zulüm karıştırmayanlar... İşte emniyette ve hidayette olanlar bunlardır." (En'am 6/82)

Rebi' b. Enes dedi ki: "İman; (ibadeti) tek olan Allah (c.c.)'a has kılmaktır." (İbni Cerir)

İbni Kesir (r.h.) der ki: "İbadeti Allah'a (c.c.) has kılıp ona asla bir şeyi ortak koşmayanlar var ya, işte kıyamet günü güvende olanlar ve dünyada da ahirette de hidayet üzere olanlar bunlardır."

Zeyd b. Eşlem ve İbni İshak da şöyle demişlerdir: "Bu, Allah'tan (c.c.) gelen ve İbrahim (a.s.) ile kavmi arasındaki hükmü ortaya koyan sözdür."

İbni Mesut'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: "Bu ayet indiğinde sahabeler dediler ki: "Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" Rasulullah (s.a.v.): "Bu ayet sizin anladığınız gibi değildir. Sizler, salih kul Lokman'ın: "... Doğrusu şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13) sözünü işitmediniz mi?" buyurdu." (Buhari, İman: 23)

Abdullah (r.a.) dedi ki: Bu ayet inince: "Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" dedik. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu, sizin anladığınız gibi değildir. İmana zulüm karıştırmak demek; imana şirk ve küfür karıştırmak demektir. Siz, Lokman (a.s.)'ın oğluna söylediği şu sözü işitmediniz mi: "Ey oğulcağızım! Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13)

Abdullah (r.a.) der ki: "İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar..." ayeti inince, bu Rasulullah'ın (s.a.v.) ashabına ağır geldi ve dediler ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu, sizin anladığınız gibi değildir. Siz, salih kul Lokman (a.s.)'ın söylediğini işitmediniz mi: "Ey oğulcağızım! Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13) İşte bu ayette yer alan zulümden kasıt; şirktir. (Müslim, İman: 56)

Ömer (r.a.) ayetteki zulmü "günah" şeklinde yorumlamıştır. Bu yoruma göre mana: "Her türlü azaptan güvencede olmak" şeklindedir.

Hasan ve Kelbi derler ki: "Bu onlar için ahirette güvence demektir. Dünyada da hidayet üzerededirler."

Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: "Sahabelere bu ayetin ağır gelmesinin sebebi; ayeti kulun kendi nefsine zulmetmesi şeklinde anlamaları ve de güven ve hidayetin sadece nefsine zulmetmeyenlere has olduğunu zannetmeleridir. Rasulullah da (s.a.v.) onlara şu açıklamayı yapmıştır: "Allahın kitabında zulüm; şirktir. Bu zulmü işleyen kimseler için emniyet ve hidayet yoktur. Emniyet ve hidayet, imanlarına bu zulmü yani şirki karıştırmayan müminler içindir. Kimler imanlarına şirk karıştırmazlarsa, o kimseler iman ve hidayet ehlindendirler. Bunlar kullar arasında seçkin olan ve şu ayette yer alan kimselerdir. "Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan da nefislerine zulmeden var, orta yolu tutan var, Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçenler var. İşte bu büyük lütuftur." (Fatır 35/32) Bu, onlardan birinin nefsine zulmedip de tevbe etmediği zaman günah kazanmasına engel değildir.

Zira Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu (n karşılığını) görür." (Zilzal 99/7-8)

Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.), Rasulullah'a (s.a.v.) "Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz kötülük işlemez ki?" der. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Sen sıkıntı çekmez ve mahzun olmaz mısın? Sana herhangi bir zorluk gelmez mi? İşte bütün bunlarla ecir göreceksiniz." (Hakim- Müstedrek)

Burada Rasulullah (s.a.v.) şu gerçeği vurgulamıştır: Müslüman bir kimse ölünce Cennete girecektir. Ancak müslüman dünyada işlediği günahların cezası olarak felaket ve musibetlerle cezalandırılır...

Kim kendini üç çeşit zulümden yani şirkten, kullara zulmetmekten ve de şirk olmaksızın nefsine zulmetmekten kurtarırsa, bu kimse tam bir güven ve Allah'tan (c.c.) tam bir hidayet üzeredir. Kim de kendi nefsine zulmetmekten kurtulamazsa, onun için de mutlak manada bir güven ve hidayet vardır. Bunun manası şudur: Mümin , başka bir ayette de vadedildiği gibi mutlaka Cennete girecektir. Eğer Allah (c.c.) kendisini Sırat-ı Müstakime iletmişse bunun sonunda varacağı yer mutlaka Cennettir. Zalim kimselere de kendi nefislerine zulmetmeleri ve imanlarının eksikliği oranında eksik bir güven ve hidayet vardır.

Rasulullah'ın (s.a.v.): "O ancak şirktir" sözünden maksat; "Kim büyük şirk işlemezse, onun için tam bir güven ve hidayet vardır" demek değildir. Çünkü Kur'an ve Sünnet nassları şu gerçeği açıkça bildirmektedir ki; büyük günah işleyen kimseler için korku vardır ve onlar her an için korkuyla karşı karşıyadırlar. Bunlar için tam bir güven ve hidayet yoktur. Oysa ki insanlar güven ve hidayet sebebiyle Sırat-ı Müstakime yöneltilirler. Bu yol Allah'ın (c.c.) kendilerine nimet verip ikramda bulunduğu kimselerin yoludur. Bunlar için herhangi bir azap da yoktur. Aksine bu (nefsine zulmeden) kimseler için bu yola hidayetin aslı mevcut olduğu gibi, yine bu kimseler için Allah'ın (c.c.) nimetinin aslı vardır. Bu mümin kimseler için kesinlikle Cennet vardır.

Rasulullah (s.a.v.): "O ancak şirktir." buyurmuştur. O bu sözüyle (sahibini İslam'dan ve İslam milletinden çıkaran) büyük şirki kastetmişse. Kim, en büyük günah olan bu şirki işleyenlerden değilse, işte o kimse müşriklerin hem dünyada hem de ahirette karşı karşıya kalacakları azaptan güvendedir. Şayet Rasulullah'ın (s.a.v.) kastı, kulun cimriliği ve mal sevgisini bazı vaciplere tercih etmesi gibi, şirk cinsinden ameller olsaydı, o zaman "Kul kendi nefsine zulmetti" denirdi. Bu, küçük şirktir. Yine Allah'ın (c.c.) buğzettiği şeyleri ve buğzettiği kimseleri seven, heva ve hevesini öne geçirerek küçük şirke düşen ve buna benzer diğer çirkin şeylere yönelen kimseler de kendi kusurları ve eksiklikleri oranında güvence ve hidayetten hisse kaybederler. Bunun içindir ki, ilk dönem müslümanları (selef) günahları bu türden bir şirkin kapsamında değerlendirmişlerdir."

İbni Kayyım da (r.h.): En'am Suresinin 82. ayeti ile ilgili olarak, sahabeler ile Rasulullah (s.a.v.) arasındaki konuşmayı anlattıktan sonra şöyle diyor: "Sahabeler, işin içinden çıkamayınca ve buradaki zulmün ne anlama geldiğini tam olarak anlayamayınca, kişinin kendi nefsine zulmetmesinin de bu hükmün içine girdiğini sanmışlardı. Onlar bu konuyu şöyle anlamışlardı: "Hangi zulüm çeşidi ile olursa olsun, kim nefsine bir zulümde bulunursa, kendisine Allah'tan (c.c.) güven ve hidayet yoktur." Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) onlara şöyle cevap verdi: "Güven ve hidayeti mutlak anlamda ortadan kaldıran zulüm, şirktir." Allah'a (c.c.) yemin ederim ki, bu cevap hastaya şifa veren, gönülleri serinleten, susuz bir kimsenin susuzluğunu gideren bir cevaptır. Çünkü mutlak anlamdaki zulüm, şirktir. Kullar ise bunu başka bir anlamda kullanır oldular ve konuyu gereği gibi değerlendiremediler. Mutlak anlamdaki güven ve hidayet dünya ve ahirette olan güven ve hidayettir, Sırat-ı Müstakime hidayettir. Mutlak anlamdaki zulüm ise, mutlak anlamdaki güven ve hidayeti ortadan kaldıran zulümdür. Fakat her zulüm, mutlak güven ve hidayete engel değildir. Bu noktayı oldukça iyi düşünmek gerekir. Mutlak olan mutlak içindir, hisseli olan da hisse sahibi içindir."

Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniliyor:

Allah (c.c.) buyuruyor ki: "Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi orta yolda gider, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur." (Fatır 35/32)

"Kendi nefsine karşı zalimce davranan kimse" hem salih hem de kötü amel işleyerek her ikisini birbirine karıştıran kimsedir. Böylelerinin durumu Allah'ın (c.c.) dilemesine kalmıştır. Allah (c.c), dilerse kendilerini bağışlar, dilerse işledikleri suçlar yüzünden onları cezalandırır. Ancak tevhid ehli oldukları için ebedi olarak Cehennem ateşinde kalmaktan kurtulurlar.

Orta yolda olanlar ise; Allah'ın (c.c.) kendilerine farz kıldığı amelleri işleyen ve haramları terk eden kimselerdir. Onlar sadece bununla yetinirler. İşte bunlar kendilerine "Ebrar (İyiler)" denilen kimselerdir.

Hayırlarda öne geçmek için yarış yapan üçüncü grup ise, tam anlamıyla iman ehli olan kimselerdir. Bunlar ilimleriyle mümkün olduğunca eksiksiz amel eden, tam bir teslimiyet ve doğruluk gösteren ve Allah'a (c.c.) gereği gibi itaat edenlerdir.

İşte bu iki sınıf için tam bir hidayet ve güven vardır. Bunlar dünya ve ahirette tam bir güven ve hidayet içinde olacaklardır. Zira tam (karşılık) tam (amel) için, eksik (mükafat) ise eksik (amel) içindir. Çünkü tam bir iman kişiyi yasaklardan alıkoyar. Bu gibi kimseler, cezalandırılacakları şeylerle Rablerine kavuşmazlar.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azabetsin..." (Nisa: 4/147)

İşte bunlar Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) ve öğrencisi İbni Kayyım'ın (r.h.) ayetle ilgili yorumlarıdır. Bu, bid'at ehli olan Harici, Mutezile ve benzerlerinin değil, Ehli Sünnete uyan müslümanların ortak görüşüdür. Kur'an da bunu göstermektedir.

(Ubade b. Samit b. Kays el-Ensari, el-Hazreci, Ebu Velid'dir. Tanınmış Bedir komutanlarından birisiydi. Hicri 34 yılında 72 yaşında iken Remle'de vefat etmiştir. Bir diğer rivayete göre Muaviye dönemine kadar yaşamıştır) Ubade b. Samid'ten (r.a.) rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına, Allah'ın tek olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna, İsa'nın (a.s.) da O'nun kulu, rasulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna şehadette bulunursa, Allah (c.c.) onu bulunduğu hal üzere Cennete koyar." (Buhari, Enbiya: 47, Tefsir: 5/17, Müslim, İman: 46, Tirmizi, Kıyame: 10, Ahmed: 2/436, 5/292)

"Kim Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederse" sözü: "Kim bu kelimenin manasını tam anlamıyla bilir, kavrar, batıni ve zahiri (görünürde ve iç alemdeki) tüm gerekleriyle amel ederse" demektir.

Her iki kelimeye de şehadette bulunulurken, kesinlikle ilim, yakini iman, ve bu kelimenin delalet ettiği hususlarla amel gerekir. Bu konu ile ilgili olarak Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Bil ki, Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed 47/19) "... Bildikleri halde Hakk'a şahit olanlar." (Zuhruf 43/86) Bir kimse bu kelimeleri, anlamını bilmeden, içeriğini tam anlamıyla özümsemeden ve gereğiyle amel etmeden (örneğin; şirkle olan tüm ilgisini kesmeden, söz ve fiilleriyle ihlaslı amelde bulunmadan) söylese, bunun kendisine hiçbir yararı yoktur ve o kimse mümin değildir. Yani hem gönül dili hem de söz dili ile gerekeni söylemeksizin ve hem gönül ameli hem de organlara dayalı amel işlemeksizin söylenen sözün, sahibi için icma ile hiçbir faydası yoktur. İşte bu hadiste, "Kim şehadet ederse" sözüyle bu gerçek dile getiriliyor. Çünkü şahitliğin kabul dilebilir olması için bilgi, kesin inanç, sıdk/tasdik ve ihlas gereklidir."

Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniyor:

"Kim şehadet ederse" ifadesine gelince; şüphesiz ki (herhangi bir konudaki) şahitlik (o konuyla ilgili) bilgi, yakini bir inanç ve tasdik olmadan şahitlik olarak addedilmez. Hele ki (o meseleyle ilgili) bilgisizlik ve şüphe söz konusuysa böyle bir şahitliğe ne itibar edilir ne de fayda verir. Şahitlik ettiği şeyin manasını bilmeyen bir şahidin bu durumu kendisini yalancı saymak için kafi gelir.
Bu yüce kelime nefy ve isbat yani (red ve kabul) olmak üzere iki hüküm içermektedir. Bu kelimeyi söyleyen bir kimse:

1- Allah'tan (c.c.) başka herşeyden ilahlık vasfını "La ilahe" ibaresi ile reddetmektedir.

2- Aynı zamanda bu kelime, "İllallah" ibaresi ile de sadece Allah'ın (c.c.) ilahlığını ispat etmektedir."

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah, melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik ettiler. Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. O Aziz'dir, Hakim'dir." (Al-i İmran 3/18)

Nice kimseler bu kelimenin anlamını gereğince bilmemeleri yüzünden sapıtmışlardır ki bunlar çoğunluktadır. Bunlar bu kelimenin gerçek anlamını değiştirdiler. Allah'tan (c.c.) başkasında olmaması gereken uluhiyet vasıflarını, Allah'ın (c.c.) yaratıklarına, kabirlere, türbelere, tağutlara, ağaçlara, taşlara, cinlere ve başka şeylere verdiler. Bütün bunları din haline getirdiler ve süslü ve yaldızlı ifadeler kullanıp insanları şüpheye düşürdüler. Allah'ın (c.c.) kullarından istediği gerçek tevhid inancını bid'at olarak gördüler ve insanları tevhide çağıran kimseleri reddettiler. Bunlar bu kelimenin anlamını Mekke müşriklerinin anladığı kadar bile anlayamadılar. Çünkü Kureyş kafirleri bu kelimenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bunun için de bu kelimenin içerdiği her şeyi reddetmişlerdi.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Zira onlar, kendilerine: 'Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur' denildiği zaman, büyüklük taslar ve: 'Deli bir şair için ilahlarımızı mı terketeceğiz?' derlerdi." (Saffat 37/35-36)

Bu ümmetin son dönemlerindeki müşrikler de tıpkı ötekiler gibi, bir tek ilah yerine, putlara, tağutlara, kabir, türbe vb'lere tapmaya devam ettiler. Bunların bırakılmasını söyleyen, tevhidi savunarak Allah'a (c.c.) davet edenleri de reddettiler.

Kureyş kafirleri, bu kelimeyi, ne anlama geldiğini bile bile inkar ediyorlardı. Günümüz müşrikleri ise bu kelimenin ne anlama geldiğini onlar kadar bilmemektedirler. Buna rağmen inkar ediyorlar ve inkarlarında da diretiyorlar. Bu kimseler, "La ilahe illallah" demelerine rağmen, Allah'la birlikte (c.c.) başkasına dua ediyorlar,

Bunun sebebi şudur: Cahiliye dönemi Arapları, Arap oldukları için Kur'an dilini yani fasih arapçayı iyi bilen kimselerdi. Kur'an'ın öngördüğü tevhidi çok iyi biliyorlardı. Günümüz müşriklerine gelince, bunlar arasında ibadette şirk koşmak iyice yaygınlaşmıştır. Bunlar Arap diline de tam anlamıyla vakıf değillerdir.Bunların inandıkları şeyler de bir takım kimselerin kelamcılardan, cahillerden ve birbirlerinden alıp din haline getirdikleri terimlerden ibarettir.

Örneğin Fahreddin Razi gibi onların kelamcı ve usul alimlerinin en büyük imamlarından biri, A'raf Suresinin 138. ayetinde geçen ilah kavramının tefsirinde hata edebiliyorsa yanlış yorumlayabiliyorsa, ötekiler için konuşmaya bile gerek yoktur. Artık onların diğer alimlerini ve avamdan olan ahmakları bir kenara bırakabilirsiniz. Ki bunlar ölülere ya da salih kimselere yalvaran, sadece Allah'tan (c.c.) istenmesi gereken şeyleri bunlardan isteyen, kabirlerinin etrafını tavaf eden, onlara adak adayan, kimselerin bunları ilah edinmiş olduğu gerçeğini cehaletlerinden dolayı garipsemiyorlar mı?

İmam Kurtubi (r.h.): "el-Müfhim ala Sahih-i Müslim" adlı kitabının "İki şehadet kelimesini sadece sözle söylemek yetmez, Şehadet kelimeleri kalpten gelerek söylenmelidir" başlığı altında diyor ki: İşte bu başlık Gulatı Mürcie mezhebinin bozukluğuna ve fesadına açıklık getiren bir uyarıdır. Çünkü (bu Mürcie'nin tekfir edilen aşırı mezhebine bağlı olanlar) "Şehadet kelimesini sadece dil ile söylemek iman için yeterlidir" diyorlar. Oysa bu konuyla ilgili olarak gelen hadisler, bu görüşün yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu mezhebin bozukluğu ve batıllığı İslam şeriatini bilenlerce ortada olan bir gerçektir. Çünkü bu yolla onlar bir bakıma münafıklığa geçit veriyor, münafık bir kimse için "Sahih iman sahibidir" hükmünü vermiş oluyorlar."

("Kim, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına, Allah'ın tek olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna, İsa'nın (a.s.) da O'nun kulu, rasulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna şehadette bulunursa, Allah (c.c.) onu bulunduğu hal üzere Cennete koyar.")

İmam Nevevi (r.h.) der ki: "Bu, çok kıymetli, büyük bir hadistir. Akaid konusundaki hadislerin en kapsamlısı veya en kapsamlı olanlarından biridir. Rasulullah (s.a.v.) bu hadislerinde; küfür ehlinin kendi aralarındaki akaid ihtilaflarını ve çekişmelerini birarada zikretmiştir. Rasulullah (s.a.v.) bu ifadeleriyle onların birbirlerinden ayrıldıkları hususları kısaca özetlemiştir."

"La ilahe illallah" kelimesi; "Allah'tan (c.c.) başka ibadet edilmeye layık kimse yoktur" manasına gelir. Bu ifade Kur'an'ın bir çok yerinde olanca açıklığı ile vurgulanmıştır. Ayrıca ileride Bukai'nin (r.h.) sözlerinde de açıkça görülecektir. Hafız İbni Hacer (r.h.) bu sözleri şöyle nakletmiştir: "Vahdehu /Bir tek" sözü, kabulü kesinleştirmek, "La şerike lehu/ Ortağı yoktur" ifadesi de reddi kesinleştirmek içindir."

Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: 'Benden başka ibadete layık ilah yoktur, Bana ibadet edin.' diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiya 21/25)

"İlahınız bir tek ilahtır. Rahman ve Rahim olan O ilahtan başka ilah yoktur." (Bakara 2/163)

"Ad kavmine de kardeşleri Hud'u gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur..." (A'raf 7/65)

Kavmi ise, Hud'a (a.s.) şöyle cevap verdiler: "Sen bize sadece Allah'a ibadet etmemiz ve babalarımızın ibadet etmiş olduklarını terk etmemiz için mi geldin?.." (A'raf 7/70)

"Hak olan yalnız Allah'tır. O'nun yerine yalvardıkları ise batıldır. Allah çok yüce ve çok büyüktür." (Hacc 22/62)

Bütün bu ayetler, Allah'ın (c.c.) dışındaki herşeyin ilahlığını yani ibadet edilmesini reddetmektedir. Çünkü ibadet bir tek olan, eşi ve ortağı olmayan zat'a yapılır. Nitekim Kur'an baştan sona dek bunu bildirir, bunun kesinliğini vurgular ve insanları bu yola iletmek için mesaj verir.

İbadet, tüm çeşitleriyle birlikte kalbin sevgiyle eğilerek, korku ve umut içerisinde ibadet edilen varlığa yönelmesini gerektirir. Buna layık olan da sadece ve sadece Allah'tır (c.c).

Nitekim bu konuda ve daha önceki konularda yer alan delillerde bu gerçek dile getirilmişti. Kim bu anlatılanlardan herhangi birisini Allah'tan (c.c.) başkasına yaparsa, o kimse o şeyi Allah'a (c.c.) eş koşmuş olur. Böyle olunca da, sözünün ve amelinin kendisine hiçbir faydası olmaz.

“Teysirul aziz’il hamid” adlı eserde nakledildiğine göre İbni abbas (rh.a) şöyle demiştir: “Allah, bütün mahlukatı üzerinde ilahlık ve mabudluk sıfatına haizdir.” Bunu İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir.

Vezir Ebu Muzaffer (İbn Hubeyre olarak da bilinir), "el-İfsah" adlı eserinde der ki:

"La ilahe illallah" kelimesine şehadette bulunmak, her şeyden önce şahitlikte bulunan kimsenin "La ilahe illallah" kelimesinin ne demek olduğunu bilmesi ile mümkün olur.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Bil ki Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed 47/19)

"İlla" istisna edatından sonra gelen "Allah" ismi, şu gerçeği dile getirmektedir: İlahlık asla Allah'tan (c.c.) başkasına ait değildir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan (c.c.) başkası bu konuda hak sahibi olamaz."

Devamla diyor ki: "Burada yararlanılması ve insanların bilmesi gereken şey şudur: Bu kelime tağutu inkar etmeyi ve Allah'a (c.c.) imanı kapsar. Eğer bir kimse Allah'tan (c.c.) başkalarının ilahlığını reddeder de, ilahlığı yalnız noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a (c.c.) verirse, o kişi tağutları inkar edip, Allah'a (c.c.) iman edenlerden olmuş olur."

İbni Kayyım (r.h.), "el-Bedayi" isimli eserinde bu konu ile ilgili güzel açıklamalar getirmiştir.

Ebu Abdullah el-Kurtubi (r.h.), tefsirinde diyor ki: "La ilahe illallah, "O'ndan başka ibadet edilmeye layık kimse yoktur" demektir."

Zemahşeri de şöyle diyor: "İlah; adam ve at (kısrak) kelimeleri gibi cins isimdir. Bu nedenle bu sözcük ister hak ister batıl olsun, kendisine ibadet edilen herkese ve her şeye ad olabilir. Ancak daha sonraları bu isim, sadece gerçek anlamda hak mabud olan Allah (c.c.) için kullanılır olmuştur."

Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: "İlah; itaat olunan ve kendisine ibadet edilen demektir.” “La ilahe illallah” hakkında ise şunları söylüyor: Bu, onun ilahlık hususundaki tekliğini isbat eder. İlahlık ise onun ilminin, kudretinin, rahmet ve hikmetinin kemalini ihtiva eder. Onda aynı zamanda kullarına karşı lütufkarlığının, ihsanının da isbatı vardır. "İlah", "me'luh" demektir. Me'luh ise; "kendisine ibadet olunmaya layık" demektir. Bir takım özelliklere de sahiptir ki, sahip bulunduğu bu özellikler sebebiyle kendisine ibadet olunmaya hak kazanmıştır. O, sevginin gayesi olan sevgili, boyun eğmenin gayesi olan kendisine boyun eğilendir. Çünkü "ilah", sevilen ve ibadet edilen varlıktır. Gönüller sevgiyle kendisine kullukta bulunur, ona boyun eğer, onun için alçalır, ondan korkar, ondan ümitvar olur. Şiddet ve sıkıntı anlarında ona yönelir. Tüm önemli işlerinde ona dua eder, zorluk ve darlık durumlarında sadece ona tevekkülde bulunur, onu anmakla huzura erer ve mutlu olur. Onun sevgisiyle teskin olur. İşte bütün bunlar sadece Allah (c.c.) için yapılır. Bütün bunlardan dolayı "La ilahe illallah" kelimesi, sözlerin en doğru olanıdır. Bunun ehli olanlar "Ehlullah" ve "Hizbullah" tır. Bunu inkara kalkışanlar ise, Allah'ın (c.c.) düşmanı, O'nun gazap ettiği ve intikam alacağı kimselerdir. Eğer bir kimsede bu konuda sağlıklı olursa, artık her mesele, hal ve zevk sıhhate kavuşur. Ancak kul bunu gereği gibi yerine getirmezse, bilgilerinde ve amellerinde bozukluk var demektir."

İbni Kayyım (r.h.) der ki: "İlah" kalblerin kendisini muhabbet, yüceltme ve yönelme, değer verme, tazim, alçalma, itaat, korku, ümit ve tevekkül yollarıyla ilah edindiği varlıktır.

İbn Receb (rha) diyor ki: “İlah” kendisine itaat edilen ve isyan edilmeyendir. Heybet ve celal sahibidir. Sevgi, korku ve ümit onadır. İstekler ona arzedilir ve dua ona yapılır.

İşte bütün bunlar ancak Allah (c.c.) için geçerlidir. Allah'tan (c.c.) başkasının bu konularda hiçbir hak ve yetkisi yoktur.

Kim, ilahlığın özelliği olan bu konularda bir yaratığı Aziz ve Celil olan Allah'a (c.c.) şirk koşar, ilahlığa gölge düşürürse, işte bu kimse Allah'tan (c.c.) başka bir varlığa bağlanmış ve ona kulluk etmiş olur.

Bu durumda olan bir kimse “La ilahe illallah” kelimesindeki ihlasını zedelemiştir ve tevhidinde noksanlık vardır. Bütün bunlar şirkin kısımlarıdır.

El-Buâkâî (r.h.) der ki: "La ilahe illallah" kelimesi büyük bir reddi içermektedir. Bu kelime en yüce Melik (el-Melik’ul-A’zam) olan Allah'tan (c.c.) başkalarının ilahlığını reddeder. ("La ilahe illallah" demek: "el-Melik’ul-A’zam" (En büyük yönetici, hüküm koyucu) olan Allah’ın dışında hakkıyla kulluk ve itaat edilmeye yaraşır gerçek ma’bud kesinlikle yoktur" demektir.) Doğrusu bu, kişiyi kıyametteki büyük korkulardan kurtaracak olan en büyük hatırlatmadır. Bu, eğer faydalı olursa bilgi halini alır. Ancak faydalı olabilmesi için de, bununla amel etmek gerekir. Aksi halde bu durum cehaletten başka bir şey değildir."

Tayyibi der ki: "İlah" kelimesi, "fial (fiâlun)" vezninde olup, "mef'ul" yani "me'luh" demektir. Örneğin; kitabın, mektub (yazılmış) anlamına gelmesi gibi. Kelime "elihe" den, "ilaheten" şeklindedir. Yani: "ubide" den "ibadeten" gibi.

Bu tanımlar alimlerin sözlerinde çokça geçmektedir ve bunlarda tam bir görüş birliği vardır.

“Teysirul Aziz’il Hamid”’de şöyle deniyor:

“İlahın ma’bud anlamında olduğu hususunda icma vardır. Bu ise kabirperestler vb’nin “ilah” kavramına yaptıkları yaratıcı, icad etmeye kadir olan ve buna benzer şekillerdeki tanımları çürütür. Onlar bu kelimeyi bu manada söyledikleri takdirde Allahtan başkasına ibadet etseler, mesela ölülere dua etmek, zorluk anlarında onlara sığınmak, ihtiyaçlarını onlara arzetmek, felaket anlarında onlara adak adamak, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah katında şefaat etmeleri için onlara yalvarmak gibi ve başka ibadet çeşitlerini onlara yapsalar bile tevhidin nihai amacını yerine getirdiklerini zannederler. Bilmezler ki cahiliye dönemindeki Arap kafirlerinden olan kardeşleri de onlar gibi Allahın yaratıcı olduğunu, yoktan var etmeye kadir olduğunu biliyor ve kabul ediyorlardı ve Allaha çeşitli şekillerde ibadet ediyorlardı. O zaman Ebu Cehil, Ebu Leheb ve onlara tabi olanlar bu kabirperestlerin hükmünü alır. Aynı şekilde Vedd, Suva, Yegus, Yeuk ve Nesr putlarına ibadet edenler de böyledir. Zira bunlar onların dinini halis İslam ilan ettiler. Eğer bu kelimenin manası onların iddia ettikleri gibi olsaydı Allah rasulu sav ile kavmi arasında bir ihtilaf olmaması icab ederdi. Bilakis ona icabet edip, çağrısına kulak verirlerdi. Onlara “Allah’tan başka yaratmaya kadir olan yoktur” anlamında “Allahtan başka ilah yoktur” denseydi şüphesiz onlar “İşittik ve itaat ettik” diyeceklerdi.

Allahu teala şöyle buyuruyor: “De ki: «Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?» Onlar: «Allah'tır! « diyecekler. «O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?» de.” (Yunus 10/31)

“Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: «Allah» derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?” (Zuhruf 43/87)

“Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; «Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı» derler.” (Zuhruf 43/9)

İşte bunlar Arapça diline vakıf oldukları için bu kelime-i tevhidin ölülere ve putlara dua etmeyi kökten yıktığının farkındaydılar. Keza Allahtan başkasından şefaat istemeyi de iptal ettiğini ve Allahtan başkasına kulluk etmeyi baştan sona reddettiğinin de bilincindeydiler. Onlar şöyle diyordu:

“Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer 39/3)

«Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir.» (Yunus 10/18)

«İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.» (Sad 38/5)

Ebu Cehil ve Kureyşli küfür önderleri ve diğerleri “la ilahe illallah”ın manasını bunlardan daha iyi biliyorlardı. Allahu teala şöyle buyuruyor:

“Onlara: «Allah'tan başka tanrı yoktur» denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler. Ve derlerdi ki: Deli bir şair için mi ilahlarımızı terkedeceğiz?” (Saffat 37/35-36)

Onlar bu kelime-i tevhidin Allahtan başkasına ibadeti terketmeyi ve ibadeti Allaha has kılmayı gerektirdiğini biliyorlardı. Bu kabirperestler ise kendilerinden dua ve ibadeti Allaha has kılmaları istendiğinde şöyle derler: Biz ihtiyaçlarımızı giderme hususunda sadatlarımızı, seydalarımızı, efendilerimizi ve şefaatçilerimizi terk mi edelim? Onlara şöyle denir: Evet, hak olan bunları terketmek ve ibadeti Allaha has kılmaktır.

Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

“Hayır. O hak ile geldi ve peygamberleri tasdik etti.” (Saffat 37/37)

"La ilahe illallah" kelimesi, Allah'tan (c.c.) başka tüm ilahları reddediyor.Sadece ve sadece Allah'ın (c.c.) ilahlığını kabul ediyor. İşte bu, rasullerin kendisine davet ettiği Kur'an'ın da baştan sona ele aldığı tevhid gerçeğidir. Nitekim Allah (c.c.) cinlerden haber verirken şöyle buyurmaktadır:

"De ki Cinlerden bir grubun Kur'an'ı dinlediği bana vahyolundu. Onlar şöyle demişlerdir: "Biz, doğru yola ileten hayret verici bir Kur'an dinledik ve ona iman ettik. Artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız." (Cin 72/1-2)

"La lahe illallah" kelimesinin söyleyen kimseye fayda verebilmesi için, bu kelimenin red ve kabul ettiği husuların açık bir şekilde bilinmesi gerekir. Bilmenin yanında kişi buna iman etmeli, kabullenmeli ve gereğiyle de amel etmelidir. İşte ancak bu durumda bu kelime kendisine fayda sağlayabilir.

Kim de bu kelimeyi gerçekten ne anlama geldiğini bilmeden, inanmadan ve gereğiyle de amel etmeden söylerse, kendisi için hiçbir yararı yoktur.

Alimlerden yapılan daha önceki nakillerde geçtiği gibi, bu kimselerin durumu sırf cehaletten ibarettir. Bu kelimeyi, içerdiği manayı bilmeden söylemek ancak ve ancak sahibinin aleyhinde bir delil olur. başka bir şeye yaramaz!

Hadiste geçen "Vahdehu la şerike leh" sözü ise, anlatıma kesinlik ve mutlaklık kazandırmakta, ayrıca bu kelimenin içeriğini açıklamaktadır. Kaldı ki Allah (c.c), Kur'an-ı Kerim'de nebi ve rasullerin kıssalarında bu gerçeği ayrıntılı olarak açıklamıştır.

İçler acısı durumlarını ve ne koyu bir cehalete kurban gittiklerini bilmeyen kabirperestlere yazıklar olsun! Bu davranışları ile "İhlas Kelimesi" de denilen, "La ilahe illallah'a ters düşmeleri ne büyük bir zulümdür!

Mekkeli müşrikler ve benzerleri, hem sözle hem de mana olarak "La ilahe illallah" kelimesini inkar ettiler ve söylemediler. Günümüz müşrikleri ise, bu kelimeyi sözlü olarak kabullenip söylüyorlar, fakat anlam bakımından reddediyorlar. Bu insanlar, bu kelimeyi söylemekle birlikte sevgi, ta'zim, korku, umut, tevekkül, dua ve daha nice nice ibadet türlerini başkaları için yapmak suretiyle Allah'tan (c.c.) başkalarını ilah ediniyorlar. Böylece bunların şirkleri Mekke müşriklerinin şirklerini bile geçiyor. Arap müşrikleri başları sıkışınca, hemen samimi olarak Allah'a (c.c.) dua ederlerdi. Çünkü onlar, kendilerindeki sıkıntıyı ve yakın zamanda ve en hızlı bir şekilde Allah'ın (c.c.) gidereceğine inanıyorlardı. Onlar bollukta ve huzur içinde iken Allah'a (c.c.) şirk koşuyorlar, başları sıkışınca sadece O'na yönetiyorlardı. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; fakat Allah, onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen O'na şirk koşarlar." (Ankebut 29/65)

Günümüz müşrikleri ise Allah (c.c.)' yu tanıma ve tevhidi bilme konusunda Arap müşriklerinden ve daha önceki müşriklerden çok daha cahildirler.

Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:

"Sonradan gelenler "İlah" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Bu kelimeyi "yaratmaya ve icrada gücü yetme" demek olan Rububiyet tevhidi anlamında kabul ederek, sadece Allah (c.c.) için samimi anlamda ibadeti bir kenara bırakıp tevhidi inkar ediyorlar. Bu da onların cehaletidir. Halbuki Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

"... Bu itibarla dini Allah'a has kılarak O'na ibadet et." (Zümer 39/2)

Muhyiddin en-Nevevi (r.h.) der ki: "Şunu iyice bilmelisin ki, iyiliği emretmek ve kötülüklerden sakındırmak konusu, zamanla insanlar için önemini yitirmiştir. Günümüzde bu görevi yapan çok az insan kalmıştır. Halbuki emir, iş ve hüküm bu görev ile ayakta durur. Kötülüklerin artmasıyla iyi ve kötü işler birbirine karışmış oldu."

Nevevi (r.h.): "günümüzde" ifadesiyle Hicri 5. ve 6. asırları kastetmiştir. Bu durumda 10. asır ve sonrası için neler neler söylenebilir? Ki bu dönemlerde artık İslamın garibliği iyice yerleşmiştir.

"Ve enne Muhammeden abduhu ve rasuluh" kısmına gelince; burada yer alan, "abd (kul)" kelimesi, ibadet eden "memluk" anlamındadır. Yani o kimse, Allah'ın (c.c.) memlukudur, mülküdür. Ubudiyet, yani kulluk onun özelliğidir. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

"Allah kuluna kafi değil midir?" (Zümer 39/26)

Kul, Allah'a ibadet edip tebliğ görevini üstlenmesiyle üstünlük kazanır. RasulAllah (s.a.v.), bu iki şerefli özelliği de en mükemmel şekliyle üzerinde bulundurması sebebiyle yaratılanların en üstünüdür. Rububiyet ve uluhiyet ise Allahu teala'nın hakkıdır. Bu hususta ne bir nebiyyi mürsel ne de melek-i mukarreb ona ortak koşulamaz.

"Muhammed sav onun kulu ve rasuludur" ifadesinde kul ve rasul sıfatlarını bir arada zikredilerek ifrat ve tefritin önüne geçilmek istenmiştir.

Allahu teala şöyle buyuruyor: "Allah'ın kulu kalkmış O'na dua ederken neredeyse onun etrafında keçeler gibi birbirlerine geçeceklerdi. De ki: «Ben ancak Rabbime dua eder ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmam» De ki: «Ben size ne zarar verebilirim ve ne de fayda sağlayabilirim.» De ki, «Allah'tan beni kimse kurtaramaz ve ben O'ndan başka bir sığınacak bulamam.» «Benim yapabileceğim, sadece Allah'tan size duyuru yapmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir.» Artık kim Allah'a ve onun elçisine baş kaldırırsa, ona içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır." (Cin 72/19-23)

Teysirul Azizil Hamid adlı kitapta şöyle deniyor:

"Burada kul vasfı rasul vasfından önce zikredilmiştir. Görünüşte daha aşağıda olan bir özellik daha üstün bir özellikten önce geliyor. İsa as hakkında yaşanan ifrat ve tefriti engellemek için iki özellik bir arada zikredilmiştir. Nebi sav bu manayı şu sözleriyle tekid etmiştir: "Hristiyanların Meryemoğlunu aşırı yücelttikleri gibi beni yüceltmeyin. Ben sadece bir kulum. O yüzden -benim hakkımda- "Allahın kulu ve rasulu" demekle yetinin. (Buhari 3445 no'lu hadis Ömer ra'dan)."

Rasulullah'ın (s.a.v.) ümmeti olduğunu iddia edenlerden pek çoğu, gerek söz ve gerekse fiilleriyle aşırılığa sapmakta, ona tabi olmayı terkederek, onun getirdiği hükümler konusunda farklı görüşler itimat ederek haberlerin ve hükümlerin tevilinde de aşırılığa gidererek hataya düşmektedirler. Zira hepsinin asıl amacı, delili aslından başka bir anlama yorumlamaktır.

Oysa ki "Muhammed Allah'ın rasulüdür" şeklindeki şehadet, ona iman etmeyi, onun getirdiklerini doğru olarak kabullenmeyi, emrettiklerinde kendisine itaat etmeyi, yasakladıklarından da uzak durmayı gerektirir. Ayrıca onun tarafından gelen emir ve yasakları tazimle karşılayıp içtenlikle yerine getirmeyi, kim olursa olsun asla bir başkasının sözünü Rasulullah'ın (s.a.v.) sözünün önüne geçirmemeyi gerektirir.

Bu kelimenin tefsiri hakkında şeyhimiz Muhammed bin Abdulvehhab'ın çok açık ve güzel, emsalsiz bir açıklaması vardır. İhtiyaç duyanlar oraya müracaat etsinler. Yaratılmışlardan hiç birinin sözü Rasulullah'ın sözüne takdim edilemez, ondan daha üstün sayılamaz. Fakat günümüzdeki ve geçmişteki kendisini ilme nisbet eden kadı ve müftüler buna muhaliftirler. Allah'tan yardım dileriz.

Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:

"Rasulullah'ın (s.a.v.) sözü asla başkasının sözüyle karşılaştırılmamalıdır. Çünkü başkasının yanılması her zaman için söz konusudur ve bu olağandır. Oysa ki Allah (c.c), Nebisi'ni bundan korumuştur. Ona itaat etmemizi, onu örnek edinmemizi emretmiş, itaat etmememiz halinde de bizi tehdit etmiştir.

"Allah ve Rasulü bir şeye hükmettikleri zaman, mümin erkek ve mümin kadınların kendi işlerinde başka bir şeyi seçme hakları yoktur..." (Ahzab 33/36)

"... O'nun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (Nur 24/63)

İmam Ahmed (r.h.) der ki: "Fitne nedir, bilir misin? Fitne; şirktir. Kimi zaman kişinin kalbine bir şey gelir de bunu (hakkı) reddeder, sonunda helak olur."

Aşırıya kaçma; uyma ve terk etme konusunda olabileceği gibi, insanların sözlerinin Rasulullah'ın (s.a.v.) sözünün önüne geçirilmesi durumunda da olur. Alimlerin sözleri bile olsa, eğer ayet ve hadislerin önüne geçiriliyorsa aşırılık ve sapma söz konusudur.

Günümüzde ve daha önceden yaşanılan gerçekler, buraya kadar anlattıklarımıza tamamen zıttır. Özellikle de kendilerini ilmiyle kadı ve müftü sınıfından tanıtanlar bu gerçeklere muhalefet etmişlerdir. Allah (c.c.) yardımcımız olsun.

Darimi (r.h.) "Sünen" adlı eserinde Abdullah b. Selam'dan (r.a.) rivayet ediyor. İbni Selam şöyle diyordu: "Doğrusu biz, Rasulullah'ın (s.a.v.) sıfatını kitabımızda şu şekilde görüyorduk: "Biz seni ümmiler için bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı ve sığınak olarak gönderdik. Sen benim kulum ve rasulümsün. Seni "Mütevekkil" diye adlandırdım. Sen anlayışsız ve katı değilsin. Sokaklara düşüp haykıran da değilsin. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezsin. Bağışlar ve yanlışları görmezden gelirsin. Senin ruhunu, yoldan sapmış olan kavimlerin "Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur" deyip doğru yolu kabul edecekleri zamana kadar almayacağım. Senin sayende kör gözler, sağır kulaklar ve kilitli kalpler açılacaktır." Ata b.Yesar der ki: "Ebu Vakid el-Leysi İbni Selam'ın söylediklerinin aynısını Ka'b'dan dinlediğini bana söylemiştir." (Darimi'nin rivayetinin sonu Ka'b'dan gelen rivayette: "Onun niteliklerinin Tevrat'ta yazılı olduğunu bulduk." şeklindedir)

"İsa, Allah'ın kulu ve rasulüdür" sözü hristiyanların (haşa) "İsa Allah'tır" ya da "Allah'ın oğludur" şeklindeki sözlerinin aksine, İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca hristiyanların "O üçün üçüncüsüdür" şeklindeki inançlarının da zıttınadır. Allah (c.c.) onların söyledikleri sözlerden yüce ve münezzehtir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Allah, kesinlikle bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla beraber hiçbir ilah olmamıştır..." (Mü'minun 23/91)

Bu sebeple İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü olduğunu bilip, buna inanmak ve şehadette bulunmak gerekir.

Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:

"Burada inanılması gereken hakkın nasıl olduğu açıklanmıştır. Muhkem ayetlerde de hristiyan kafirlerine reddiye vardır. Buna göre hristiyanlar üç grupturlar.

Bunlardan bir grup: "İsa Allah'ın kendisidir",

İkinci grup: "İsa Allah'ın oğludur",

Üçüncü grup ise: "İsa üçün üçüncüsüdür" derler.

Bununla İsa (a.s.) ile annesi Meryem'i kastetmektedirler.

Allah (c.c), kitabı Kur'an'da hakkı açıklamış ve tüm batılları yok ederek şöyle buyurmuştur:

"Ey Kitap ehli! Dininizde Allah'ın koyduğu sınıra tecavüz etmeyin ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryemoğlu İsa Mesih,sadece Allah'ın rasulü, Meryem'e ulaştırdığı (ilka ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Allah'a ve Rasulü'ne iman edin. (İlah) "Üçtür" demeyin. Kendi hayrınıza olmak üzere (bu teslis/üçleme safsatasından) vazgeçin. Zira Allah bir tek ilahtır. O, bir oğul sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (Nisa 4/171)

Gerek bu ayet ve gerekse bundan sonraki ayetler işte bu gerçekleri dile getirmektedirler. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah'ın Meryemoğlu Mesih olduğunu söyleyenler, kesinlikle küfre girmişlerdir..." (Maide 5/72)

Bu gerçekler Maide Suresinin bir çok ayetinde sık sık tekrarlanmış ve Rabbimiz tarafından gerekli tüm açıklamalar yapılmıştır. Nitekim Allah (c.c), rasulü İsa'nın (a.s.) bunları kendisinin izniyle henüz beşikte iken, konuşarak insanlara haber verdiğini zikretmiştir."

Bilindiği gibi Allah (c.c), İsa'yı (a.s.) babasız olarak bir anneden yaratmıştır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah Ademi'de topraktan yaratmış, sonra ona 'Ol' demiş, o da hemen oluvermişti." (Al-İmran 3/59)

Dolayısıyla İsa (a.s.) ne Rab'dır, ne de ilah... Allah (c.c), müşriklerin şirk koştukları şeylerden uzak ve münezzehtir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Meryem çocuğu gösterdi. 'Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz ki?' dediler. Çocuk: 'Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı: Doğduğum günde, öleceğim günde ve dirileceğim günde bana selam olsun' dedi. İşte hakkında kuşkuya düştükleri Meryemoğlu İsa, gerçek söze göre budur. Allah çocuk edinmez. O münezzehtir. Bir işin olmasma hükmederse ona ancak 'Ol der, oda olur. "Doğrusu Allah benim de,sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin; işte doğru yol budur." (Meryem 19/29-36)

Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:

"Allah (c.c.) Sırat-ı Mustakim'i açıklayarak, bu yola girenlerin kurtulacağını, bundan ayrılanların da helak olacağını bildirmiştir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah, Adem'i topraktan yaratmış, sonra ona 'Ol' demiş, o da hemen oluvermişti. Bu hak Rabbinden gelmiştir. O halde kuşkulananlardan olma." (Al-i İmran 3/59-60)

Allah (c.c.) doğru yolu açık ve net olarak belirtmiş, tevhid için hakkı ortaya koymuş, müşrikler istemeseler de batıl iptal etmiştir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Mesih Allah'a kul olmaktan asla çekinmemiştir. En yakın melekler de öyle. Zaten kim, Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki Allah Kıyamet Günü onların hepsini huzurunda toplayacaktır." (Nisa 4/172)

Mümin bir kimse, Yahudilerin iddia ettikleri: "İsa, (haşa) zina ürünü bir çocuktur!" şeklindeki düşmanca saldırıları ve saçmalıkları reddeder. Çünkü Yahudiler İsa'nın da (a.s.) düşmanıdırlar. Allah (c.c.) onlara lanet etsin. Bir kimsenin, Yahudi ve Hristiyanların İsa (a.s.) hakkındaki düşüncelerini ve onların diğer açık küfürlerini bildiği halde, onlarla bağlarını kesmedikçe müslüman olabilmesi ya da müslüman kalabilmesi mümkün değildir. Bir kimsenin müslüman olabilmesi için, onların söylediklerini reddederek, İsa'nın (a.s.) Allah'ın (c.c.) kulu ve rasulü olduğuna da iman etmesi gerekir.

"Kelime" den kasıt İsa as'dır. Çünkü -selef müfessirlerinin de belirttiği gibi- o, Allahu teala'nın "Kun: Ol" emriyle vücud bulmuştur. İmam Ahmed b. Hanbel'de (r.h.) Cehmiye'ye reddiye konusunda şöyle der:

"Allah'ın (c.c), Meryem'e ilka ettiği "kün (ol)" kelimesi ile İsa (a.s.) oluverdi. İsa (a.s.) Allah'ın "ol" emriyle yaratılmıştır fakat "kun" kelimesinin kendisi değildir. "Kun: Ol" Allah'tan gelen bir kelimedir ve mahluk değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen gerek hristiyanlar gerekse Cehmiye İsa (a.s.) konusunda Allah'a (c.c.) yalan isnat etmişlerdir. Zira Cehmiyye İsa Allahın ruhu ve kelimesidir, dolayısıyla Allahın kelamı mahluktur, diyor. Hristiyanlar ise İsa Allahın zatından bir ruhtur ve zatından bir kelimedir. Biz de diyoruz ki İsa as kelime ile olmuştur, kelimenin kendisi değildir."

(Ahmed b. Hanbel (r.h.), "Cehmiye'ye Red" adıyla kaleme aldığı eserinin 20. sayfasında şu ifadeler yer veriyor: "Cehmiye şöyle dedi: "Biz Kur'an'da bir ayet bulduk. Bu ayet, Kur'an'ın mahluk olduğuna delalet etmektedir. Biz de kendilerine: "Bu hangi ayettir?" diye sorduk. Şöyle dediler: "Allah'ın (c.c): "Meryem oğlu İsa Allah'ın rasulü ve Allah'ın Meryem'e ilka ettiği kelimesidir." (Nisa 4/171) ayetidir. İsa da (a.s.) mahluktur.") "Allah'ın Meryem'e ilka ettiği kelimesidir."

Kurratul uyun'da da belirtildiği gibi bu ifade Allah hakkında kelam sıfatını kabul etmeyen Cehmiye'yi reddeder.

Bu hadis hakkında, İbni Kesir (r.h.) der ki: "Allah (c.c.) İsa'yı öyle bir kelimeyle yarattı ki, o kelime ile Cebrail'i (a.s.) Meryem'e (a.s.) gönderdi. Sonra Cebrail (a.s.) ona Allah'ın (c.c.) izniyle ruhunu üfledi. Allah'ın (c.c.) izniyle İsa (a.s.) oluverdi. İsa (a.s.), "Kün (ol)!" denildiğinde, hemen oluveren bir kelimeden yaratılmıştır. Allah'ın (c.c.) Meryem'e (a.s.) gönderdiği ruh, Cebrail'dir (a.s.)."

"Ondan bir ruh" ibaresi hakkında Übeyy b. Ka'b der ki: "İsa (a.s.), Allah'ın (c.c) yarattığı ve "... Ben sizin Rabbiniz değil miyim?Evet, dediler..." (A'raf 7/172) ayetiyle kendilerinden söz aldığı ruhlardan bir ruhtur. Allah (c.c.) o ruhu, Meryem'e gönderdi ve o da ona girdi." (Abd b. Humeyd. Abdullah b. Ahmed, İbni Cerir, İbni Ebu Hatim)

Süleyman bin Abdullah'ın şerhinde ayrıca şunlar nakledilmiştir:

Ebu Varrak (Atiyye bin el-haris) "Ve ruhun minhu" kavli hakkında şöyle diyor: Ondan bir nefha, bir üfleyiş demektir. Zira o Cebrail tarafından Allahın emriyle meydana gelmiştir ve ruh olarak adlandırılmıştır. Çünkü Cebrail as'ın üflemesiyle oluşmuştur.

İmam Ahmed ise şöyle diyor: "Ruh onun emriyle ona girmiştir. Ardından aşağıda gelecek olan Casiye suresindeki ayeti zikrediyor. Bu ayetteki minhu: Ondan ibaresi min emrihi yani onun emrinden manasındadır.

Hafız İbni Hacer el-Askalani (r.h.) der ki: "Allah'ın (c.c.) "Ondan bir ruh" diye nitelendirmesi "Onun tarafından yaratılan bir ruh." manasına gelir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

"O, göklerde ve yerde bulunan şeylerin hepsini kendi katından (minhu) sizin emrinize amade kılmıştır..." (Casiye 45/13)

Ayetin manası şöyledir: Her şeyi Allah (c.c.) yaratmıştır. Nitekim başka ayetlerde de anlatıldığı gibi, tüm bu eşyalar Allah'tandır (c.c). O'nun yaratması, kudreti, var etmesi ve hikmeti sayesinde emre amade olmuşlardır."

"Ondan bir ruh" ifadesinin anlamı şöyledir: "O da diğer ademoğulları gibi, yaratılmıştır. Çünkü Allah (c.c.) diğerleri için şöyle buyurmuştur: "Onu şekillendirdiğimde, ruhumdan ona üfledim." Yine başka bir ayette de "O'nun yaratılması da tıpkı Adem'in yaratılması gibidir... " (Al-i İmran 3/59) buyrulmuştur.

Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki: Allah'a izafe edilen bir şey eğer kendi başına veya mahlukattan bir şey vasıtasıyla kaim olamayacak hususiyette ise onun ancak Allahu teala vasıtasıyla kaim olan bir ilahi sıfat olması icab eder. Bu takdirde onun mahlukata izafe edilmesi imkansız olur. Eğer Allaha izafe edilen bu şey, İsa ve Cibril (aleyhimasselam) veya Ademoğullarının ruhları gibi müstakil varlığı olan şeyler ise bunların Allah'ın sıfatı sayılması imkansızdır. Çünkü kendisi müstakil varlığı olan bir şey bir başkasının sıfatı, özelliği olamaz. Allah (c.c.)'a nispet edilen şeyler iki kısımdır:

Birincisi: Yaratması ve icat etmesi bakımındandır. Bu tüm yaratıklar için geçerlidir. "Allah'ın (c.c.) göğü", "Allah'ın (c.c.) arzı" ifadelerinde olduğu gibi. Bu nedenle tüm yaratılanlar Allah'ın (c.c.) kulları tüm mallar da Allah'ın (c.c.) malıdır.

İkincisi: Kendisine ait olan anlam yönüyle Allah'a (c.c.) nispet edilmesidir. O'nun sevdiği, emrettiği ve razı olduğu şeyler gibi.

Mesela Beytullah'ın, orada ibadet yapılması yönüyle Allah'a (c.c.) nisbet edilip de başkasına nispet olunmaması gibi. Aynı şekilde, humus ve ganimet malları için "Allah (c.c.) ve Rasulü'nün malı" denmesi gibi. İşte bu yönüyle, "Allah'ın (c.c.) kulları" denilince; O'na ibadette bulunanlar, emrine itaat edenler kastedilmektedir. İşte bu nispet türü, Allah'ın (c.c.) ilahlığını, şeriatini ve dinini içerir. Diğeri ise, rububiyetini ve yaratmasını kapsar."

"Katından bir ruh" ifadesi zahiren diğer Ademoğullarından farklı bir hususiyetin olmasını gerektirir. Zira Allahu teala -Adem as hakkında mealen- "Ben ona şekil verdim ve ruhumdan üfledim" buyurmaktadır. Zaten bir önceki ayette de İsa as'ın durumunun Adem as'ın durumu gibi olduğu vurgulanmıştı. Allahu alem.

Kurratul Uyun'da şöyle deniyor:

Yani İsa'nın (a.s.) ruhu da, Allah'ın (c.c.) Adem as'ın sulbunden yarattığı ve de ilahlığını ve rabbliğini kabul hususunda ahid aldığı ruhlardan bir ruhtur.

(Ey Peygamber insanlara şu zamanı hatırlat ki) hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» (demişti de) onlar: «Evet (Rabbimizsin), şahit olduk» demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: «Biz bundan habersizlerdik» demenizi (önlemek) içindir. (A'raf 7/172)

İbni Cerir, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini bize rivayet eder: "Cebrail (a.s.), Meryem'in elbisesini yeninden üfledi. Bu üfleme, ta rahme ulaşıncaya dek sürdü ve Meryem böylece İsa'ya (a.s.) hamile kaldı."

Suddiye göre ise bu nefha onun kalbine girmiş ve ordan hamile kalmıştır.

İbni Cureyc ise şöyle diyor. "Diyorlar ki, onun elbisesinin koluna üfledi." Evet, Cebrail üfledi, Allah da (c.c.) onu "Ol!" emriyle yarattı. O da oluverdi. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "... Onu tamamladığım ve ruhumdan ona üflediğim zaman..." (Hicr 15/29) Kendisinden başka yaratan ve yine kendisi dışında ibadet edilmeye layık ilah olmayan yüce Allah'ı (c.c), tüm eksik sıfatlardan ve kafirlerin nitelendirmelerinden tenzih ederim. Kimi hristiyan bilginleri, bazı İslam alimlerine Allah'ın (c.c) "Ondan bir ruh" kavli hakkında sorular yöneltmişlerdi. Alimler cevap olarak onlara şöyle demişlerdi:

"Bu, yalnızca İsa'ya (a.s.) ait bir özellik değildir. Tüm yaratıklar da bu hükme tabidirler. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından emrinize amade kılmıştır..." (Casiye 45/13) Yani yaratmak ve var etmekle bunu yapmıştır. İsa da (a.s.) öteki yaratıklar gibi yaratılmıştır. Bu hadiste Allah'ın (c.c), nebi ve rasullerin düşmanları olan Yahudilere reddiye vardır.

Gerek Yahudiler, gerekse hristiyanlar birbirleriyle çelişki içerisindedirler. Yahudiler İsa'nın (a.s.) zina ürünü olduğunu ileri sürerler. Allah (c.c.) onların hepsine lanet etsin. Allah (c.c.) kitabında onları yalanlamış, sözlerini geçersiz kılmıştır. Tıpkı sapık hristiyanlarınkini geçersiz kıldığı gibi...

Hristiyanlar da Yahudiler de İsa (a.s.) hakkında aşırı giderek sapık fikirler ürettiler. Her iki grup da haktan ve doğru yoldan uzaklaşmışlardır. Allah (c.c.) kitabının bir çok yerinde onlara uyanlarda bulunmuş, doğruyu açıklayarak, İsa'nın (a.s.) beş büyük elçiden biri olduğunu bildirmiştir. Rasulullah (s.a.v.)'a:
"Resullerden ulu'l-azm olanların sabrettikleri gibi sen de sabret!" buyurarak onların sabrettikleri gibi sabretmesini emretmiştir.

Onlar tüm rasullerin en faziletleri, Rasulullah da (s.a.v.) onların en faziletlisidir. Onlara, diğer nebi ve rasullere, onları en iyi şekilde izleyenlere Kıyamate kadar salat ve selam olsun.

"Cennet de Cehennem de haktır."

Bunu yüce Allah (c.c.) bize kitabında haber vermiştir. Allah (c.c.) Cenneti takva sahibi mümin ve muttaki kulları için hazırlamıştır. Nitekim Allah (c.c.) Cennet hakkında şöyle buyuruyor:

"Ey insanlar! Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği gök ve yerin genişliği gibi olup, Allah'a ve Rasulüne iman eden kimseler için hazırlanmış olan Cennete kavuşmak için yarış edin. Bu Allah'ın dilediği kimseye verdiği bir lütuftur. Allah büyük lütuf sahibidir." (Hadid 57/21)

Allah (c.c.) Cehennem hakkında da şöyle buyuruyor:

".. Kafirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının." (Bakara 2/24)

Bu iki ayet ve konu ile ilgili diğer ayetlerde, Cennetin de Cehennemin de Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olduğu açıklanıyor. Oysa ki bid'atçılar bunun aksini savunuyorlar.

Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniliyor:

"Cennete ve Cehenneme inanmayanlar hem Kur'an'ı hem de rasulleri inkar etmiş olurlar. Çünkü Allah (c.c.) Cenneti ve oradaki ebedi nimetleri açıklamış ve buranın takva sahiplerinin yurdu olduğunu bildirmiştir. Aynı şekilde Cehennem ateşini ve onda bulunan azabı da açıklamış, bunu kafir ve müşrikler için hazırladığını bildirmiştir."

Yukarıda geçen her iki ayette de ahirete iman konusu yer almaktadır.

"Allah hangi amel üzere olursa olsun Cennete koyar."

Bu cümle, şart cümlesinin cevabıdır. Bir başka rivayette de şöyle buyrulmuştur: "Allah bu kimseyi Cennetin sekiz kapısından dilediğinden Cennete koyar."

Hafız İbni Hacer el-Askalani (r.h.) der ki: "Hangi amel üzerinde olursa olsun" sözünün anlamı şudur: İster salih amel üzere olsun, ister fesat üzere... Çünkü tevhid ehli mutlaka Cennete girecektir. Buradaki "Ala ma kane min'el amel" ifadesi "Üzerinde bulunduğu amele göre" şeklinde de manalandırılabilir. O zamanki anlam da; herkesi amellerine göre derecelendirip Cennet ehlini Cennete koymasıdır."

Kadı İyaz rh.a diyor ki: Ubade hadisinde geçen bu müjde sadece Allah rasulunun bu hadiste zikrettiği hususlara iman eden ve şehadeteyni tasdik ederek hadiste haber verilen iman hakikatini ve tevhidi elde edenlere mahsustur. Günahlarının yanında bundan dolayı ona ecir verilir. Onun için rahmet, mağfiret ve cennet vardır.

" فإن الله حرم على النار من قال: لا إله إلا الله يبتغي بذلك وجه الله "

(İtban b. Malik b. Amr b. Aclan el-Ensari. Salim b. Avf oğullarındandır. Tanınmış bir sahabidir. Muaviye döneminde vefat etmiştir) İtban b. Malik'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah (c.c.) kendisinin rızasını isteyerek 'La ilahe illallah' diyen kimseye Cehennemi haram kıldı." (Buhari, Rikak: 6, İstitabe: 9, Müslim, İman: 47, Tirmizi, İman: 17, Ahmed: 4/44)

Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:

"Sadece konu başlığına uygun olan "Kim La İlahe İllallah derse" sözünü alarak hadisi kısa geçmiştir. Bu kelimenin delalet ettiği gerçek mana ihlası içermekte ve şirki reddetmektedir. Bilindiği gibi sıdk ve ihlas birbirinden ayrılamazlar. Biri olmazsa diğeri de olmaz. Eğer kişi ihlaslı değilse, (yani ibadeti Allah'a has kılmıyorsa) müşriktir. Sadık (dürüst) değilse, münafıktır. İhlaslı olan biri, kimsenin Allah'tan (c.c.) başka ilahlığa layık olmadığını içtenlikle söyler. İşte bu tevhid, İslam'ın temelidir. Bunu İbrahim Halil (a.s.) ve oğlu İsmail (a.s.) en güzel şekilde şöyle dile getirmişlerdir:

"Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olan müslümanlardan eyle ve zürriyetimizden de sana teslim olan müslüman bir ümmet yetiştirir!.." (Bakara 2/128)

"'Ben bir muvahhit olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah'a yönelttim. Ben asla müşriklerden değilim' demişti." (En'am 6/79)

Ayette geçen: "hanif" kelimesi; şirki terkeden, müşrik kimselerle bağlarını koparan, onlara düşmanlık gösteren, gizli ve açık her durumda amellerini Allah (c.c.) adına ihlasla yapan" demektir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Kim muhsin olarak kendisini Allah'a teslim ederse, en sağlam kulpa yapışmış olur..." (Lokman 31/22)

Ayette geçen "Yüzünü muhsin olarak Allah'a teslim ederse." sözünden kasıt, içinde şirk barındırmayan, nifaka yer vermeyen tam bir ihlastır. İşte bu ve benzeri ayetlerin anlamlarının bu şekilde olduğunda ümmet arasında görüş birliği vardır. Bu, "La ilahe illallah" sözüyle söylenmek istenen manadır. Bunun içindir ki, Allah (c.c):

"En sağlam kulpa yapışmıştır." buyurmuştur.

Bu müjde, bu kelimeyi söyledikleri halde Allah (c.c.)'tan başkasını çağırıp dua eden ve Allah'tan (c.c.) başkasından , hiçbir yarar ve zarar vermeyen ölü ve gaibte olan kimselerden medet umanları içermez. Ne acıdır ki bugün toplumun çoğu böyledir. Çünkü bu kimseler her ne kadar bu kelimeyi söylemekte iseler de, bununla çelişen işleri buna karıştırmışlardır. Bu kelime, bunun ne anlama geldiğini, neleri red ve neleri kabul ettiğini bilerek söyleyen kimseden başkasına asla fayda vermez. Bunun manasının cahili olan kimse, bu kelimeyi ne kadar söylese de bu cehaletinden dolayı kendisine hiçbir yarar sağlamaz. Zira Arapça dil kaideleri de benim kasdettiğim bu şirki reddetme hususunu içerir.

Aynı şekilde manasını bilse bile buna yakinen inanmadığı takdirde durum yine aynıdır. Nitekim yakin gidince yerini şüphe alır. Rasululllah'ın (s.a.v.) hadislerinde bunu "Şüpheye yer bırakmaksızın" sözüyle kaydetmesi, bu kelimenin bilerek ve yakini bir inançla söylenmesi gerektiğini gösterir. Hadisteki "Kalbinden samimiyetle ve doğrulukla" ifadesi de bunu destekler. Nitekim söyleyen kimse, söylediğinde dürüst değilse, yine hiçbir fayda görmez. Zira bu kalbin dili yalanlaması halidir. Mesela münafıklar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. Müşrikler de böyledir. Çünkü bunlar da ihlasla çelişen şirki işlemektedirler. Halbuki, "La ilahe illallah" sözünün fayda verebilmesi için, Allah (c.c.) için ihlaslı olmak, şirki reddedip ondan beri olmak Allah'ın (c.c.) eşi ve ortağı olmadığına gönülden şahitlik etmek gerekir. Böyle olmayınca: "La ilahe illallah" sözü nasıl yarar sağlasın ki? Bu, aynı putperestlerin durumuna benzer ki onlar "Allah'tan başka ilah yoktur" dedikleri halde bunun delalet ettiği ihlası inkar ederler ve onun ehline düşmanlık ederler, aynı şekilde şirke ve taraftarlarına da yardım ederler.

İbrahim (a.s.) babasına ve kavmine demişti ki: "Beni yaratan hariç, sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinizden uzağım. Çünkü beni doğru yola iletecek olan O'dur. Bu sözü ardından gelecek olanlara bir miras olarak bıraktı..." (Zuhruf 43/26-28)

İbrahim (a.s.) bu sözleri asıl manasında kullanarak; şirkten uzaklaşıp, ortağı bulunmayan ve tek olan Allah'a (c.c.) katıksız olarak kulluk etmeyi kastetmiştir. Kim bunu, ihlaslı olarak söylemezse yalan söylemiş, ihlası reddederek şirki kabul etmiş olur. Ve böylece bu durumda olan kişi ancak kendisini yalancı çıkarmış olur.Error! Hyperlink reference not valid. Bu kelimenin delalet ettiği şeylerin aksine hareket etmiş olup bu kelimeyle sözde reddettiği şirki kabul etmiş; sözde kabul ettiği tevhidi de reddetmiş sayılır.

İşte bu anlattıklarımız üçüncü asırdan sonra ümmetin çoğunluğunun içinde bulunduğu durumu yansıtır. Bu durumun sebebi de, söyledikleri kelime-i tevhidin manasını bilmemek, hevaya uyarak rasullerin gönderiliş amacı olan tevhide ve şeriata uymayı bir kenara itmek ve hakkı kabul etmemektir."

"Teysir'ul Aziz'il Hamid" adlı eserde bu hadisle ilgili şu açıklamalar yer almaktadır:

Bu hadis Şeyhayn yani Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği uzun bir hadisin bir bölümüdür. Bil ki zahiri bu şekilde şehadet getiren herkese ateşin haram kılındığına delalet eden bu hadis gibi bir çok hadis varid olmuştur. Enes ra'dan gelen hadis de bu şekildedir.

Katade şöyle diyor: "Bize Enes b. Malik (r.a.) anlattı. Rasulullah (s.a.v.) bineği üzerinde idi ve arkasında da Muaz (r.a.) bulunuyordu. Bu sırada şöyle buyurdu: "Ey Muaz!" Muaz da (r.a.): "Buyur, emret ey Allah'ın Rasulü! dedi. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey Muaz!" Muaz da (r.a.): "Buyur, saadetler dilerim ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Rasulullah (s.a.v.) yine: "Ey Muaz!" dedi. Muaz da (r.a.): "Buyur, saadetler dilerim Ey Allah'ın Rasulü!" dedi. Sonra Rasululllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim gönülden gelerek Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına Muhammed'in (s.a.v.) de Allah'ın rasulü olduğuna şehadette bulunursa, Allah o kimseye Cehennem ateşini haram kılar." Muaz (r.a.): "Ey Allah'ın Rasulü! Bunu halka müjdeleyeyim mi?" dedi. Rasulullah (s.a.v.): "O takdirde buna güvenerek tembellik gösterirler." buyurdu. Muaz (r.a.), ölümü esnasında gizli kalacağı ve günahkar olacağı korkusu ile bunu insanlara açıkladı."

Mutemir, babasının kendisine Enes'in şöyle dediğini haber verdiğini anlattı:
"Bana, Nebi'nin (s.a.v.) Muaz b. Cebel'e (r.a.):

"Kim hiçbir şeyi şirk koşmaksızın Allah'a kavuşursa, Cennete girer." buyurduğu, onun da: "Halka müjdeleyeyim mi?" diye sorduğu, Rasulullah'ın da (s.a.v.) cevap olarak: "Hayır! Ben onların buna güvenerek tembellik edeceklerinden korkarım." buyurduğu anlatıldı.(Buhari Cihad: 46, Müslim İman: 49)

Ubade bin Samit'ten yukarda merfuan rivayet edilen hadis de bu şekildedir:
"Herkim tek ve ortağı bulunmayan Allah'tan başka, her ilah edinileni reddetmeyen Lâ ilahe illallah'a, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna, ha aleyhisselemın da Allah'ın kulu, Rasûlü ve Meryem'e ilka edilmiş kelimesi ve kendisinden bir ruh olduğuna tanıklık eder, cennetin ve cehennemin hak olduğunu kabul ederse, Allah onu hangi amel üzere bulunursa bulunsun cennete Sokar.» Buhârî, Müslim rivayet etmişlerdir.

Bu tarz hadislerde şehadeteyni getiren kimselerin cennete gireceğinden bahsedilmiş, ancak onlara ateşin haram kılındığından bahsedilmemiştir. Ebu Hureyre (ra)'dan rivayet edilen hadis ise şu şekildedir: O, Tebuk gazvesinde Nebi sav ile beraberken Allah rasulu şöyle buyurmuştur: Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine benim Allah'ın rasulu olduğuma şehadet ederim. Allah'a şüpheden uzak olarak bu ikisiyle kavuşan hiç bir kulunu O, cennetten mahrum etmez" (Muslim/İman: 27, Ahmed, 421/2)

Ebu Zerr (ra) hadisi ise şöyledir: "La ilahe illallah deyip de bunun üzerine ölen hiç bir kul yoktur ki cennete girmesin." (Buhari, libas: 5827, Muslim iman: 94)

Ben de derim ki: Tüm bu anlatılanlardan anlaşılan şu ki, "Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadette bulunma" ifadesinin anlamı, kesinlikle şirkin terkini kapsamaktadır. Dolayısıyla bu kelimeyi söyleyen kimsenin doğruluğa, samimiyet ve ihlasa dikkat etmesi gerekir.

Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) ve başkaları der ki: "Bu ve benzeri hadislerde şehadet eden kimse için " Anlatılan ve bilgi verilen esaslar çerçevesinde inanır, söyler ve böylece vefat ederse" denilmektedir. Nitekim hadiste:
"Kalbinden samimiyetle hiçbir şüpheye yer vermeksizin, doğruluk ve yakin ile söylerse" diye kayda bağlanması bu gerçeği dile getirir. Çünkü gerçek ve hakiki anlamdaki tevhid; kişinin tüm benliğiyle kendini Allah'a (c.c.) vermesidir. Kim Allah'tan (c.c.) başka ilah olmadığına içtenlikle ve samimi bir şekilde şehadette bulunursa, bu kimse Cennete girecektir. Çünkü ihlas, insanın içtenlikle, kalpten gelerek ve günahlarına nasuh tevbesiyle tevbe ederek Allah'a (c.c.) yönelmesidir. Eğer kul, bu hal üzere vefat ederse, bu dereceye erişmiş olur. Çünkü tevatür derecesindeki hadisler bize şu gerçeği bildiriyor: "La ilahe illallah" diyen ve kalbinde bir arpa tanesi ağırlığında, bir hardal tanesi ağırlığında ve nihayet zerre ağırlığında iyilik bulunan kimse Cehennem ateşinden çıkacaktır."

Yine tevatüre varan bilgilere göre, "La ilahe illallah" diyen günahkarlar (Allah c.c. mağfiret etmezse) önce Cehenneme girecek, sonra oradan çıkacaklardır. Tevatür derecesine varan bir başka bilgi de, Allah'ın (c.c), ademoğlunda var olan secde izine Cehennem ateşini haram kılmış olmasıdır. Bunlar da Allah (c.c.) için namaz kılıp secde edenlerdir. Yine tevatüre varan bilgilere göre, Allah (c.c): La ilahe illallah" diyen (ve bunun gerekleriyle amel eden) bir kimseye Cehennem ateşini haram kılmıştır.

Kim Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed'in de (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna şehadette bulunursa, bu kelime ile çok ağır şartları kabul etmiş olduğunu mutlaka bilmek zorundadır. Çünkü çoğu kimse bunu söylediği halde ihlası bilmemekte, bu kelimeyi sadece bir taklit ve gelenek olarak söylemektedirler. Zira imanın tadı bunların gönüllerine yerleşmemiştir. Çoğu da ölüm anında ve kabirde fitneye maruz kalmaktadırlar. Aynı şu hadiste zikredildiği gibi: “Ben insanların bir şeyler söylediğini duydum, onların dediklerini tekrar ettim”. Bu gibi kimselerin yaptýklarý þeylerin çoðu sadece taklitten ve delilsiz olarak körükörüne kendileri gibi birtakým insanlara uymaktan ibarettir. Bu kimseler yüce Allah'ýn (c.c.) þu ayetinde ifade edilen kimseler gibidirler:

"... Biz atalarýmýzý bir din üzere bulduk ve doðrusu biz onlarýn izine uymaktayýz." (Zuhruf 43/23)

Bu durumda hadisler arasında asla bir çelişki yoktur. Çünkü bu kimse bunu ihlas ve yakin ile söyler ve herhangi bir günahta ısrarlı olmazsa, bu durumda ihlasının ve yakininin kemali, Allah'ın (c.c.) o kimseye, her şeyden daha sevgili olmasını sağlar. Çünkü böyle bir durumda, kalbinden Allah'ın (c.c.) haram kıldığı şeylere karşı bir istek ve aynı şekilde Allah'ın (c.c.) emirlerine karşı da bir hoşnutsuzluk söz konusu olmaz. İşte kendisine, önceden işlediği günahları olsa da, Cehennem ateşinin haram kılındığı kimse budur. Çünkü artık ihlas, bu anlamda bir tevbe, bir muhabbet ve bir yakin söz konusudur. Durum böyle olunca, gecenin gündüzü ortadan kaldırdığı gibi bu kimseden günahlar silinir. Eğer bu kelimeyi gereği gibi söyler, anlamını bilir, büyük şirk ve küçük şirke bulaşmaz, herhangi bir günahta da ısrarlı olmazsa, bu kimseye mağfiret olunur ve Cehennem ateşi kendisine haram kılınır.

Bir kimse bu kelimeyi ihlaslý bir þekilde söyler, þirki terkedip bu kelimeyle çeliþecek þeyleri yapmazsa, bu hayýr karþýsýnda bütün kötülükleri silinir ve o kimsenin vücudu Cehennem ateþine haram kýlýnýr. Ve ilerde gelecek olan “bitaka” hadisinde geçtiði gibi terazisindeki sevaplar bu tevhid sayesinde baskýn çýkar. Ancak bu kimsenin Cennetteki derecesi iþlediði günahlar oranýnda eksilir. Günahlarý iyiliklerine baskýn gelen ve günahta ýsrarlý olan kimseye gelince, bunun durumu farklýdýr. Eðer bir kimse bu hal üzere ölmüþse artýk onun için Cehennem gerekli olur. “La ilahe illallah” deyip büyük þirkten kurtulmuþ olsa bile bu hal üzere ölmemiþse ve bilakis bunlardan sonra günahlarýný tevhidin sevabýndan baskýn çýkartacak iþler yapmýþsa ve bu sözünde samimi olsa bile bu tevhid ve ihlasý yýpratacak ve zaafa uðratacak günahlar iþlemiþse günahlarýn ateþi ta ki bu kiþiyi yakana kadar kuvvetlenir. Bu, yakin ve ihlas sahibi olan þu kiþinin durumunun zýttýdýr ki onun günahlarý sevaplarýný geçmemiþtir ve o günahlar üzerinde ýsrarcý olmamýþtýr. Ýþte bu kiþi bu hal üzere ölürse cennete girecektir.

Ýhlaslý kimse için korkulacak durum iyiliklerini geçip imanýný azaltacak kadar günah iþlemesidir. Bu kimse tevhid kelimesini günahlarýnýn tümüne engel olacak þekilde ihlaslý ve yakin anlamda söylemezse, bu kimsenin sonunda hem büyük hem de küçük þirke düþmesinden korkulur. Büyük þirkten kurtulsa bile, küçük þirkten eser kalýr. Buna bir de bu tarz küçük þirkten iþlediði günahlar eklenirse, bu günahlar sebebiyle terazide günah tarafý aðýr gelir. Þüphesiz günahlar kiþinin imanýný ve yakinini zaafa uðratýrlar. Sonunda "La ilahe illallah" sözü zayýflar ve kalpteki samimiyet ve ihlas da yok olur. Bu fiillerine raðmen bu kelimeyi söyleyen kimse, adeta bununla eðlenen veya uyuklama halinde söyleyen ya da Kur'an ayetlerini okurken sesinin güzelliðini duyan fakat bundan hiçbir zevk ve haz almayan kimse gibidir. Çünkü bu kimse, bu kelimeyi doðru ve yakin anlamda söylememekte aksine söylemesinin hemen ardýndan bunun zýddý olan günahlar iþlemektedir. Ve böylece yaþayýp bu halde ölmektedir. Bu kimsenin o kadar çok günahý vardýr ki, bu günahlar onun Cennete girmesine engel oluþturur. Çünkü günahlar artýnca, dile tevhid kelimesini söylemek aðýr gelir. Bundan sonra kalp de kararýr ve salih ameli hoþ görmez olur. Kur'an dinlemek iþine gelmez. Allah'tan (c.c.) baþkasýnýn anýlmasýyla adeta mutlu olur. Batýl ile huzur bulur, kötü ve fýsk sözleri tatlý bulur. Hak ehli olan kimselerle birarada bulunmak istemez, gaflet ehli olan kimselerle düþüp kalkar. Bu gibiler, tevhid keiimesini söylerken dilleriyle söylerler fakat kalplerine indirmezler. Söyledikleri hep aðýzda kalýr. Kesinlikle doðruluk ve samimiyetle bunu amele dönüþtürmezler.

Hasan-ý Basri (r.h.) der ki: "İman süsten ve temenniden ibaret değildir. Ancak iman; kalplerde yerleşen ve amellerle doğrulanıp desteklenendir. Kim hayır söyleyip, hayır amel işlerse onun imanı kabul edilir. Kim hayır söylemeyip, hayır amel işlemezse, iman iddiası ondan kabul olunmaz."

Bekr b. Abdullah el-Müzeni der ki: "Ebu Bekir (r.a.) diğer sahabeleri, namazının ve orucunun çokluğu ile geçmedi. Ancak kalbinde yerleşen bir şeyle geçti."

Bir kimse "La ilahe illallah" der ve gereðiyle amel etmezse, bu sözü söylemesine raðmen günah iþlerse bu iþlenen günahlar, sahibinin doðruluðunu ve yakinini zayýflatýr ve bir de buna ameli küçük þirki de eklerse ve nihayet bu hal üzere ölürse Bu da o kimsenin iyiliklerinin hafif, kötülüklerinin de aðýr basmasýna neden olur. Ancak samimi ve yakin anlamda, doðrulukla bu kelimeyi söyleyenler bundan müstesnadýr. Böylelerinden her kim asýl günahtan –yani þirk- kaçýnýr ve onun tevhidi sýdk ve yakini de ihtiva ederse hasenatý aðýr basar.

Bu kelime-i tevhidi söyledikleri halde ateþe girenler ise þunlardýr: Onu tasdik ve tam bir inançla söylemeyenler, münafýklar. Veya onu söyleyip de sonrasýnda sevaplarýndan aðýr basacak günahlar kazananlar. Sonra bunlar yüzünden sýdk ve yakinleri zaafa uðrayanlar. Bundan sonra da onu tasdik ve yakin olmaksýzýn söylemeye baþlayanlar. Zira günahlar kaplerindeki bu tasdik ve yakini zayýflatýr. Ve artýk onlarýn bu sözü günahlarý yok edip sevaplarý aðýr bastýracak kuvveti bulamaz.

Bu gerçeði Ýbni Kayyým, Ýbni Recep el-Hanbeli ve daha bir çok alim zikretmiºlerdir.

Þeyhülislam Ýbni Teymiyye der ki: "Hadiste şu konuda bir delil vardır: Kiþinin inanmadan sadece sözle tevhid kelimesini söylemesi yeterli deðildir. Burada ayný zamanda tevhid ehli kamil müminler için Cehennem ateþinin haramlýðý da yer alýr. Amel sadece Allah rýzasý için, ihlaslý, þeriatta öngörülen ve Rasulullah'ýn (s.a.v.) diliyle ifade olunan þekilde olmadýkça sahibine hiçbir yarar saðlamaz."

Kurtubi, "Tezkire" adlý eserinde der ki: "Ýmandandýr' kýsmýna gelince; hadisteki bu ifade 'imanla ilgili amellerdendir' demektir. Bu da, organlarla iþlenen ameller anlamýndadýr. Burada salih amellerin imandan olduðuna iþaret vardýr. Çünkü buradaki "iman" ifadesinden kastedilen, bizim söylediðimizdir. Yoksa bu tevhidin kendisi demek olan ortak koþulan þeyleri redd ve “la ilahe illallah” kavlinde ihlaslý olmak manasýna gelen mücerred iman demek deðildir. Ki þu hadiste anlatýlan iman budur:

“Allah subhanehu cehennemi avuçlar ve hiçbir hayır işlememiş bir kavmi oradan çıkartır” Burada amellerden bağımsız olarak mücerred tevhid kasdedilmektedir.

"Teysir'ul Aziz'il Hamid" adlý eserde þöyle deniyor:

Özet olarak kelime-i tevhid cennete giriþ ve de ateþten kurtuluþ sebebidir. Yani bunlarý gerektirir. Ancak bir þeyin muktezasýnýn yerine gelmesi için þartlarýnýn bir araya gelmesi ve engellerinin ortadan kalkmasý icab eder. Þartlarýndan herhangi birisinin eksikliði veya bir engelin bulunmasý halinde durum deðiþir.

Bundan dolayýdýr ki Hasan Basri (rh.a)'a halktan bazýlarýnýn "Her kim la ilahe illallah derse cennete gider" dediði nakledildiðinde þöyle cevap vermiþtir: "Her kim bunu der de hakkýný eda edip farzlarýný yerine getirirse iþte o kiþi cennete girer."

Vehb bin Munebbih rh.a ise "la ilahe illallah cennetin anahtarý deðil midir" sorusuna cevaben þunu demiþtir: "Evet öyledir, ancak bir anahtarýn mutlaka diþleri bulunur, diþi olmayan anahtar kapýyý açmaz."

Ýþte bütün bunlar gösteriyor ki Allahu teala cennete girmeyi iman ve salih amel þartýna baðlamýþtýr. Allah rasulu sav'de Sahihayn'da Ebu Eyyub ra'dan nakledildiði üzere böyle demiþtir: "Bir adam Allah rasulune þöyle dedi: Ey Allahýn rasulu, beni cennete girdirecek bir amelden bahset. Nebi sav bunun üzerine þöyle dedi: Allaha ibadet et ve ona hiç bir þeyi ortak koþma, namazý kýl, zekatý ver ve akrabalýk hakkýný gözet." (Buhari Zekat: 1396, Muslim Ýman: 13)

Biþr bin Mabed bin Hasasiye'den þöyle demiþtir: "Allah rasulunun yanýna biat etmek için geldiðimde þunlarý þart koþtu: Allah'tan baþka ilah olmadýðýna ve Muhammed sav'in onun kulu ve rasulu olduðuna þehadet etmek, namazý kýlmak, zekatý vermek, Ýslam haccý üzere hacc etmek, ramazanda oruç tutmak, Allah yolunda cihad etmek. Bunun üzerine ben dedim ki: Ey Allahýn rasulu þu ikisi yani cihad ve sadakaya benim gücüm yetmez. Bunun üzerine Allah rasulu ellerini sýkýp hareket ettirerek þöyle buyurdu: "Cihad yok zekat yok, cennete ne ile gideceksin?" Bunun üzerine ben "Ey Allahýn rasulu ben bunlarýn hepsinin üzerine sana biat ediyorum" (Ahmed 5/224)

Hadisten þu netice çýkar: Cihad ve zekat tevhid, namaz, oruç ve hac ile beraber cennete girmenin þartlarýndandýr. Bu babtaki hadisler epey fazladýr. Ayrýca bunda ateþin ancak kamil tevhid ehline haram kýlýndýðýna dair delil vardýr. Bir de amellerin ancak Allah rýzasý için ihlaslý olarak yapýldýðýnda fayda vereceðine de iþaret vardýr.

(Ebu Said'in (r.a.) adý, Sa'd b. Malik b. Sinan b. Ubeyd el-ensari el-Hazreci'dir. Kendisi ve babasý deðerli iki sahabedirler. Ebu Said (r.a.) Uhud Savaþý sýrasýnda henüz küçüktü. Ancak kendisi Uhud'dan sonraki olaylara tanýktýr. Medine'de Hicri 63, 64 veya 65 yýlýnda vefat etmiþtir. Bir diðer rivayete göre ise Hicri 74 yýlýnda ölmüþtür)

Ebu Said el-Hudri'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) ºöyle buyurdu: "Musa Allah'a şöyle yalvardı: "Ey Rabbim! Bana öyle bir þey öðret ki, onunla seni anayým ve sana duada bulunayým. Allah (c.c.) şöyle buyurdu: "Ey Musa! 'La ilahe illallah' de!" O da: "Bütün kulların bunu söylüyorlar" dedi. Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
"Ey Musa! Eðer yedi gök ve yedi yer benim haricimde orayý þenlendirenlerle beraber terazinin bir kefesine konsa, 'La ilahe illallah' kelimesi de diðer kefeye konsa, 'La ilahe illallah' kelimesi aðýr gelir." (Hakim, Müstedrek: 1/528, Heysemi, el-Mecma: 10/82, Beðavi, Þerhu's-Sünne 5/54-55, Ýbn Hibban, Mevarid, Zikir: 2324, Nesai, Amelü'l-yevm ve'l-leyl: 834, 1141)

Musa (a.s.)'ýn "Seni zikredeyim" sözü "seni öveyim" veyahut da "sana dua edeyim" yani "Bu söz ile senden dilekte bulunayým"manasýndadýr.

"Ey Musa! 'La ilahe illallah' de" Bu söz ile zikreden kimse, bu kelimenin tamamýný söyler. Sadece "Allah" lafzýyla yetinmez ya da sadece "Hu (O)" zamiriyle de yetinmez. Çünkü bu bid'at ve sapýklýktýr ve ancak sapýk ve ve cahil sofilerin yoludur.

Teysirul Aziz'il Hamid adlı eserde şöyle diyor:

Onlardan birisi dua etmek istediği zaman "Ya huve" yani "Ey O" diye nida eder. Bu bidat ve dalalettir. Onlardan İbni Arabi "el-Huve" adında bir kitap bile yazmıştır.

Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:

"La ilahe illallah" kelimesinde yer alan "La" genel anlamda cinsi red için olan "La"dýr. Ancak bundan istisna kýlýnan hariç. Haberi de öznedir. Takdiri ise þöyledir: "La ilahe illallah".

Allah (c.c.) ºöyle buyuruyor: "Keza Hak olan Allah'týr. O'nun yerine ilah olarak yalvardýklarý ise batýldýr. Allah, çok yüce ve çok büyüktür." (Hac: 22/62)

Allah'ýn (c.c.) ilahlýðý haktýr, asýldýr. Bunun dýþýndaki tüm ilahlýklar ve ilahlar bu ayette ve benzerlerinde görüldüðü gibi batýldýrlar.

İşte bu tevhid kelimesi büyük bir kelimedir.

Bu "Urvetu'l-Vuska" denilen kopmaz bir iptir.

Kelime-i takva ve Kelime-i Ýhlas'týr.

Gökler ve yer bu sayede ayakta kalabilmektedirler.

Bunun (yani tevhidin) kemale ermesi için sünnetler ve farzlar teşri kılınmıştır.

Bunun için cihad kýlýçlarý kýnýndan çekilmiþtir

Böylece kullardan kimin itaatkar ve kimin asi olduðu ortaya çýkar.

Kim bu kelimeyi doðru, samimi ve ihlas ile kabullenerek, bu kelimeye ve gerektirdiklerine sevgi besleyerek, Allah'ýn (c.c.) emirlerine boyun eðerek söylerse ve gerekleriyle amel ederse, Allah (c.c.) o kimseyi üzerinde bulunduðu amel sayesinde Cennete sokar."

"Tüm kullarýn bunu söylüyorlar" sözüne gelince:

Bu sözün anlamı: "Ben kullarýn arasýnda bir ayrýcalýk istiyorum, sýrf benim söyleyeceðim ve bana ait olacak bir þey istiyorum" demektir. Bir baºka rivayette ise: "... 'La ilahe illallah' de!" O da ºöyle dedi: "Ey Rabbim! Senden baþka ibadete layýk ilah yoktur, ancak Sen varsýn. Ancak ben, sadece bana ait olacak bir þey istiyordum." ºeklinde geçmektedir. Oysa ki insanlarýn -hatta alemin tümünün- kaçýnýlmaz bir zorunluluk olarak, sýnýrsýz bir þekilde "La ilahe illallah" kelimesine ihtiyaçlarý vardýr. Çünkü bu, mevcut zikirlerin en çok söyleneni, en kolay elde olunaný ve anlam bakýmýndan da en büyük ve en kapsamlý olanýdýr. Halbuki toplumun cahil kesimi bunu býrakýyorlar da, bunun yerine kendilerince baþka baþka bid'ata ve þirke varan dualar uydurup söylüyorlar. Üstelik onlarýn söylediklerinin hiç birisi Kitap ve Sünnette yer almamaktadýr.

Süleyman bin Abdullah rh.a diyor ki: Bu avamdan cahiller garib isimleri (zikretmeyi) tevhide denk tutmuşlardır. Cahil tasavvufçuların ihdas ettiği ve Kitap ve Sünnette yeri olmayan hizib ve virdler de böyledir.

"Yedi gök ve Allah'tan (c.c.) başka o yedi göğü mamur hale getirenler, yedi arz ve ondakilerin tümü mizanın bir kefesine, "La ilahe illallah" kelimesi de diğer kefesine konsa, "La ilahe illallah" kelimesinin bulunduğu kefe ağır gelir."

Kurratü'l-Uyun'da ºöyle deniyor:

"Yani göklerde ve yerdekilerin tamamý. "Benden baþka" sözüyle ise, Allah (c.c.) göklerde bulunanlardan yüce zatýný istisna etti. Çünkü O, yüceler yücesi ve mukaddestir. Nitekim Allah (c.c.) ºöyle buyurur.

"... O çok yüce ve çok büyüktür." (Bakara: 2/255)

Kahretme, kadir olma ve zatý yönüyle büyüktür. Çünkü bu üç vasýf da Allah'a (c.c.) aittir. Bu vasýflar, Allah'ýn (c.c.) kemaline delalet eder. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Sonra Arº'a istiva eden Rahman..." (Furkan: 25/59)

"Rahman Arº'a istiva etmiºtir." (Ta-Ha: 20/5)

Bu ayet Kur'an'ın yedi yerinde geçmektedir.

Ayrýca þöyle buyurmaktadýr:

"Kim, izzet istiyorsa; izzet bütünüyle Allah'ýndýr. Güzel sözler O'na yükselir. Onu da salih amel yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar için þiddetli bir azab vardýr. Onlarýn hilesi, boþa çýkar." (Fatýr: 10)

"Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar." (Nahl: 50)

"Melekler ve Ruh (Cebrail), süresi elli bin yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar." (Mearic: 4)

"Allah buyurmuþtu ki: Ey Ýsa! Seni vefat ettireceðim, seni nezdime yükselteceðim" (Ali Ýmran: 55)

Ve buna benzer ayetler. Her kim Allahu teala'nýn mahlukatýndan yücelerde oluþunu yani uluvv sýfatýný reddederse kitab ve sünnete muhalefet etmiþ ve de O'nun isim ve sýfatlarýnda ilhada düþmüþ olur.

Abdullah b. Amr'dan, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ölümü esnasýnda Nuh (a.s.) oðluna: "Sana "La ilahe illallah" demeyi emrediyorum. Çünkü yedi gök ve yedi yer terazinin bir kefesine, "La ilahe illallah" kelimesi de öteki kefesine konsa, "La ilahe illallah" hepsinden aðýr basar. Eðer yedi gök ve yedi yer kapalý bir halka olsalar, "La ilahe illallah" kelimesi onlarý parçalar" dedi. (Tirmizi, Deavat: 8 ve Ahmed (2/169,170,225)'de rivayet etmiþtir. Hakim, sahih olduðunu beyan etmiþ, Zehebi de ona muvafakat etmiþtir.)

"Kefe" terazinin bir tarafýdýr. Aðýr basmasý ise, sözü söyleyen kimsenin þirkin.her türünü reddetmesi sebebiyledir. Bir tek Allah'a (c.c.) tevhid anlamýnda baðlandýðý içindir ki, bu, amellerin en faziletlisidir. Bu ayný zamanda dinin ve imanýn da esasýdýr. Kim bu kelimeyi ihlas ile söyler, yakin anlamýnda baðlanýr, bunun gerekleriyle icaplarýyla ve amel eder, haklarýný yerine getirir, yaþantýsýnda istikamet üzere olursa, iþte böyle bir iyiliðe hiçbir þey denk olamaz, onun karþýsýnda hiçbir þey aðýr basmaz. Nitekim Allah (c.c.) buyuruyor:

"Doðrusu 'Rabbimiz Allah'týr' deyip sonra da istikamette olanlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Ahkaf: 46/13)

Hadisin de ifade ettiði gibi, "La ilahe illallah" kelimesi zikirlerin en faziletlisidir. Abdullah b. Amr'dan merfu olarak gelen: "Dualarýn en hayýrlýsý, Arefe Gününün duasý, benim ve benden önceki elçilerin söyledikleri sözlerin en hayýrlýsý: 'La ilahe il-lallahu vahdehu la þerike leh, Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala külli þey'in kadir' duasýdýr." (Tirmizi, Deavat: 8)

Yine ondan rivayet edilen merfu bir hadiste şöyle denmiştir: "Kýyamet Gününde ümmetimden bir adam halkýn önüne çaðrýlýr. Kendisine ait doksandokuz sicil defteri açýlýr. Herbir defterin uzunluðu gözün görebildiði noktaya karar varýr. Sonra kendisine sorulur: "Bunlardan kabul etmediðin bir þey var mý? Yoksa bizim hafaza meleklerimiz sana zulümde mi bulundular?" Adam: Hayır, ey Rabbim!" der. Kendisine: "Senin bir mazeretin veya yaptığın bir iyilik var mı?" diye sorulur. Adamı bir korku alır ve "Hayır!" der. Bunun üzerine kendisine denir ki: "Tam aksine senin bizim katımızda bir iyiliğin vardır. Bugün senin aleyhinde bir zulüm söz konusu değildir." Bir kaðýt parçasý çýkarýlýr. Bunda: "Eþhedü en la ilahe illallah ve eþhedü enne Muhammeden Abdühü ve Rasulüh" yazýlýdýr. Adam: "Ey Rabbim! Bu defterlerin yanında bu küçücük kağıt parçasının ne önemi olabilir ki?" der. Kendisine: "Sen zulme uðratýlmayacaksýn" denir. Bunun üzerine tüm günah defterleri terazinin bir kefesine, þehadet kelimesi bulunan kaðýt parçasý da öteki kefesine konur. Böylece içinde þehadet kelimesi bulunan ve "Bitake" denilen o kaðýt tüm defterlere aðýr basar, defterlerin bulunduðu kefe havada kalýr." hadisi bunu göstermektedir.

(Hadisi Tirmizi hasen olarak rivayet etmiştir. Ayrıca Nesai, İbni Hibban ve Hakim de rivayet etmişlerdir. Hakim dedi ki: Müslim'in şartına göre de hadis sahihtir. Zehebi de "Telhis" adlı kitabında bunun sahih olduğunu belirtmiştir.
İbni Hibban; Muhammed b. Hibban b. Ahmed b. Hibban b. Muaz, Ebu Hatim et-Temimi el-Büsti'dir. Hadis hafızı olup; es-Sahih, et-Tarih, ed-Duafa, es-Sukat ve benzeri bir çok eserleri bulunmaktadır. Hakim, kendisiyle ilgili olarak der ki: İbni Hibban, Fıkıh, Dil, Hadis ve vaaz kaynağı bir kimseydi. Önde gelen, üstün zeka sahibi ilim adamlarındandır. Büst şehrinde (H. 354 / M. 965) yılında vefat etmiştir. Hakim; Muhammed b. Abdullah b. Muhammed en-Niþaburi, Ebu Abdullah olup, hadis hafýzýdýr. Ýbni Beyyi' diye tanýnmýþtý. (H. 321 / M. 933) yýlýnda dünyaya gelmiþtir. "Müstedrek", "Niþabur Tarihi" ve benzeri bir çok eser yazmýþtýr. (H. 405 / M. 1014 yýlýnda vefat etmiþtir)

İbni Kayyım (r.h.) der ki: "Ameller þekillerine, suretlerine ve sayýlarýna göre deðil, ancak kalpte var olan niyete göre deðer kazanýrlar. Nitekim farklý niyetlerle iþlenen ayný ameller arasýnda gökle yer arasýndaki mesafe kadar farklýlýk gösterir. Oysa iþlenen amel aynýdýr." Devamla der ki: "Bir kez "Bitake"hadisini düşünün. Bu, terazinin bir kefesine konuyor da, karşı kefedeki doksandokuz deftere baskın geliyor. Oysa her günah defterinin boyu gözün görebildiği noktaya kadar uzanmaktadır. Buna rağmen "Bitake" yani kağıt parçası çok daha ağır basıyor ve defterlerin bulunduğu kefe adeta havada kalıyor. Böylece adam azaptan kurtuluyor. Şurası bilinen bir gerçektir ki, her muvahhit için böyle bir "Bitake" vardır. Çoğu da günahları yüzünden Cehenneme girer."

"La ilahe illallah" kelimesi Allah'tan (c.c.) baþka tüm varlýklarýn ilahlýðýný reddeder. Bunu yalnýzca Allah (c.c.) hakkýnda sabit ve geçerli kýlar.
Ancak bu kelimenin terazi kefesinde aðýr basmasý için, Kitap ve Sünnette öngörülen ve açýklanan þartlarýn yerine getirilmesi gerekir. Bu vaad, böyle yapan kimseler için geçerlidir.

Allah (c.c), Tevbe Suresi ve daha başka surelerde, bu kelimeyi söyleyip de, bu kelimeden fayda sağlamayan ve bu kelimenin kendilerine hiçbir fayda getirmediği kimselerin vasıflarını açıklamıştır.
 
Örneğin Kitap Ehli ile münafıkların durumu böyledir. Bunların sayıları ve nifak hususundaki çeşitleri öylesine çoktur ki, bu kelime için şart olarak ileri sürülen ölçülere uymadıklarından, kalpleriyle sözleri ve davranışları ayrı ayrı olduğundan tevhid kelimesinin bunlara dünyada ve ahirette hiçbir yararı yoktur.

Kimileri de, bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmeden,

- Nelere delalet ettiğini öğrenmeden,

- Şirkin bu kelime ile reddedildiğini,

- Müşriklerle ilgi ve alakanın kesilmesinin zorunluluğunu düşünmeden,

- Allah (c.c.) için ihlasa, doğruluğa sarılmadan bu kelimeyi söylemekte,
 
- İlim ve amel noktasında bu kelimeye uymaya davet edenleri kabul
etmeyerek davet olundukları bu gerçeğe sırt çevirmekte,

- Bu kelimenin gerektirdiği gibi amel etmeyip, Allah'a (c.c.) boyun eğmemektedirler.

Eskiden olduğu gibi bugün de bu kelimeyi telaffuz edenlerin çoğunun durumu budur. Fakat bu ümmette özellikle son dönemlerde bu durum daha da çoağlmıştır.

Kimileri de, bu kelimeyi sevmeyi, bununla amel etmeyi yasaklarlar. Bu yasaklayış da sırf kalbindeki büyüklük, kibir, heva ve heves sebebiyledir. Bu ve benzeri nedenler bu kelimenin gereğinin yerine getirilmesine engel olur.
Bu sebeblerle alakalı olarak Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki: "Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler size Allah'tan, Rasulü'nden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın emri gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez." (Tevbe: 9/24)

Samimi ve ihlaslý iman ehline gelince;


Onlar bu kelimenin gereklerini yerine getirirler. Onlarda bu kelimenin istediği tüm özellikler vardır.

Onlar bilgi, yakin, doğruluk, ihlas, sevgi, kabul etme, teslim olma, boyun eğme gibi tüm özellikleri taşırlar. Aynı zamanda sadece onun için düşmanlık gösterir, onun için velayet gösterirler. Onun için severler ve onun için buğzederler.  Allah (c.c.) bunlar için Cennetini hazýrlamýþ ve onlarý Cehennem ateþinden kurtarmýþtýr. Baðýþ ve maðfiret bunlar içindir. Allah (c.c.) bu gerçeði Tevbe Suresinin bir çok yerinde ve baþka surelerde zikretmiþtir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ýyilik yarýþýnda önceliði kazanan muhacirler ve ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah razý olmuþtur, onlar da Allah'tan razýdýrlar. Allah onlara, içinde ebedi kalacaklarý, içlerinden ýrmaklar akan Cennetler hazýrlamýþtýr. Ýþte büyük kurtuluþ budur." (Tevbe: 9/100)

İşte bunlar ve bunlara uyanlar, gerçekten "La ilahe illallah" ehli olanlardýr. Ayrýca bu ayetten baþka daha bir çok ayetlerde Allah (c.c.) bu gibi kiþileri övmüþ, ebedi hayat olan ahirette kendileri için neler hazýrladýðýný bildirmiþtir.

Kullar Rablerini sevmede, tevhid noktasýnda, O'na itaatle amel etmede, yasaklardan kaçmada, Allah'ýn (c.c.) sevdiklerini tercih etmede ayný derecede deðildirler. Yine Allah'ýn (c.c.) hoþlanmadýðý, razý olmadýðý þeyleri terketme noktasýnda umut ile korku arasýnda yaþarlarken farklý durumlar sergilemektedirler. Halk da bu kimselere durumlarýna, söz ve amellerine, niyetlerine, ayný zamanda yaptýklarý þeylerdeki zýtlýk ve haktan uzaklýk-yakýnlýk durumlarýna göre itibarda bulunur. Böylece kimlerin aldanan kibirli kimseler olduðu gerçeði de ortaya çýkar. Nitekim Nebi'den (s.a.v.) gelen hadiste bu gerçek dile getirilmiºtir.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Akýllý kimse, nefsini küçük görerek ölüm ötesi için çalýþandýr. Aciz kimse de, nefsinin hevasýna uyarak, hep kuruntularla iþi Allah'a býrakandýr." (Tirmizi, Kıyamet: 26)

عن أنس: سمعت رسولاللهصلياللهعليهوسلميقول: " قال اللهتعالى: يا ابنآدم; إنك لوأتيتنيبقرابالأرضخطاياثملقيتنيلاتشركبيشيئالأتيتكبقرابهامغفرة

Enes (r.a.); Enes b. Malik b. Nadr el-Ensari, el-Hazreci olup, on yıl Rasulullah (s.a.v.)'e hizmet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) onun için şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Onun malını artır, çocuklarını çoğalt ve kendisini Cennete sok." Yüzyıldan fazla yaşamıştır. Hicri.72 veya 73 (M. 691 veya 692) yılında vefat etmiştir)

Enes'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah (c.c.) buyurdu ki: "Ey ademoğlu! Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana o kadar mağfiretle gelirim." (Müslim, Zikir: 22, Tirmizi, Deavat: 98, İbn Mace, Edeb: 58, Ahmed: 5/147-148. Tirmizi hadisin hasen garib olduğunu beyan etmiştir. Hadis bir çok şahidleriyle beraber sahih mertebesine ulaşmıştır. Tirmizi; Muhammed b. İsa b. Serve b. Musa b. Dahhak es-Sülemi Ebu İsa olup, Camius-Sünen sahibidir. Hadis hafızlarındandır. Ama idi. Kuteybe, Hammad ve Buhari gibi zatlardan rivayetlerde bulunmuştur. (H. 279 / M. 892) yılında vefat etmiştir) Merhum yazar hadisin sadece son kısmını almıştır. Hadisin Tirmizi'de geçen tamamı şu şekildedir: Allah tebareke ve teala şöyle buyurdu: Ey Ademoğlu, ne üzere olursan ol sen bana dua edip yöneldiğinde ben seni mağfiret ederim, ve bundan çekinmem; keza günahların göklere ulaşsa ve sonra bunun için benden bağışlanma dilesen bağışlarım ve bundan çekinmem; "Ey ademoğlu! Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana o kadar mağfiretle gelirim."
Müslim'de ise meşhur hadiste geçen: "Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım" ifadesinden sonra "Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana yeryüzü dolusu kadar mağfiretle gelirim." denmiştir.

Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:

"Bu hadiste "La ilahe illallah" kelimesinin manası açıklanmaktadır. Çünkü bu, tüm yaratıklara üstün gelen ve tüm günahları silen bir kelimedir. Azıyla çoğuyla şirki terk etmek tevhidin tam olmasını sağlar. Çünkü tevhidi tam manasıyla gerçekleştirmeyen bir kimse kesinlikle şirkten kurtulamaz. Aynı zamanda tevhidin gereklerini de ilim, sıdk, ihlas, yakin, muhabbet, kabul ve teslimiyet ile eksiksiz olarak yerine getirmeyenler de böyledir. Zira: Hiçbir malın ve oğulların fayda vermediği, sadece Allah'a (c.c.) selim kalple gelenlerin müstesna tutulduğu o günde kurtulacak olanlar, bu yüce kelimenin bu ve bunlar dışındaki gereklerini yerine getirenlerdir."

"Eğer bana yeryüzü dolusu günahla gelirsen" ifadesi, yeryüzü dolusu veya yaklaşık onun kadar anlamındadır.

"Sonra da hiçbir şeyi şirk koşmaksızın bana kavuşursan" sözü ise, büyük bir vaad içeren bir şart cümlesidir. Çünkü bağışlanmanın elde edilebilmesi bu şarta bağlıdır. Bu da şirkin az veya çok her türünden kurtulmak, ister büyük ister küçük tüm şirklerden arınmakla mümkündür. Allahın kurtarması haricinde de hiç kimse bundan kurtulamaz. Bu ise selim bir kalbe bağlıdır.

Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "O gün selim kalple Allah'a gelenler dışında, kimseye ne bir mal ne de oğullar fayda vermez." (Şuara: 26/89)

Merhum musannıf bu babtan çıkarılan derslerin altıncısı olarak şunu zikretmiştir: 6. 'Ubâde b. Sâmit İle İtbân radıyallâhu anhumâ hadisleri ve sonraki rivayetler birleştirildiğinde «Lâ ilahe illallah» sözünün anlamı senin için iyice açıklığa kavuşur ve yanılgıya düşen mağrurların hatasını açıkça anlarsın.
"Bir çok kimse: "'La ilahe illallah' diyen Cennete girer" hadisini yanlış yorumlayarak, bu sözü sadece dil ile tekrar etmenin kişiyi Cehennem ateşinden kurtaracağını ve Cennete girmesi için yeterli olacağını sanıyorlar. Oysa durum hiçte öyle değildir. Bunlar hadisi gereğince düşünmedikleri için kavrayamayan -yazarın dediği gibi- aldanmış, mağrur kimselerdir. Çünkü "La ilahe illallah" sözünü anlamadıkları gibi, bu sözle nelerin amaçlandığını da düşünmemektedirler. Aslında bu kelimenin manası şöyledir: "Allah'tan (c.c.) başka kendisine kulluk edilen tüm mabud ve ilahlardan uzak durmak ve onlarla olan tüm bağları koparmak, bunun yanında Allah'ın (c.c.) emrettiği bütün ibadet çeşitlerini sadece Allah (c.c.) için yapmak gerekir. Kişi bunları sadece Allah'ın (c.c.) rızası için ve onun razı olduğu şekilde yapmalıdır. Kim bu ibadet hakkını Allaha teslim etmez ya da bir kısmını yapmakla beraber Allah'tan (c.c.) başka şeylere de (mesela, velilere ve salihlere) ibadet eder, onlar adına adak adar ve benzeri şirkleri işlerse, işte bu kimse tevhidi yıkmış olur.tüm ecrini gidermiş ve bu kelimeyle çelişmiş olur. Artık onun davasının kendisine hiçbir yararı olmadığı gibi başka hiç bir şey de ona bir fayda sağlamaz. Eğer bu kelimeyi sadece sözle söylemek yeterli olsaydı, Rasulullah (s.a.v.)'e karşı olan, onunla savaşan ve ona düşmanlık yapan müşrikler var olmazdı.Oysa ki Allah (c.c): "Bil ki: Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur." ve "Bildikleri halde Hakka şahitlik edenler müstesna" buyurmuştur. Kim buna uymaz ve gereği ile amel etmezse, söylediği sözün kendisine hiç bir yararı yoktur. Kim, Allah'tan (c.c.) başka herhangi bir şeye ibadet ederse, bu kimse ya bu kelimenin anlamını bilmeyen bir cahildir, ya da iman iddiasında bulunan bir yalancıdır. Bunlar gerçekten aldanmış, amelleri ve dünya hayatındaki gayretleri boşa çıkmış kimselerdir. Ne var ki bunlar iyi şeyler yaptıklarını ve şirklerine rağmen Allah'a (c.c.) yaklaşacaklarını zannetmektedirler."

İbni Recep (r.h.) der ki: "Kim tevhide bağlı olduğu halde yeryüzü dolusu hatalarla Allah'a (c.c.) gelse, Allah (c.c.) da, onu yeryüzü dolusu bağışlama ile karşılar. Fakat bu elbette Allahın dilemesine bağlı olan bir şeydir. Dilerse bağışlar dilerse de günahlarından dolayı yakalar. Eğer kulun tevhid inancı tam ise, kalbi ve diliyle bunun şartlarını yerine getiriyor, organlarıyla da gerekli amelleri yapıyorsa veya ölümü sırasında kalbi ve diliyle bunun şartlarını yerine getirirse, bu hali, onun geçmişte işlediği tüm günahlarını örter ve o kişinin Cehenneme girmesini önler. Kim tevhid kelimesini bu anlamda gerçekleştirir, kalbiyle bunu kanıtlar, Allah'tan (c.c.) başka her şeyi kalbinden atar yani: sevgi ve tazim hususunda, yücelik ve heybeti (sadece onda görerek), sadece O'ndan korkar ve O'na tevekkül ederse, denizdeki köpükler kadar bile olsa tüm günahları silinir.

Allame İbni Kayyım der ki: "Gerçek ve samimi tevhid ehlinden başka hiçbir kimse için bağışlanma yoktur. Eğer kişi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla yeryüzü dolusu hatayla Allah'a (c.c.) kavuşsa, Allah (c.c.) ona yeryüzü dolusu bağışlama ile karşılık verir. Ancak tevhid konusunda eksiklikleri bulunanlar için böyle bir vaad ve bağışlama söz konusu değildir. Tevhid dendiğinde, kendisine hiçbir şirkin bulaşmadığı bir tevhid inancı anlaşılmaktadır. Böyle bir tevhidi inanca sahip olan kimsenin işlediği günahlar akidesine zarar vermez. Çünkü o kimse akide olarak Allah (c.c.) sevgisini, Allah (c.c.) için gerekli olan itaat ve tazimi, O'ndan korkmayı, O'ndan ümit etmeyi, sadece O'na bağlanmayı elde etmiştir. Kısaca; tevhid inancına sahip bir kimse, yeryüzü dolusu hata ile de gelse, kurtulur. Çünkü pislik bütünde değil, parçadadır ve geçicidir. Onu giderecek şey ise oldukça güçlüdür."

Bu hadiste ayrıca tevhide şahitlikte bulunanların sevabının çokluğu da gündeme getirilmiş ve Allah'ın (c.c), kereminin cömertliği ve rahmetinin bolluğu bildirilmiştir.

Bu hadiste aynı zamanda Haricilere de bir reddiye vardır. Çünkü onlar, müslümanları işledikleri büyük günahlar yüzünden tekfir etmişlerdir.

Bu hadis, "Günah sahibi bir kimse iki menzil (Cennet ve Cehennem) arasında bir menzildedir." (el-menziletü beynel-menzile-teyn) görüşünü savunan Mutezile'ye de bir cevap niteliğindedir. Onlar küfür anlamında olmayan fasıklığı böyle değerlendirirler. Bunlar için, "Onlar ne mümin ne de kafirdir." derler, "Cehenneme giren ebedi olarak cehennemliktir." fikrini savunurlar.

Ehli Sünnet, bu gibi fasıkları tekfir etmez; fakat mutlak anlamda imanlı olduklarını da söylemez. Ancak şöyle der: "Onlar isyankar müminlerdir veya imanıyla mümin, işlediği günah sebebiyle fasıktır." Kitap, Sünnet ve icma da bunu göstermektedir ve bu ümmetin selefinin görüş birliği bu yöndedir.
Abdullah b. Mesut'tan (r.a.) rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.v.) Mirac'a çıkarıldığı zaman, Sidre-i Münteha'ya ulaştı. Orada kendisine üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Suresinin son iki ayeti ve ümmetinden hiçbir şeyi Allah'a (c.c.) şirk koşmayan kimsenin bağışlanmış olacağı müjdesi." (Müslim İman: 279, Tirmizi Tefsir Sure: 53, Nesai Salat: 1)

İbni Kesir (r.h.) tefsirinde der ki: "İmam Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve Nesai Enes b. Malik'ten rivayet etmişlerdir: Rasulullah (s.a.v.): "... O takva ve mağfiret ehlidir." (Müddessir: 74/56) ayetini okudu ve dedi ki: "Rabbiniz şöyle buyurdu: "Ben, kendisinden korkulmaya ehil olanım. Benimle birlikte başka bir ilah edinilmesin. Kim benimle birlikte başka bir ilah edinmekten sakınırsa, o kimse kendisini mağfiret etmeme hak kazanmıştır." (Tirmizi Tefsiru'l-Kur'an: 70, İbn Mace Zühd: 35)

Şimdi Ubade b. Samit'in (r.a.) hadisinde yer alan beş maddeyi bir düşün. Eğer bunlarla Utban hadisinde yer alan hüküm bir araya getirilirse, bu durumda "La ilahe illallah" kelimesinin ne anlama geldiği ve aldananların da kimler olduğu anlaşılmış olur.

Yine burada, nebilerin dahi "La ilahe illallah" kelimesinin üstünlüğünü bilme ve insanlara aktarma noktasında uyarıya ihtiyaçları olduğu hususu vardır. Bu kelimenin tüm yaratıklara üstün geldiği hususunda da bir tenbih vardır. Oysa bir çok kimse bu kelimeyi söyleyip durdukları halde, bu söz onların Kıyametteki terazilerinde hafif kalır.

Burada sıfatların ispatı da yer almaktadır. Eğer Enes ve Utban'ın (r.a.) rivayet ettikleri: "Kim Allah'ın rızasını dileyerek 'La ilahe illallah' derse, Allah, ona Cehennemi haram kılar." hadisi bilinirse, bu durumda şirki terketmenin sadece sözlü bir ifade olmadığı ve olamayacağı da anlaşılmış olur.
« Son Düzenleme: 05 Temmuz 2010, 21:15 Gönderen: Hanif Muvahhid » Logged

"Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?" (Zuhruf 43/5); "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum." (Gafir 40/30)
Hanif Muvahhid
Administrator
Full Member
*****

Değerlendirme Puanı: +1/-0
Online Online

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #3 : 16 Temmuz 2010, 14:24 »

ÜÇÜNCÜ BAB

TEVHİDİ GERÇEKLEŞTİREN KİMSENİN HESAPSIZ CENNETE GİRECEĞİ BABI


«İbrahim, başlı başına bir Ümmet idi; kaniten lillah ve hanif idi. Hiçbir zaman müşriklerden olmadı.» (en-Nahl 16/120)

«Onlar ki Rab'lerine şirk koşmazlar...» (Müminun 23/59)

Husayn İbni Abdurrahmân şöyle anlatmaktadır: "Sa'îd İbni Cubeyr'in yanındaydım "Dün gece düşen yıldızı kim gördü?" diye sorunca, "Ben (gördüm)" dedim. Sonra da "Namaz kılıyor değildim, beni bir şey sokmuştu." dedim. "Ne yaptın?" dedi. "Rukye yaptım." dedim. "Seni buna sevkeden nedir?" diye sordu. "Bize Şa'bî'nin tahdis ettiği hadistir." dedim. "Ne tahdis etti size?" dedi. "Bize Bureyde b. Husayb'ın şöyle dediğini tahdis etti" dedim: "Rukye ancak nazar ve zehirlenmeye karşı yapılabilir. Bunun üzerine (Sa'îd b. Cubeyr) şöyle dedi: "işittiğini uygulayan ne güzel etmiştir. Fakat bize Ibn Abbas radıyallâhu Anhuma Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Şöyle buyurduğunu tahdis etti: «Bana Ümmetler arz edildi. öyle peygamber gördüm, yanında on kişiden daha az sayıda bir grup insan bulunmaktaydı. Başka bir peygamberin yanında bir iki kişi vardı. Bir başka peygamberin yanında hiç kimse yoktu. Büyük bir kalabalık bana gösterildi. Kendi ümmetim sandım. "Bu Mûsâ ve kavmidir" denildi. Daha sonra "Ufka bak!" denildi. Bir de baktım ki oldukça büyük bir kalabalık, "işte bu senin ümmetindir" denildi. Beraberlerinde hesap ve azap görmeden cennete girecek yetmiş bin insan bulunmaktadır.» Daha sonra kalktı ve evine girdi. Gerideki insanlar hadiste bahsedilen yetmiş bin kişi hakkında konuşmaya başladı. Kimisi: "Bunlar Rasûlullah'ın ashabıdır" dedi. Kimisi de "İslam'da doğup da Yüce Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamış olan insanlardır" dedi. Başka şeyler de dile getirdiler. Ardından Rasûlullah yanlarına çıktı. Aralarında konuştuklarını O'na d; anlattılar. Bunun üzerine: «Onlar kendilerine Rukye yapılmasın, talep etmeyen, dağlama yöntemiyle tedavi yapmayan, uğursuzluğa inanmayan yalnızca rablerine tevekkül edenlerdir.» buyurdu. 'Ukkâşe b. Mihsan radıyallâhu anh kalkıp "Allah'a dua et de benî onlardan kılsın!" dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona «5V» onlardansın.» buyurdu. Başka bir adam da kalkarak "Beni de onlar arasına katması için Allah'a dua et!" dedi. Rasûlullah da «'Ukkâşe senden önce davrandı ve seni geçti.» buyurdu."

İLGİLİ MES'ELELER

1- İnsanların tevhid konusundaki mertebelerinin farklılığa

2- Tevhidin gerçekleştirilmesi hakkında açıklama.

3- Allah subhanehu ve teâlâ İbrahim aleyhisselâm'ı "Hiçbir zaman müşriklerden olmadı" buyurarak övgüyle anmaktadır.

4- Yüce Allah veliler hakkında şirkten uzak kalmaları sebebiyle Övgüde bulunmaktadır.

5- Rukye ve dağlamanın terk edilmesi Tevhidin gerçekleşmesine dahildir.

6- Tevekkül hasletine bu Özelliklerin hepsini bir arada barındıranlar sahiptirler.

7- Bahsedilen mertebeye ancak amel işlemekle ulaşabileceklerini iyice kavramış olan sahabenin ne denli ilmî derinlik sahibi oldukları ortaya çıkmaktadır.

8- Ashabın hayır işlemeye olan düşkünlüğü.

9- Hem keyfiyetleri açısından hem de çoklukları ile bu ümmetin üstünlüğünün öğrenilmesi.

10- Mûsâ aleyhisselâm'ın ashabının üstünlüğü.

11- Bütün ümmetlerin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e arz edileceği.

12- Her bir ümmetin ayrı ayrı ve kendi peygamberleri ile hasredilecek olması.

13- Peygamberlerin davetine olumlu karşılık verenlerin azlığı.

14- Davetine hiç cevap alamamış olan peygamberin mahşere yalnız başına geleceği.

15- Bu bilginin faydası ise şudur: Çokluk ile aldanmamak ve azlık yüzünden yalnızlığa çekilmemek gerekir.

16- Nazar ve zehirlenmeler karşısında rukye yapılmasına ruhsat tanınması.

17- "İşittiğini uygulayan ne güzel etmiştir. Fakat..." sözünden anlaşıldığı gibi selefin ne kadar derin bir ilme sahip olduğu ve birinci hadisin İkincisine muhalif olmadığı.

18- Selef birilerini onda bulunmayan özelliklerle övmez-lerdi.

19- "Sen onlardansın» sözünün peygamberliğine delil olması.

20- 'Ukkâşe radiyallâhu anh'ın fazileti.

21- Üstü kapalı sözler kullanılması.

22- Rasûlullah'ın güzel ahlakı.

ŞERH

إن إبراهيم كان أمة قانتاً لله حنيفا ولم يك من المشركين

"Kim tevhidi gerçekleştirirse, hesapsız Cennete girecektir" sözü ile, azap olunmaksızın Cennete girecek kimseler kastedilmiştir.

Bunun gerçekleşebilmesi, ihlaslı olmaya ve kişinin günah, şirk ve bidatlar gibi yasaklardan arınmış olmasına bağlıdır.

Kurratü'l Uyun'da denilir ki:

"Ümmet için tevhidin pratik hayatta gerçekleşmesi oldukça önemlidir. Bu durum kendilerini ihlaslı olarak Allah'a (c.c.) adamış olan ve Allah'ın (c.c), kendisine seçtiği seçkin kulları iman ehli haricinde maalesef pek bulunmaz. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, kadın Yusuf'a karşı istekli idi. Rabbinden bir işaret görmeseydi, Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim çok samimi kullarımızdandı." (Yusuf 12/24)

Ayette geçen: "Samimi kullarımızdan" ifadesiyle belirtilen kimselerin sayıları bu ümmetin ilk dönemlerinde oldukça çoktu. Fakat son zamanlarda sayıları oldukça azaldı ve garibler oldular. Bunlar Allah (c.c.) katında yüce bir yere sahiptirler. Allah (c.c.) İbrahim Halil (a.s.) hakkında şöyle buyuruyor.

"Güneşi doğarken görünce: 'İşte bu benim Rabbimdir, çünkü bu daha büyük' dedi. Güneş batınca: 'Ey kavmim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım. Şüphesiz ben doğruya yönelerek –hanif olarak- yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben puta tapanlardan değilim.' dedi." (Enam 6/78-79)

Bu ayetin açıklaması şöyledir: "Dinimde ihlaslı ve samimi oldum. İbadetimi de sadece gökleri ve yeri yaratan yani örneksiz olarak vareden Allah (c.c.) için yaptım. “Hanif olarak” yani Şirkten tevhide yöneldim. İşte bunun içindir ki İbrahim (a.s.), "Ben müşriklerden değilim" demiştir. Bu ayetin benzerleri Kur'an'da pek çoktur.

"Din bakımından kim muhsin olarak kendisini Allah'a teslim eden ve İbrahim'in dinine uyandan daha iyi olabilir? Allah ibrahim'i dost edinmişti." (en-Nisa 4/125)

"İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. işlerin sonucu Allah'a aittir." (Lokman 31/22)

İbni Kesir (r.h.) ayetle ilgili olarak diyor ki: "Allah (c.c), kendisine ihlaslı olarak amelde bulunan, emirlerine boyun eğip, şeriatine uyanlardan haber veriyor. "Muhsin olarak" sözüyle; amellerinde emrolunanlara uyup, yasaklandıkları şeyleri terkederek O'na yönelenler anlatılıyor. Bu önemli ayet bize; İhlasın kemal derecesine ulaşmasının, şirkin terk edilmesi ve müşriklerle olan bağların koparılmasıyla mümkün olacağını bildiriyor. Nitekim bundan önceki bölümde bu konulara yer verilmişti."

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Şüphesiz İbrahim, Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir önderdi; müşriklerden değildi." (en-Nahl 16/120)

İbrahim (a.s.), tevhidin gerçekleşmiş olması için gerekli olan bu vasıflarla vasıflandırılmıştır.

Birincisi: İmam olmaktır. Yani kendisinin iman ve hayır için önder ve örnek kabul edilmesidir. Bunun elde edilmesi de, kişinin sabır makamına ulaşması ve yakin bir iman kazanması ile mümkün olur. Çünkü bu ikisi sayesinde dinde imamete ulaşılır.

İkincisi: "Kaniten" kelimesi hakkında Şeyhulislam rh.a diyor ki:”Kunut” "devamlı bir itaat" anlamındadır. Namaz kılan bir kimse, kıyamını, rükusunu veya secdelerini uzatırsa kanittir (itaatkardır). Nitekim:

"Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, Ahiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse, küfreden kimse gibi olur mu? De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar." (ez-Zümer 39/9

Üçüncüsü: Hanif olmaktır. İbni Kayyım şöyle der: "Hanif; Allah'a (c.c.) yönelen ve Allah'tan (c.c.) başkasından yüzçeviren kimse demektir.

Dördüncüsü: "O müşriklerden değildi." ifadesinde anlatılmak istenen; ihlas ve tam bir sadakat sahibi olmak ve şirkten uzaklaşmaktır. Allame İbni Kayyım (r.h): "Miftahu Daru's-Saade” adlı eserinin "İlmin Fazileti" başlığı altında 147.vecih hakkında der ki: "Doğrusu Allah (c.c), dostu olan İbrahim'i (a.s.): "Gerçekten ibrahim bir ümmet idi." sözüyle övmüştür. Bu, övgü dört şekildedir:

1- Allah (c.c), ayette önce konuya "ümmettir" ifadesiyle girdi. Bunun anlamı; "kendisine uyulan, peşinden gidilen örnek kimse" demektir. İbni Mesut da (r.a.) bunu; "Hayrı Öğreten kimse" olarak açıklamıştır. "Ümmet" kelimesi; Arapça dil kurallarına göre "fu'letun" vezninde bir kelimedir. Bu da "iftial" kalıbından gelmiştir, tıpkı "kudvetun" gibi. Kudvetun; kendisine iktida olunan, uyulan anlamındadır. Ancak "ümmet" kelimesiyle "imam" kelimesi arasında iki yönden fark vardır:

a- İmam; bilinçli veya bilinçsiz olarak kendisine uyulan, insanların arkasından gittiği herhangi bir kişi demektir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Eyke halkı da zalim kişilerdi. Bu yüzden onlardan da intikam aldık. Her ikisi de (Sedum ve Eyke şehirleri) görülüp tanınan bir yol (imam) üzerinde durmaktadır." (Hicr 15/78-79)
Bu ayette "imam" kelimesi açık ve net, gireni saptırmayan yol, anlamındadır.
Ancak "ümmet" kelimesine yol adı verilemez, ya da yola "ümmet" denemez.

b- "Ümmet" kelimesinde anlam bakımından fazlalık vardır. Çünkü bu kelime ilim ve amel açısından tüm kemal sıfatları birleştirmektedir. Bu, ilim ve amel bakımından tek bir fert olarak kalmak demektir. Çünkü bu kimse tüm güzel özellikleri kendisinde topladığı için başkaları ile arasında belirgin bir fark vardır, ya da bu özellikler onun dışında başka bir kimsede yoktur. İşte "Ümmet" kelimesi, tüm bu anlamları akla getirir. Çünkü kelime içinde geçen ve ötre ile okunan "mim" harfi, çıkış yeri ve tekrarı bakımından bunu gerektirir. Nitekim "mim" şeddeli olduğundan dolayı mudaaftır, bu da ötreyi gösterir. Zaten bunun baş tarafı da ötrelidir. "Mim" harfi okunurken, dudak yumulur. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Doğrusu Zeyd b. Amr b. Nüfeyl Kıyamet Gününde tek bir ümmet olarak diriltilecektir." (Ahmed: 1/189-190, Hakim: 3/439-440) Bunlardan dolayı bu şekilde tek çatı altında birleşmiş ümmetlere bütün olarak “ümmet” adı verilir. Zira ümmet bir asırda bir din üzere birleşmiş insan topluluğudur.

2- "Kaniten" kelimesidir. İbni Mesut (r.a.): " 'el-Kanit' kelimesi; 'itaatkar kimse' anlamındadır" der. "Kunut", kelimesi birtakım şeyler olarak yorumlanır ki, sonuç bakımından hepsi de devamlı itaat anlamındadırlar.

3- Ayette geçen "Hanifen" kelimesidir. Hanif; Allah'a (c.c.) yönelen kimse demektir. "Hanif" meyletmekle alakalı bir kelimedir.

4- "Şakiren li en umih" ifadesidir. Nimetlere şükretmek, üç esasa dayanır: Nimetleri ikrar etmek, sürekli bu nimeti vereni anmak ve nimeti verenin rızasını kazanmak için çalışmak. Kul, bu üçünü yerine getirmedikçe şükretmiş olmaz. Allah (c.c), dostu İbrahim'i (a.s.) dört özellikle övmektedir. Bu dört özelliğin hepsi de ilme ve amele dayanır ve bunların gereğiyle amelde bulunmak da bunun içinde ye alır. Bir de bu ilmi öğrenmek ve yaymak gerekir. Kemal, ilimle ve bu ilmin gerekleriyle amel etmekle, bir de davet etmeyi içeren eylem ve tavırla kazanılır."

Kurratü'l-Uyun'da ise şöyle denmiştir:

"İbni Kesir (r.h.) demiştir ki: "Allah (c.c), kulu, rasulü ve dostu olan İbrahim'i (a.s.) öncelikle müşriklerden, mecusilerden, Yahudilerden ve hristiyanlardan ayırmış, onlarla hiçbir alakasının olmadığını, müşriklerden ayrı bir ümmet olduğunu bildirmiş, kendisini haniflerin imamı kılmıştır. "Ümmet" kendisine uyulan imam demektir. Kanit kimse huşu sahibi ve itaatkar olandır. Hanif; tevhide yönelmek amacıyla şirkten ayrılan kişi demektir. İşte bu bakımdan kendisi için: "İbrahim müşriklerden olmadı" buyrulmuştur." Mücahid de şöyle der: "İbrahim bir ümmet idi" demek; "tek başına iman etmiş biriydi" demektir. Çünkü o iman ettiği zaman, tüm insanlar kafirdirler." Ben de derim ki: Her iki görüş de haktır. Mücahid'in (r.h.) dediği -en iyisini Allah (c.c.) bilir- İbrahim'in (a.s.) davetinin ve nübüvvetinin ilk dönemlerinde idi. Allah da (c.c.) onun müşriklerden olmadığını bildirmiş ve onu bu niteliği ile övmüştür. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Kitapta İbrahim'e dair anlattıklarımızı da an. Şüphesiz o dosdoğru bir elçi idi. Babasına şöyle demişti: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem 19/41-42) Meryem Suresinin (43'den 60'a kadar olan) ayetleri de bunu göstermektedir. İbrahim (a.s.) davetine başladığı sırada yeryüzünde ondan başka bir müslüman yoktu. Hadis de bu gerçeği dile getirmiştir. En doğrusunu Allah (c.c.) bilir. "O müşriklerden değildi"

Sözü onun kalp, dil ve hareketleriyle müşriklerden olmadığını belirtmektedir. Çünkü İbrahim (a.s.), halkının üzerinde bulunduğu şirki reddetmiş, Allah'a (c.c.) ibadet konusunda kesinlikle şirke yer olmadığını insanlara bildirmiş, putları kırmış, Allah'ın (c.c.) rızası için başına gelenlere sabretmiştir.

İşte bu, tevhidin gerçekleşmesi, dinin esası ve başıdır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Rabbi ona: 'Tesim ol' buyurduğunda, 'Alemlerin Rabbine teslim oldum' demişti." (el-Bakara 2/131)

Görüyoruz ki "La ilahe illallah" diyen ve müslüman olduğunu iddia eden kimselerin çoğunluğu, ibadet konusunda Allah'a (c.c.) şirk koşuyorlar. Fayda ve zarar getirmeyen ölülerden, gaybi kimselerden, tağutlar, cinler ve daha nicelerinden dua ile bir şeyler istiyor ve bekliyorlar. Onlara bel bağlıyor, onları seviyor ve onlara dostluk gösteriyorlar. Onlardan korkuyor ve onlardan ümitvar oluyorlar. İnsanları bir tek Allah'a (c.c.) ibadete, O'nun dışındakilere kulluğu terke çağıranları reddediyor ve onları hoş karşılamıyorlar. Tevhide davet edenleri de bid'atçı ve sapık olarak kabul ediyorlar. Tevhide göre hareket edip şirki reddeden ve müşriklere buğz edenlere karşı sert tavır takınıyorlar. Kimileri de tevhidi bilinmesi gereken bir ilim olarak kabul etmiyor, bilgisizlikleri ve cehaletleri yüzünden bu inanca yönelmiyorlar. Allah (c.c.) yardımcımız olsun.

Mümtehine Suresinin 4. ayeti İbrahim'in de (a.s.) diğer peygamber kardeşleri gibi Allah'ın (c.c.) dini üzere olduğunu gösteriyor.

İbni Cerir (r.h.) bunları söyleyerek onun şöyle dediğini belirtir: "... Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve sizin Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylerden uzağız. Sizi tekfir ediyoruz. Siz bir olan Allah'a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedi bir kin ve düşmanlık vardır." (el-Mümtehine 60/4)

Bu konuda İbrahim (a.s.) kendisine uyulacak güzel bir örnek olarak gösteriliyor ve şöyle buyruluyor:

"İbrahim'in babasına söylediği: 'Senin için Allah'tan bağışlanma dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek bir şeyi savmaya gücüm yetmez' sözü dışında, İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır."

Allah (c.c), yine dostu İbrahim'den (a.s.) söz ederek, onun, babasına şöyle dediğini bildiriyor:

"Sizi Allah'tan başka taptıklarınızla bırakıp çekilir, Rabbime yalvarırım. Rabbime yalvarışımda mahrum kalmayacağımı umarım, İbrahim onları Allah'tan başka taptıklarıyla başbaşa bırakıp çekilince ona İshak ve Yakub'u verdik ve her birini peygamber yaptık." (Meryem 19/48-49)

Tevhidi gerçekleştirmek; şirkten uzaklaşmak, müşriklerle ilişkileri kesmek, onlardan ayrılmak ve onlara düşmanlık gösterip buğz etmekle mümkün olur.

Bu yola giren bir kimsenin daha yolun başında "bu yoldan gidenler azdır" diyerek endişeye kapılmaması gerekir.

"Allaha boyun eğerek" krallara ve azgın tüccarlara değil

"Hanifler-Allaha yönelenler olarak" Fitneye uğramış alimler gibi sağa sola meylederek değil.

"Müşriklerden olmadı" Müslümanım diyenlerin çoğunun aksine...

İbn Ebi Hatim İbn Abbas'ın "İbrahim bir ümmetti" kavli hakkında şöyle dediğini nakleder: Onun zamanında İslam üzere olan kimse yoktu.

Derim ki: Bu daha önce geçen "kendisine hayırda uyulan bir imamdı" açıklamasına zıt değildir.

إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ وَالَّذِينَ هُمْ بِآياتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Rablerinin korkusundan titreyenler, Rablerinin ayetlerine iman edenler, Rablerine şirk koşmayanlar. Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek, vermeleri gerekeni verenler, işte iyilik konusunda yarış edenler ve öne geçenler bunlardır." (Mü'minun 23/57-61)

Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:

"İbni Kesir (r.h.) dedi ki: "Onlar ihsanları ve salih amelleriyle beraber, sadece Allah'tan (c.c.) korkarlar. Allah'ın (c.c.) başlarına bir şey getirmesinden endişe duyarlar."

Hasan-ı Basri şöyle der: "Mümin, kendisinde ihsan ve Allah'tan korkma, münafık ise, kendisinde kötülük ve kendine aşırı güven bulundurandır."

"Onlar, Rabblerinin ayetlerine iman ederler."

Onlar Allah'ın (c.c.) şer'i ve kevni ayetlerine inanırlar. Çünkü Allah (c.c.) Meryem'den bahsederek şöyle buyurmuştur:

"Mahremlerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir örnektir. Ona ruhumuzdan üflemiştik. (O) Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti ve bize gönülden itaat edenlerdendi." (Tahrim 66/12)

Yani Meryem öylesine iman etmişti ki, olan olayların sadece Allah'ın (c.c.) kudret ve kazası gereği olduğunu biliyor ve kabulleniyordu. Allahın teşri buyurduğu bir şey eğer emir mahiyetinde ise o Allahın sevdiği ve razı olduğu bir şeydir; yok nehiy mahiyetinde ise o Allahın kerih gördüğü bir şeydir. Haber mahiyetinde ise o mutlaka gerçektir, hakktır.

Cennete koşan müminlerin sıfatları arasında en çok övülen sıfat Rabblerine ortak koşmamalarıdır. Kişi eğer İslamında yerilen hususlarla yani şirkin açığıyla gizlisiyle karşılaşmazsa işte o amellerini güzelleştiren ve kemale erdiren tevhidi gerçekleştirmiş olur. Kemale erdirmesi küçük şirkten kurtulmak anlamındadır. Yoksa büyük şirkle alakalı bu ifade kullanılmaz.

İbni Kesir (r.h.) der ki: "Onlar Rabblerine şirk koşmazlar" demek, Allah (c.c.) ile birlikte başkalarına ibadet etmezler, aksine Allah'ı (c.c.) birlerler ve Allah'ın (c.c.) tek olduğuna, Samet olduğuna, O'ndan başka ibadete layık ilah olmadığına iman ederler. Onun bir eş, çocuk ve dengi olmaktan da münezzeh olduğunu bilirler."

Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:

"Şirki terketmek tevhidin kemalini, Allah'ı (c.c.) hakiki anlamda tanımayı, sevmeyi, tevhidin gereklerini kabul etmeyi ve tevhide daveti kapsar. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Gök gürlemesi hamdı ile, melekler de korkularından O'nu tesbih ederler. Onlar pek kuvvetli olan Allah hakkında çekişirken, O yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar." (er-Ra'd 13/13)

İşte bu ayet kemal anlamdaki tevhidin hakikatini içermektedir."

عن حصين بن عبد الرحمن قال: كنت عند سعيد بن جبير فقال: أيكم رأى الكوكب الذي انقض البارحة؟ فقلت: أنا، ثم قلت: أما إني لم أكن في صلاة، ولكني لُدِغت، قال: فما صنعت؟ قلت: ارتقيت قال: فما حملك على ذلك؟ قلت: حديث حدثناه الشعبي، قال وما حدثكم؟ قلت: حدثنا عن بريدة بن الحصيب أنه قال: لا رقية إلا من عين أو حمة. قال: قد أحسن من انتهى إلى ما سمع. ولكن حدثنا ابن عباس عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال : ( عرضت علي الأمم، فرأيت النبي ومعه الرهط، والنبي ومعه الرجل والرجلان، والنبي وليس معه أحد، إذ رفع لي سواد عظيم، فظننت أنهم أمتي، فقيل لي: هذا موسى وقومه، فنظرت فإذا سواد عظيم، فقيل لي: هذه أمتك ومعهم سبعون ألفاً يدخلون الجنة بغير حساب ولا عذاب ) ، ثم نهض فدخل منزله. فخاض الناس في أولئك، فقال بعضهم: فلعلهم الذين صحبوا رسول الله صلى الله عليه وسلم. وقال بعضهم: فلعلهم الذين ولدوا في الإسلام فلم يشركوا بالله شيئاً، وذكروا أشياء، فخرج عليهم رسول الله صلى الله عليه فأخبروه، فقال: ( هم الذين لا يسترقون ولا يكتوون ولا يتطيرون وعلى ربهم يتوكلون) ، فقام عكاشة بن محصن فقال: ادع الله أن يجعلني منهم. قال: ( أنت منهم) ثم قام رجل آخر فقال: ادع الله أن يجعلني منهم. فقال : ( سبقك بها عكاشة)

(Husayn b. Abdurrahman es-Sülemi el-Harisi, Ebu Hüzeyl el-Kufi'dir. Hadiste sikadır,güvenilirdir.Tebe-i tabiindendir. (H. 136 / M. 713)'te vefat etmiştir. Bu sırada 93 yaşında bulunuyordu)

Husayn b. Abdurrahman şöyle dedi: (Said b. Cübeyr (r.h), İbni Abbas'ın (r.a.) ashabının en değerlilerinden imam ve fakih bir zattır. Aişe (r.a.) ve Ebu Musa'dan (r.a.) mürsel rivayetlerde bulunmuştur. Kendisi Kufe'lidir. Beni Esed'in mevlasıdır. Henüz elli yaşıma gelmeden Haccac'ın eliyle (H. 95 / M. 713)'te öldürülmüştür)

" Said b. Cübeyr ile beraberdim. Bize:

" Dün gece kayan yıldızı hanginiz gördü?" diye sordu.

" Ben gördüm. O esnada namazda değildim, bir şey soktuğu için kalkmıştım." dedim.

" Peki ne yaptın?" dedi.

" Dualarla korunmaya çalıştım." dedim.

" Neden öyle yaptın?" diye sordu.

(Şa'bi; Amir b. Şurahil Hemedani'dir. Ömer'in hilafeti döneminde doğmuştur. Tabiinin sikalarından ve fakihlerindendir. Kendilerinden dinlememekle birlikte Ömer, Ali ve İbni Mes'ud'dan, Ebu Hureyre, Aişe, Cerir, İbni Abbas ve daha nicelerinden rivayetlerden bulunmuştur. Şa'bi, hıfz bakımından oldukça güçlü ve titiz biriydi. Bu hususta şöyle demiştir: Ben bugüne kadar beyazın üzerine siyah yazmadım.-Yani hafızamın kuvvetinden ötürü beyaz kağıdın üzerine siyah mürekkeple bir şeyler yazmaya ihtiyaç hissetmedim-(H. 103 / M. 721) yılında vefat etmiştir)

" Şa'bi bize bu hususta bir haber nakletmişti de ondan." dedim.

" Nedir o haber?" diye sordu.

(Büreyde b. Hasib b. Haris. Tanınmış sahabidir. İbn Sad’ın bildirdiğine göre H. 63 / M. 682 yılında ölmüştür)

" Bize, Büreyde b. Hasib'in, 'nazardan ve zararlı haşerelerden başka şeyler için dua ile korunma (rukye) yapılmaz' dediğini nakletti." dedim. Said b. Cübeyr şu cevabı verdi:

"Öğrendiğini tatbik eden elbette yüce bir insandır. İbni Abbas'ın bize naklettiği hadiste de RasulAllah (s.a.v,) şöyle buyurdu:

"Bana bütün ümmetler gösterildi. Bazı nebiler bir kaç cemaat ile beraber, bazıları da yanında bir ümmeti bile olmaksızın önümden geçmeye başladılar. En sonunda uzaktan büyük bir karartı gösterildi. 'Bu karartı nedir? Bu benim ümmetim midir?' diye sordum. 'Bu Musa'nın kavmidir.' diye cevap verildi. Sonra bana 'Ufka bak' denildi. Bakınca ufku dolduran büyük bir karartı gördüm. Sonra bana 'Gök ufuklarının şurasına ve bu tarafına da bak!' denildi. Bir de ne göreyim. Büyük bir karartı baştan başa ufku kaplamıştı. Bana: 'Bu senin ümmetindir. Bunlardan yetmiş bin kişi hesaba çekilmeksizin Cennete girecektir.' denildi."

Sonra RasulAllah (s.a.v.) kalkıp evine girdi. Orada bulunanlar, bunların kimler olabilecekleri hususunda konuşmaya başladılar, bir kısmı:

"Olsa olsa bunlar Allah'ın Rasulü ile beraber bulunan ilk müslümanlardır." dediler. Bir kısmı da bunların, İslam üzere doğup da Allah'a (c.c.) hiç şirk koşmadan ölen kimseler olabileceklerini söylediler ve daha pek çok görüş ortaya attılar. RasulAllah (s.a.v.) geri dönünce onu durumdan haberdar ettiler. Rasullullah (s.a.v.):

"Onlar, rukye yapmayanlar, şifanın (Allah'tan olduğuna inanıp) dağlamaktan olduğuna inanmayanlar, uğursuzluğa inanmayanlar ve her hususta yalnız Allah'a tevekkül edenlerdir." buyurdu.

Bu esnada Ukkaşe b. Mihsan ayağa kalktı ve RasulAllah'a (s.a.v.):

"Beni onlardan biri kılması için Allah'a dua et" dedi. RasulAllah (s.a.v.):

"Sen onlardansın." cevabını verdi.

Bir adam daha kalktı.

"Beni de onlardan kılması için Allah'a dua et." dedi.

RasulAllah (s.a.v.):

"Ukkaşe senden önce davrandı." cevabını verdi.(Buhari Tıbb: 42, Müslim İmam 371)

Said b. Cübeyr'in:

"Dün geceki kayan yıldızı gördünüz mü?" sorusuna "Ben gördüm. O esnada namazda değildim" diye cevap veren Husayn'dır.

Husayn yanındakiler'in onun gece namazı kılmak için kalktığını zannetmelerinden endişe duymuştur.O esnada namazda değildim diyerek böylece yapmış olduğu ibadeti gizli tutmaya çalışmıştır. Bu da selefin üstünlüğünü ve ihlasa olan düşkünlüğünü, riyadan uzaklaşmış olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar yapmadıkları bir şeyi, halka yapmış gibi göstermekten kaçınmışlardır.

"Bir şey soktuğu için kalkmıştım" sözü beni zehirli bir hayvan veya akrep soktu anlamındadır. Husayn bundan dualarla korunmaya çalışmıştır veya başkasından rukye yapmasını taleb etmiştir.

Said b. Cübeyr'in Husayn'a "Neden öyle yaptın?" diye sorması, yapılan işin caiz olup olmadığına delil istemenin gerekliliğini bildirir.

Husayn Said b. Cübeyr'in sorusuna:

" Şa'bi bize bu hususta bir haber nakletmişti de ondan." diye cevap verdi, Said b. Cübeyr:

" Nedir o haber?" diye sordu. Husayn:

" Bize Burüyde b. el-Hasıb'ın:

"Nazardan ve zararlı haşerelerden başka şeyler için dua ile korunma (rukye) yapılmaz." dediğini nakletti." dedi.

Hattabi (r.h.) bu hadisi şöyle yorumlamıştır:

"Göz değmesi, akrep, yılan vb.zehirli hayvanların insanı sokması durumunda yapılan rukyeden daha şifa verici bir rukye yoktur. Çünkü RasulAllah (s.a.v.) hem rukye yapar hem de kendisi için rukye yaptırırdı."

Said b. Cübeyr (r.h.) şöyle der:

"Öğrendiğini uygulayan kimse elbette yüce bir insandır."

Her kim kendisine gelen ilimden bir şeyler öğrenmiş ve bununla amel etmişse, gayet güzel yapmıştır. Fakat bilgisiz olduğu halde körü körüne taklit eden kimsenin durumu, ilmi ile amel eden kimsenin durumu gibi değildir. Bildiğiyle amel etmeyen kimseye gelince; bunun yaptığı da haramdır."

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta şöyle denilmektedir:

"Burada ilmin ve ilim ehliyle birlikte olmanın üstünlüğü anlatılmaktadır. Ayrıca herhangi bir şey yapan bir kimseye bu fiilinde neye dayandığı sorulur ki buna uyulup uyulmayacağı ortaya çıksın. Bir delile dayanmadan amel eden ve fetva veren kimselerin Allah (c.c.) katında hiçbir mazeretleri yoktur."

Bu sebebten İbni Abdi'l-Berr (r.h.) Bir başkasını taklit eden kimsenin ilim ehlinden sayılmayacağı konusunda alimler arasında görüş birliği olduğunu söylemiştir.

Said b. Cübeyr'in: "Bize İbni Abbas (r.a.) rivayet etti" sözü ile, Abdullah b. Abbas b. Abdülmuttalib kastedilmiştir.

(İbn Abbas RasulAllah (s.a.v.)'in amcasının oğludur. RasulAllah (s.a.v.) onun için şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona Kur'an'ın tefsirini öğret." (Buhari, Fadailu Ashab'ın Nebi: 26, Tirmizi, Menakıb: 90) Ve böyle de olmuştur. İbn Abbas (r.a.), (H: 68 / M. 687) yılında Taif'te vefat etmiştir. Buhari (r.h.) "Camiu's-sahih" adlı eserinin bir çok yerinde kendisinden rivayetlerde bulunmuştur)

Bu hadiste, selef alimlerinin ilim bakımından üstünlükleri ve güzel bir edeb anlayışına sahip oldukları anlatılmaktadır.

Merhum yazar (Muhammed bin Abdulvehhab) 17. maddede hadisten "İşittiğini uygulayan ne güzel etmiştir. Fakat..." sözünden anlaşıldığı gibi selefin ne kadar derin bir ilme sahip olduğu ve birinci hadisin İkincisine muhalif olmadığı.” hükmünü çıkartmıştır.

"Bana bütün ümemmetler gösterildi"

Bir başka rivayette RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Bu gece İsra gecesi idi." (Tirmizi Kıyamet: 16’da rivayet etmiş ve hasen sahih olduğunu söylemiştir)

Hafız İbni Hacer (r.h.) der ki: "Eğer bu rivayet doğru ise, İsra (gece yürüyüşü) olayının birkaç kez gerçekleştiği görüşü güç kazanır. Dolayısıyla bu olay aynı zamanda Medine'de de gerçekleşmiş olması icab eder.

Bana göre bu konuda biraz düşünmek gerekir.

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta şöyle geçmektedir:

"Bu bahsedilen ümmetlerin Nebi sav’e arzedilmesi olayının ne zaman gerçekleştiğini ancak Allah (c.c.) bilir. Belki de Allahu teala ona nebiler ve tabilerini sadece misal aleminde göstermiştir. Allah'ın (c.c.) rızasını kazanmak ancak nebilere uymakla mümkün olur. Kim Allah'a (c.c), nebi ve resullerine iman eder, onların tebliğ ettiği dine bağlanırsa kurtulur. Bu, eşi ve ortağı olmayan Allah'a (c.c.) ibadet etmeyi ve O'ndan başkasına ibadeti terketmeyi, Allah'ın (c.c.) emrettiklerini yapmayı ve nehyettiklerinden de uzak durmayı gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"(Nuh) dedi ki: "Ey kavmim! Muhakkak ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve bana itaat edin." (Nuh 71/2-3)

Allah'a (c.c.) ibadet; yalnız Allah'a (c.c.) itaat etmek, O'nun (c.c.) emrettiklerine bağlanmak, yasakladıklarından uzak durmak ve RasulAllah'a (s.a.v.) itaat etmekle mümkün olur. İşte din budur: Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet etmemek...

Allah'tan (c.c.) başkalarını şeriatın öngördüğü ve öğütlediği ölçüler içerisinde terketmek...

Heva ve hevesleri RasulAllah'a (s.a.v.) itaatin önüne geçirmemek."

"Bazı nebiler birkaç cemaati ile beraber, bazıları da yanında bir kişi bile olmaksızın önümden geçmeye başladılar."

Nevevi’ye göre hadiste geçen "birkaç cemaat" ifadesi ile on kişiden daha az sayıda bir topluluk kastedilmiştir.

Bu ifadelerde, çoğunluğu baz alıp, hakkın ölçüsü olarak görenlere açık bir reddiye vardır.

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta şunlar yer almaktadır:

"Allah'ın (c.c.) gönderdiği nebilerden öyleleri vardır ki, kavmi içerisinde kendisine tabi olan bir tek kelime bile bulunmamıştır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik. Onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi." (Hicr 15/10-11)

Bu ayet gösteriyor ki, ümmetler içinde hidayete eren ve kurtulan kimselerin sayısı oldukça azdır. Çoğu kimsenin heva ve hevesleri baskın gelmiş, kendilerine gelen rasullere isyan etmiş ve sonunda helak olmuşlardır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyar ve sadece tahminde bulunurlar." (Enam 6/116)

"İşte kasabalıların haberlerini sana anlatıyoruz. Andolsun ki, rasulleri onlara belgeler getirdi. Fakat onlar önceden yalanladıklarına iman edecek kimseler değillerdi. Allah kafirlerin kalplerini böylece kapatıp mühürler." (el-A'raf 7/101)

"De ki: "Yeryüzünde dolaşın da daha önceden müşrik olanlardan çoğunun akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın." (er-Rum 30/42)

Kur'an'da buna benzer ayetler oldukça çoktur. Gerçek olan şudur ki, kurtuluşa eren kimseler, çok az da olsalar en büyük cemaattirler. Çünkü Allah (c.c.) katında değeri yüce olanlar bunlardır. Sayıları az da olsa bu böyledir. Müslüman asla çokluğa aldanmaz ve bundan şiddetle sakınır. Hatta kimi zaman çoğunlukla övünen tarafın arasında kendilerinin ilim sahibi olduğunu söyleyen kimseler de bulunabilir. İlim sahibi diye ya da sadece ilim sahibi gibi gözüktükleri için bunlara aldanmamalıdır. Çünkü onlar cahil ve sapıkların din edindikleri şeyleri din edinmiş, Allah (c.c.) ve Rasulünün (s.a.v.) buyruklarını bir tarafa bırakmışlardır."
"En sonunda uzaktan büyük bir karartı gösterildi." Bu söz ile uzaktan görülen bir topluluk kastedilmiştir. "Bu karartı nedir, benim ümmetim midir?" diye sordum."
Ufukta beliren kişilerin sadece şekilleri görüldüğü için böyle bir ifade kullanılmıştır. Müslim'in Sahih'inde ise "Fakat ben ufka bakıyordum" şeklinde geçmektedir. Ancak Muhammed b. Abdu'l Vehhab (r.h.) bunu belirtmemiştir. Belki de ondan sonra kitabın aslından ya da kopyasından bu ibare düşmüş olabilir. Allah (c.c.) en iyisini bilendir.

"Bu, Musa ve kavmidir" denildi sözü ile Musa b. İmran Kelimurrahman kastedilmiştir. Kavmi de İsrailoğullarından ona tabi olan kimselerdir.

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta şunlar yer almaktadır:

"Burada, Musa'ya (a.s.) uyanların üstünlüğü anlatılmıştır. Bunlar Musa'ya (a.s.), Allah'ın (c.c.) gönderdiği diğer rasullere ve Allah'ın (c.c.) indirdiği kitaplara iman eden kimselerdir.

İsrailoğulları parçalanmadan önce sayıları oldukça fazlaydı ve içlerinden bir çok nebi çıkmıştı. Daha sonra aralarında fitneler, ihtilaflar ve tefrikalar baş gösterdi. Bu hadis, Musa'ya (a.s.) uyanların sayı bakımından çok olduklarını göstermektedir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Onları alemlere üstün kıldık." (el-Casiye 45/16)

Bu ayet "Onları kendi dönemlerindekilere üstün kıldık" anlamındadır. Çünkü onların zamanında ve onlardan önce Allah'ı (c.c.) ve Allah'ın (c.c.) nizamını reddedenler sayı bakımından oldukça fazlaydılar, hem de sayılamayacak kadar fazla...

Calut ve Buhtü'n-Nasr taraftarları gibi. Allah (c.c), İsrailoğullarını imanları sebebiyle alemlere üstün kılmıştı. Böylece onlar kendi dönemlerinde yaşayan insanların en faziletleri ve en üstünleri olmuşlardı. Daha sonraları, Bakara Suresi ve başka surelerde yer alan haberlerde görüldüğü gibi, isyan eden ve Allah'ın (c.c.) dininden çıkan kimseler oldular. Allah (c.c.) bunları, Muhammed (s.a.v.) dönemindeki Yahudilere delil göstermek için açıklamıştır. Onların ihtilafa düşmelerinden sonraki durumlarıyla ilgili olarak Allah'ın (c.c.) haber verdiği şeyleri çok iyi düşünmek gerekir."

"Sonra bana 'Ufka bak' denildi. Bakınca ufku dolduran büyük bir karartı gördüm. Sonra bana 'Gök ufuklarının şurasına ve bu tarafına da bak!' denildi. Bir de ne göreyim. Büyük bir karatı baştan başa ufku kaplamıştı. Bana: 'Bu senin ümmetindir. Bunlardan yetmiş bin kişi hesaba çekilmeksizin Cennete girecektir.' denildi."

Bunlar tevhide bağlı kaldıkları için sorgusuz ve hesapsız olarak Cennete gireceklerdir.

İbni Fudayl'ın rivayetinde ise; "Şu görülen ümmetin arasından yetmişbin kişi Cennete girecektir." şeklindedir.

Buhari ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri hadiste ise şöyledir:
"Onların yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki dolunay gibi parlak olacaktır." (Buhari, Rikak: 50; Müslim İman: 94)

İmam Ahmed (r.h.) ve Beyhaki'nin (r.h.) Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet ettikleri hadiste de şu ifadeler yer almaktadır: "Rabbimden bu sayıyı artırmasını istedim. Rabbim de her bine karşılık yetmişbin olarak benim için onların sayısını artırdı."

Hafız İbni Hacer el-Askalani (r.h.): "Bu hadisin senedi sahihtir." demiştir.

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta şunlar yer almaktadır:

"Bu hadiste,İslam ümmetinin fazileti ve üstünlüğü anlatılmaktadır. Çünkü en kalabalık ümmet RasulAllah'ın (s.a.v.) ümmeti olacaktır. Bunların sayıları raşid halifeler ve onlardan sonraki dönemlerde oldukça artmıştı. Hemen hemen tüm köy, kasaba, şehir ve kırsal kesimler müslümanlarla doluydu. Aralarında alimler de vardı ve bu alimler çeşitli ilim dallarında pek çok yararlılıklar göstermişlerdi. Bu ümmet hicretin üçüncü asrına kadar Kur'an ve Sünnet üzere yaşamlarını sürdürdüler. Ne yazık ki daha sonraki dönemlerde onların sayıları giderek azaldı.
Üstadımız (r.h.) bu hadisle ilgili açıklamalarının 9.maddesinde “Hem keyfiyetleri açısından hem de çoklukları ile bu ümmetin üstünlüğünün öğrenilmesi.” diyor. Burada gerek egemenlik gerekse içerik açısından fazilet ve üstünlükten söz ediliyor. "Egemenlik" denince, sayı bakımından çokluk anlaşılır. "İçerik" ise, taşıdıkları nitelik yönünden üstün olmaları demektir.

"Sonra RasulAllah (s.a.v.) kalkıp evine girdi. Orada bulunanlar, bunların kimler olabilecekleri hususunda konuşmaya başladılar. Bir kısmı: Olsa olsa bunlar Allah'ın Rasulü ile beraber bulunan ilk müsIümanlardır." dediler. Bir kısmı da bunların, İslam üzere doğup da Allah'a şirk koşmadan ölen kimseler olabileceklerini söylediler. Daha pek çok görüş ortaya atıldı. RasulAllah (s.a.v.) geri dönünce onu durumdan haberdar ettiler."

Burada şer'i nasslar hakkında tartışma ve müzareke etmenin serbest olduğuna işaret vardır. Bunun gayesi insanları faydalandırmak ve hakkı açıklamaktır. Selef alimleri ilmi birikimleri ile bu sonuca varmışlardır. Ancak onlar böyle bir sonucu elde etmenin, ancak kişinin bildiklerini pratik hayatına aktarması ile mümkün olabileceğini söylemişlerdir. Buradan da onların iyililik ve hayır konusunda ne kadar istekli ve gayretli oldukları anlaşılır.

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta şu ifadeler yer alır:

"Bu hadiste aynı zamanda ashabın -Allah (c.c.) kendilerinden razı olsun- ilmi müzakere etme hususundaki üstünlükleri, RasulAllah'ın (s.a.v.) kendilerine anlattığı şeyi güzel bir şekilde anlamak ve bununla amel etmek için tüm gayretlerini sarfettikleri anlatılmaktadır.

Bu hadis aynı zamanda hakkında açık delil bulunmayan konularda içtihatta bulunmanın caiz olduğuna dair de bir delildir. Çünkü ashap, burada kendi kişisel içtihatlarına dayanarak görüşlerini açıklamış, RasulAllah (s.a.v.) de onların yaptıklarını hoş karşılamıştır. Fakat bir müçtehit, bu tarz hakkında delil olmayan meselelerde kendi görüşünü dayatmamalı, aksine şöyle demelidir: Bu konudaki hüküm herhalde şöyle şöyle olmalıdır. Nitekim bu hadiste geçtiği gibi sahabe de böyle yapmıştı.

Hadisin sahihayn’daki lafzında “onlar rukye yaptırmazlar” şeklinde geçmektedir. Müsned-i Ahmed’deki İbn Mesud hadisinde de bu şekildedir.

İbni Teymiyye (r.h.) şöyle demiştir: Hadisin Müslimdeki rivayetinde geçen “rukye yapmazlar” ifadesi ravinin ziyadesi olmalıdır. Nebi sav böyle bir şey söylememiştir. Nebi'ye (s.a.v.) rukye hakkında sorulunca, şöyle buyurmuştur:
"Sizden her kim kardeşine faydalı olmak isterse, ona faydalı olsun." (Müslim, Selam: 60-61)

Avf b. Malik'ten (r.a.) RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şirk olmadığı müddetçe, rukyede hiçbir sakınca yoktur." (Müslim Selam: 64, Ebu Davud Tıbb: 18)

"Cebrail (a.s.) RasulAllah'a (s.a.v.), RasulAllah (s.a.v.) de ashabına rukye yapmıştır."

Buhari'nin (r.h.) Aişe'den (r.a.) rivayet ettiğine göre: Cebrail (a.s.), büyü sebebiyle RasulAllah'a (s.a.v.) rukye yapmıştır. (Buhari Tıbb: 47, 49-50)[6]

"Rukye yapan kişi ile kendisine rukye yapılan kişi arasındaki fark şudur: Kendisine rukye yapılan kişi, kalbiyle Allah'tan (c.c.) başkasına yönelen ve Allah'tan (c.c.) başkasından bir şeyler isteyendir. Rukye yapan ise, ihsan üzere hareket eden bir kimsedir."

Yine der ki: "(Cennete hesapsız olarak girecek olan) yetmişbin kişi"den kastedilen, tamamen tevekkül üzere olan kimselerdir. Onlar başkalarından rukye veya dağlama için istekte bulunmazlar. Nitekim İbni Kayyım el-Cevzi (r.h.) de böyle demiştir."

Kurratü'l-Uyun adlı kitapta da şu ifadeler yer alır:

"RasulAllah'ın (s.a.v.) bu müjdesine layık olanlar; Allah'a (c.c.) hiçbir şeyi ortak koşmayan, ihtiyaçlarını başka birilerine götürüp de onlardan rukye veya buna benzer şeyler istemeyen kimselerdir. Şifa için olsa bile dağlamayı terk edenlerdir. İşte bunu başarabilen kimselerin Allah'a (c.c.) karşı tevekkülleri tam ve eksiksizdir. Onlar işlerini Allah'a (c.c.) bırakmışlardır. Onlar Allah'ın (c.c.) hüküm verdiği ve kazası gereği icra ettiği hadiselerde kalplerini asla Allah'tan (c.c.) başkasına bağlamazlar. Sadece Allah'ı (c.c.) arzular ve yalnızca O'ndan korkarlar. Başlarına gelen her şeyi "Bu kesinlikle Allah'ın (c.c.) takdiri ve dilemesi sonucudur." diyerek karşılarlar. Sıkıntılarının giderilmesi hususunda yalnızca Allah'a (c.c.) yalvarırlar. Sadece O'na sığınır ve sadece O'ndan istekte bulunurlar. Allah (c.c.) Yakup (a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur:

"Ben acımı ve üzüntümü sadece Allah'a şikayet ederim..." (Yusuf 12/86)

Onlar kendilerini dağlamaları için başkalarından bir yardım da beklemezler. Rukye için yaratıklara başvurmadıkları gibi dağlama için de başvurmazlar. Allah'ın (c.c.) kendileri için dilediği kazaya teslim olurlar ve sonunda ecir alacakları için başlarına gelen imtihandan da haz duyarlar."

Ben de derim ki: "Öyle görünüyor ki “dağlama yaptırmazlar” ifadesi bunu istemek veya kendi isteğiyle yaptırmaktan daha geneldir. Çünkü kişinin kendisini dağlaması (ve dağlatması) caizdir. Nitekim Cabir b. Abdullah'tan (r.a.) gelen rivayete göre "Nebi (s.a.v.) Übeyy b. Ka'b'a bir doktor gönderir. O da hastanın bir damarını keser ve daha sonra o damarı dağlardı." (Tirmizi Siyer: 28)

Enes'ten (r.a.) gelen rivayet de şöyledir: "Enes (r.a.) RasulAllah (s.a.v.) hayattayken Zatülcenb hastalığı sebebiyle kendisine dağlama yapardı." (Buhari Tıbb: 26.Zatülcenb; akciğer zarı iltihabıdır. Günümüzde akciğer veremi olarak adlandırılmaktadır. en-Nihaye adlı eserde bu konuya şöyle bir açıklama getirilmiştir. Zatülcenb; akciğerde oluşan büyük bir çıbandır. Bu çıban giderek çevreye yayılır ve böylece inşânın ciğerini tümüyle sarar. Çoğu zaman bu hastalığa yakalananlar kurtulamazlar. Buna verem diyenler de olmuştur)
Enes'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre "RasulAllah (s.a.v.), yüzünde ve bedeninde bulunan bir kızarıklık sebebiyle Esad b. Zürare'yi (r.a.) dağlamıştır." (Tirmizi, Tıbb: 11’de rivayet etmiş ve hasen garib olduğunu beyan etmiştir. İbn Muflih de isnadının sika olduğunu bildirmiştir.)

İbni Abbas'tan (r.a.) RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti, hacamat (kan aldırma) ve ateşle dağlama. Ben ümmetimi ateşle dağlamaktan sakındırırım." (Buhari, Tıbb: 3)

Bu hadisin farklı bir rivayetinde de şöyle buyrulmuştur: "Ben dağlanmayı istemem (sevmem)." (Buhari, Tıbb: 4,17)

İbni Kayyım (r.h.) der ki: "Dağlama" ile ilgili hadisler dört ayrı hususu içerir:

a- Dağlama yapmak.

b- Dağlamayı sevmemek ve istememek.

c- Dağlama işini terkeden kimsenin övülmesi.

d- Bundan sakındırmak.

Allah’a hamdolsun bütün bu hükümler arasında hiçbir çelişki yoktur.

Dağlama yapıldığını bildiren hadisler bunun cevazını gösterir. RasulAllah'ın (s.a.v.) bunu sevmemesi bu amelin yasak olduğunu göstermez. Bunu terkeden kimseyi övmesi, RasulAllah'ın (s.a.v.) bundan hoşlanmadığını ve terkinin, yapılmasından daha güzel olduğunu gösterir.

Dağlamadan sakındırma konusuna gelince, bu da kişinin bunu hangi sebeble tercih ettiğine bağlıdır ve keraheti ifade eder.

"Uğursuzluğa inanmayanlar"

Yani; kuşların veya diğer bazı hayvanların uğurlu veya uğursuz olduğuna inanıp, bunlara bakarak işlerini düzenlemesinler.

Bu konu ile ilgili geniş açıklama ilgili bölümde ayrıntılı olarak anlatılacaktır.

"Rablerine tevekkül ederler"

İşte bu ifade buraya kadar anlatılanların özüdür ve tüm eylemler için Allah'a (c.c.) tam bir tevekkülü içerir. Samimiyet ve dürüstlükle O'na sığınmayı ve O'na dayanıp güvenmeyi gerektirir. Sevgi, korku, ümit etmek, rab ve ilah olarak Allah'tan (c.c.) razı olmak, O'nun kaza ve kaderine boyun eğmek vb. Çünkü bu, tevhidin gerçekleşmesinin son aşamasıdır. Tüm bu değerli ve yüksek makamlar tevekkül sayesinde elde edilir.

Ancak hadisten, başvurulması caiz ve uygun olan sebeplere başvurulamayacağı şeklinde bir anlam çıkarılmamalıdır. Çünkü meşru sebeplere başvurmak gayet fıtri ve zaruri bir şeydir. Hiç kimsenin bundan kaçması doğru değildir. Aksine böyle yapmak bizzat tevekkülün kendisidir. Tevekkül, en büyük sebebe başvurmak demektir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Kim Allah'a tevekkül ederse Allah O'na yeter..." (Talak 65/3)

Tedavide hoşnutsuz bir durum meydana getirmeyecek sebeplere sarılmak ve bunlar yoluyla tedavi olmak sakıncalı olmayıp, aynı zamanda tevekküle de engel değildir. Bu nedenle meşru olan bir tedavi yönteminin terki doğru olmaz. Dağlatmak ve rukye yaptırmak gibi tedavi yöntemlerinin terkinin istenmesi ise mekruh ve sakıncalı durumlar içermesinden kaynaklanır. Sebeblere yapışıp kerahet içermeyen yöntemlerle tedavi olmak ise tevekküle aykırı değildir, hatta terk edilmesi caiz olmaz.

Zira Ebu Hureyre'den (r.a.) RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah şifasını vermediği bir hastalık indirmemiştir. Nerede bir hastalık varsa, mutlaka şifası da vardır. Bunu bilenler bilir, bilmeyenler de bilmez." (Buhari Tıbb: 1, Müslim Selam: 26)

Üsame b. Serik'ten RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey Allah'ın kulları, tedavi olun. Çünkü Allah bir hastalık vermişse mutlaka şifasını da vermiştir. Ancak bir hastalık müstesna." Kendisine: "O nedir?" diye sordular. "Yaşlılıktır." buyurdu.(Ahmed)

İbni Kayyım (r.h.) der ki: "Bu hadisler sebepleri içerdiği gibi aynı zamanda sebeplere başvurmayı reddedenlerin iddialarını da geçersiz kılar ve tedavi olma konusunda açık bir emir içerir. Tedavi olmanın tevekkülle çelişmediğini de isbat eder. Tıpkı acıkan ve susayan kimsenin açlığını ve susuzluğunu gidermek için yiyip içmesi, sıcak ve soğuktan korunmak isteyen kimsenin ona göre giyinmesinin tevekkülle çelişmediği gibi... Tevhidin gerçekleşmesi için Allah'ın (c.c.) koyduğu meşru sebeplere sarılmak gerekir. Bunları tümüyle reddetmek bizzat tevekkülün ruhuna aykırıdır. Tevekkülün gerçek anlamı, kişinin dini ve dünyası konusunda kendisine faydalı olacak şeylerin meydana gelmesi için kalbiyle Allah'a (c.c.) dayanması ve yalnızca O'na itimat etmesi demektir. Bu konuda sebeplere sarılmak da gerekecektir. Aksi takdirde hikmet ve şeriat bir kenara bırakılmış olur. Kul, hiçbir zaman acizliğini tevekkül, tevekkülü de acizlik gibi gösteremez; kulun böyle bir davranışta bulunma yetkisi yoktur.

Alimler: "Tedavi mubah mıdır değil midir, terk edilmesi mi daha iyidir yoksa uygulanması mı, tedavi olmak müstehap mı, vacip mi?" gibi konularda görüş ayrılığına düşmüşler ve farklı kanaatler ortaya koymuşlardır.

İmam Ahmed yukardaki hadislere dayanarak tedaviyi terk etmenin evla olduğu neticesine varmıştır.

Hanefi mezhebine göre neredeyse tedavinin vacip olduğu sonucuna varılır.

Malikilere göre yapılması veya yapılmaması arasında fark yoktur.

Şafiilere göre ise müstehabtır. Hatta Nevevi’nin Müslim şerhinde naklettiğine göre selef ve halef alimlerinin çoğunluğuna göre tedavi müstehabbtır.

İmam Malik şöyle der: "Tedavi olmakta bir sakınca olmadığı gibi, tedaviyi terketmekte de bir sakınca yoktur."

Şeyhülislam İbni Teymiyye ise şöyle der: "Müçtehitlerin çoğunluğuna göre bu vacip değildir. Ancak Şafiilerle Ahmed'in ashabından çok az sayıda kişi bunu vacip kabul ettiler."

(Ukkaşe b. Mihsan b. Hürsan el-Esedi; Beni Esed b. Huzeyme'dendir. İslam'ı ilk kabul edenlerden ve sahabelerin seçkinlerindendir. Hicret etmiş ve Bedir'de savaşmıştır. 633 yılında Halid b. Velid komutasında mürtetlere karşı savaşırken Tuleyha el-Esedi’nin eliyle şehit düşmüştür. Kendisini şehit eden Tuleyha daha sonra müslüman olmuş ve Kadisiye Savaşında Sa'd b. Ebu Vakkas ile birlikte İranlılara karşı savaşmış, meşhur Cisr (köprü) olayında o da şehit düşmüştür.)

Ukkaşe b. Mihsan dedi ki:

"Ey Allah'ın Rasulü! Dua et de ben de onlardan olayım." RasulAllah (s.a.v.):

"Sen onlardansın." buyurdu.

Buhari'de geçen farklı bir rivayet ise şöyledir:

"Allah'ım! Onu onlardan kıl." diye dua etti.

Bu olay, takva bakımından kendisinden üstün olan kimselerden dua etmesini istemenin caiz olduğuna dair bir delildir.

Kurratü'I-Uyun adlı kitapta şöyle denir:

"Kişinin yaşayan bir kimseden kendisi için dua etmesini istemesi caizdir. Ancak o kimsenin ölümünden sonra böyle bir şey caiz olmaz. Bir kimse herhangi bir ölüden veya yanında olmayan bir kimseden bir şey isterse bu kimseden yalnız Allah'tan (c.c.) istenebilecek olan bir şey istemiş olur. Bir kimseden Allah’tan başkasının kadir olamayacağı bir şeyi isteyen bir kimse ise Allah'a (c.c.) eş (nidd) koşmuş olur. Yalnız Allah'ın (c.c.) yapabileceği bir şeyi O'ndan başkasından istemek şirktir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

" O halde bile bile Allah'a ortak koşmayın." (el-Bakara 2/22)

O, sizin Rabbiniz, sizin ve sizden öncekilerin yaratıcısı, size gizli ve açık bir çok nimetler sunandır. O'ndan başkasına yönelmeyin. İbadeti tüm çeşitleriyle ve samimi bir şekilde sadece Allah'a (c.c.) yapın. Az ya da çok, bir şey isteyeceğiniz zaman sadece O'ndan isteyin."

RasulAllah (s.a.v.) Ukkaşe'ye:

"Sen onlardansın." cevabını verdi.

RasulAllah'ın (s.a.v.) bu müjdesi,o kimsenin imanını,takvasını ve cihat konusundaki azmini ve aşkını çok iyi bilmesindendir. Nitekim başka bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Allah, Bedir ehlini kesinlikle bilir. Bu bakımdan Allah şöyle buyurdu: Dilediğinizi işleyin, kesinlikle sizi bağışladım." (Ebu Davud Sünnet: 6)

"Sonra başka biri kalktı."

Bu kişinin adından söz edilmiyor. Bunun adını öğrenmemize de gerek yoktur.

Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniyor:

"Doğrusu RasulAllah (s.a.v.) bu kapıyı kapatmak istemiştir. Çünkü bu yol bir kez açıldı mı, insanlar peşpeşe bu yola başvurmaya kalkışırlar, hatta ehil olmayanlar bile bu işe kalkışabilirler. Bu davranış aynı zamanda da bir kınamadır.

"Bunu istemekte Ukkaşe seni geçti"

Kurtubi der ki: "Bu ikinci kişide, Ukkaşe'den olan özellikler bulunmuyordu. İşte bunun için RasulAllah (s.a.v.) onun talebine cevap vermedi. Eğer böyle bir şey yapmış olsaydı orada bulunanların tümü bunu ister, böylece iş uzayıp giderdi. İşte bunun için RasulAllah (s.a.v.) bu kapıyı kapatmak istemiştir."
Logged

"Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?" (Zuhruf 43/5); "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum." (Gafir 40/30)
Hanif Muvahhid
Administrator
Full Member
*****

Değerlendirme Puanı: +1/-0
Online Online

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #4 : 28 Temmuz 2010, 18:33 »

DÖRDÜNCÜ BAB

ŞİRKTEN ENDİŞE DUYMA İLE İLGİLİ BAB


«Allah, kendisine şirk konulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar.» (en-Nisa 4/48; en-Nisa 4/116)  Halil aleyhisselam da şöyle demektedir:

«Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!» (İbrahim 14/35)

Hadis-i şerifte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: «Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.» Küçük şirkin ne olduğu sorulduğunda, cevaben: «Riyadır» buyurmuştur. (Ahmed; Taberani; Heysemi el-Mecma'u'z-Zevaid)

ibn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre RasûlAllah Sallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Herkime ölüm, Allah ile birlikte kendisine dua ettiği bir nidd olduğu halde gelirse cehenneme girer.» (Buhari; Ahmed) Buhâri rivâyet etmiştir.

Müslim'in Câbir radiyallahu anh'tan rivayet etmiş olduğu hadiste RasûlAllah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: «Allah'ın karşısına hiçbir şeyi şirk koşmadan çıkan kimse cennete girer. O'na, şirk koşarak kavuşan ise cehenneme girerç» (Müslim; Ahmed) Müslim rivayet etmiştir.

İLGİLİ MES'ELELER

1- Şirkten korku duyulması

2- Riyakârlık şirktendir.

3- Riyakârlık küçük şirk kapsamındadır.

4- Salihler hakkında en çok korkulan şey riyadır.

5- Cennet ve cehennemin yakın olduğu.

6- Her ikisinin de yakınlığı aynı hadiste zikredilmiştir.

7- Hiçbir şeyi şîrk koşmadan Allah'ın huzuruna varanın cennete; şirk koşarak varanın ise, insanların en çok ibadet ehli olanı dahi olsa cehenneme gireceği.

8- İbrahim aleyhisselemın kendisi ve evlatları İçin putlara tapmaktan uzak tutulmaları dileği en Önemli mes'elelerden birisidir.

9- İbrahim aleyhisselâm bu duasında, «Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular, Rabbim.» (İbrahim 14/36) âyetinde de belirtildiği üzere çoğunluğun mubtela olduğu durumundan ibret almıştır.

10- İmam Buhârî rahimehullah'ın da işaret ettiği gibi bu ayet ve hadislerde «Lâ ilahe illallah »in tefsiri de yapılmaktadır.

11- Şirkten uzak kalabilenin fazileti de sabit olmaktadır.

ŞERH

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ

"Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını ise dilediğine bağışlar." (en-Nisa 4/48; en-Nisa 4/116)

İbni Kesir (r.h.) der ki: "Kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz." kavli, Allah (c.c.) müşrik olarak huzuruna gelen bir kulunu bağışlamaz demektir. Bunun dışandakileri ise bağışlar."

Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, günahların en büyüğü şirktir. Allah (c.c.) bize, tevbe edilmediği takdirde şirki asla bağışlamayacağını, bunun dışındaki günahları ise dilediği kimseler için bağışlayacağını bildirmiştir. Yüce Allah (c.c.) günahkar olarak huzuruna geleni dilerse bağışlar, dilerse ona azap eder. Allah'ın (c.c.) şirki affetmemesi, müslümanların şirk işlemekten korkmaları ve şirke düşmekten şiddetle sakınmaları gerektiğini göstermektedir. Çünkü şirk en çirkin eylem, Allah'ın (c.c.) bağışlamadığı bir günah ve zulümlerin en büyüğüdür.

Şirk;

- Alemlerin Rabbi olan Allah'ı (c.c.) -haşa- eksik tanımak,

- Yalnız Allah'a (c.c.) ait olan bir hak ya da yetkiyi başkasına vermek ve

- Başkalarını Allah'a (c.c.) denk tutmaktır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Böyle olmasına rağmen o küfredenler, yine de başkalarım Rablerine denk tutuyorlar." (el-En'am 6/1)

Şirk;

- Hem yaratma hem de emretmenin gayesine zıttır.

- Allah'a (c.c.) karşı her yönden isyandır.

- O'na boyun eğmemek,

- O'nun emirlerinin gereğini yerine getirmemektir.

Oysa ki dünyanın düzene kavuşması Allah'ın (c.c.) emirlerine bağlanmakla mümkündür. Bu ortadan kalktığında dünya harab olur ve kıyamet kopar.
Nitekim RasulAllah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde Allah Allah diyen bir kimse kalmayıncaya kadar Kıyamet kopmaz." (Müslim; Tirmizi)

Şirk;

- Yaratılanı yaratana benzetmektir ve onu ilahlığa ait hususlarda Allaha ortak koşmaktır.

Bunlar fayda ve zarar verme ya da ihsan etme veya etmeme gibi şeylerdir. Halbuki Allah (c.c.) dua, korkma, ümit etme, tevekkül etme ve bunun gibi bütün ibadet türlerinin sadece kendisine yapılmasını istemektedir. Kim, bu sayılanlardan bir tanesini dahi yaratılmışlardan birine yaparsa o varlığı, yaratıcı olan Allah'a (c.c.) benzetmiş, kendisine bile zarar ya da yarar sağlama gücüne sahip olmayan, öldürme, yaşatma ve diriltmeye gücü yetmeyen bir kimseyi, hamd kendisine ait olan Allah'a (c.c.) benzetmiş olur.

Yaratma O'nun işidir. Mülkün tümü O'nundur. Her iş sonunda O'na döner. Hayrın tümü O'nun elindedir. Tüm işleri idare eden O'dur. Allah'ın (c.c.) dilediği olur, dilemediği ise olmaz. O'na engel olabilecek hiçbir şey yoktur. Eğer O, bir kimseye bir rahmet kapısı açarsa, onu engelleyecek yoktur. Eğer o bir şeyi tutarsa, artık onun önünü hiçbir kimse açamaz. Çünkü O, Aziz ve Hakim olan Allah'tır (c.c).
Teşbihin en kötüsü aciz ve fakir bir kimsenin, her şeye gücü yeten ve her şeyden müstağni olan Allah'a (c.c.) benzetilmesidir.

İlahlığın özelliklerinden birisi de hiçbir eksikliğe yer vermeyecek şekilde ve her yönden mutlak bir kemale sahip olmaktır.Bundan dolayı bütün ibadet çeşitlerinin sadece Allah'a (c.c.) yapılması gerekir. Çünkü yüceltme, korku, dua, ümitvar olma, yönelme vb. bütün ibadet çeşitlerinin kendisine yapılacağı mutlak surette kemal sıfatlara sahip yegane varlık O'dur. Tevekkül ve tevbe O'na yapılır. Yardım yalnızca O'ndan beklenir. En çok O'na karşı boyun eğilir. En çok sevgi duyulan da sadece O'dur.

Bütün bunların başkasına değil sadece Allah'a (c.c.) yapılmasının gerekliliği hem akıl, hem şeriat hem de fıtrat açısından kaçınılmazdır. Kim bu sayılanlardan birini Allah'tan (c.c.) başkasına yaparsa, onu hiçbir dengi ve benzeri olmayan Allah'a (c.c.) benzetmiş olur. Doğrusu böylesi bir benzetme, benzetmelerin en çirkini ve en batılıdır. İşte bu nedenle Allah'a (c.c.) şirk koşan kimseler bağışlanmazlar. Oysa ki Allah (c.c.) kendi zatına merhameti yazmıştır. Buna rağmen huzuruna şirkle gelenleri bağışlamayacaktır.

İşte İbni Kayyım'ın (r.h.) sözlerinin anlamı da budur.

Ayette, günah işlemeleri sebebiyle müminleri tekfir eden ve:

"Büyük günah işleyen kimseler ebedi cehennemliktir." diyen Haricilere ve büyük günah işleyen kimseyi mümin de kafir de saymayan Mutezile ekolüne reddiye vardır.

" Bunun dışındakileri dilediğine bağışlar."

Bu ayeti "tevbe edeni bağışlar" diye yorumlamak doğru değildir. Çünkü şirkten tevbe eden bir kimse de bağışlanmıştır. Bu konuda Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki: "Ey nefislerine zulmedip de aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayıcıdır, merhametlidir." (ez-Zümer 39/53)

Bu ayetteki hüküm genel ve mutlaktır. Çünkü bu ayette kastedilen kimseler, tevbe eden kimselerdir. Oysa yukarıdaki ayet özeldir ve şarta bağlı değildir. Orada söz konusu olan kimseler, tevbe etmeyenlerdir. Şeyhülislam İbni Teymiyye'nin (r.h.) sözlerinden özetlenmiştir.

Kurratü'l-Uyun'da denir ki: İmam Nevevi (r.h.) şöyle demiştir: "Müşriklerin Cehennem ateşine girmeleri genel manadadır. Müşrikler oraya girecekler ve orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu hususta Yahudi ve Hristiyanlar gibi ehli kitaptan olan kimselerle putperest olanlar arasında ya da sırf inatçılık edip küfürde direnenlerle ötekiler arasında bir fark yoktur. Ayrıca İslam milletine hiç dahil olmamış muhalifler ile kendisini İslama nisbet edip de inkarı veya başka sebeblerle küfrüne hükmedilmiş olan kimseler arasında da bir fark yoktur.
Allah'a (c.c.) şirk koşmadan ölen kimsenin Cennete gireceği kesindir. Ancak bu kimse büyük günah işleyerek bunda ısrar etmiş ve bu hal üzere ölmüşse, Allah (c.c.) dilerse kendisini bağışlayıp Cennete koyar, dilerse önce azap eder ve sonra Cennete koyar."

Ben de derim ki: "Bu, Ehl-i Sünnet'in görüşüdür. Bu konuda onlar arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Bu ayet şirke düşmekten korkmayı gerektiren en büyük delillerden biridir. Çünkü Allah (c.c), müşrik olanları bağışlamayacağını ve onların ebedi cehennemlik olduklarını kesinlikle bildirmiş ve bunun için herhangi bir sınırlandırma ve istisna getirmemiştir. Daha sonra ayette:

"Bunun dışında kalanlara dilediklerini bağışlar" buyurarak özelleştirme yaparak şirkin dışındakileri bundan ayırmıştır. Çünkü şirkle beraber kurtuluş yoktur. Kişi ölmeden önce tevbe etmedikçe şirkin cezasından asla kurtulamaz."
Halil as’ın[9] şu kavli hakkında:

وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَنْ نَعْبُدَ الأَصْنَامَ

"İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl. Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." (İbrahim 14/35)

Ayette geçen "esnam" kelimesi, "sanem" kelimesinin çoğuludur. Taberi'nin Mücahid'den naklettiğine göre:

Sanem; yontularak ve şekil verilerek yapılan put demektir.

Vesen ise; herhangi bir şekilde ortaya konan bir put anlamındadır.

Derim ki: Kimi zaman saneme "vesen" adı da verilmiştir.

İbrahim (a.s.)’ın kavmine söylediği şu ifadelerde olduğu gibi:

إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ إِفْكاً

"Ey putperestler! Siz Allah'ı bırakıp, sadece birtakım putlara (evsan) tapıyor ve aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Allah'tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O'na ibadet edin ve O'na şükredin. Siz O'na şükredin. Siz O'na döneceksiniz." (el-Ankebut 29/17)

Ancak, bir görüşe göre putlar için vesen kelimesi sanem kelimesine göre daha genel anlamda kullanılmaktadır. Bu görüş daha güçlüdür. Bunun için esnam "evsan" dır. Nitekim bu anlamda kabirler de evsan olarak kabul edilmiştir.
Bu ayet şu anlamdadır:

"Beni ve oğullarımı putlara tapanlar olmaktan uzak kıl, bizimle onların arasını uzaklaştır."

Allah (c.c.) halili İbrahim'in (a.s.) duasını kabul etmiş ve onun soyundan nebiler göndermiş, onları putlara ibadet etmekten uzak tutmuştur. Allahu teala İbrahim as’ın dilinden şirkten korkmak gerektiğini şu şekilde beyan ediyor:

"Rabbim! Onlar (putlar) insanlardan bir çoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse (onun yaptıklarına karşı) şüphesiz ki Sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin." (İbrahim 14/36)

Bu her dönemde olabilecek bir durumdur. Halkın çoğu putlara taparak sapıtırlar ve böylece Allah'ın (c.c.) bağışlaması dışında kalırlar. Gerçekten böyle bir durumdan korkmak ve sakınmak gerekir.

İbrahim et-Teymi diyor ki: "İbrahim'den (a.s.) sonra kim beladan (imtihandan) güvende olabilir ki?" (İbni Cerir, İbni Ebu Hatim)

Cahillerden başka kimse kendisini şirke düşme tehlikesinden emin göremez. Ancak rasullerin gönderiliş gayesi olan tevhid konusunda ve şirkin reddedilmesi hakkında ilmi olanlar, Allah'ın izniyle) böyle bir şirke düşmekten kurtulabilirler.

Kurratü'l-Uyun'da şunlar anlatılır:

"Allah'ın tek bir ümmet kıldığı ve haniflerin imamı olan İbrahim (a.s.), Allah (c.c.) tarafından birtakım kelimelerle imtihan edilmiş ve onları tamamlamıştı. Bunun için İbrahim (a.s.) hakkında şöyle buyrulmuştur:

"... ve Allah'a verdiği sözü yerine getiren İbrahim." (en-Necm 53/37)

Allah (c.c), İbrahim'e (a.s.) oğlunu kesmesini emretmiş, o da Rabbinin emrine sarılmıştı. Putları kırıp parçalamış, müşriklere karşı çok şiddetli bir tavır sergilemişti. Yine de 'şirke düşerim' diye çok korkardı. Çünkü şirke düşmek; putlara ibadet etmek, putlara kul-köle olmaktır. O, Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet edilmeyeceğini gayet iyi biliyordu. Bu da Allah'ın (c.c.) hidayet etmesine bağlıdır. Böyle bir şeyi başarmak kişinin kendi güç ve kuvveti dahilinde değildir.
Şirk öyle bir şeydir ki, hiç kimse bu açıdan kendisinden emin olamaz. Özellikle fazilet dönemlerinden sonra bu ümmetteki nice keskin zekalılar bile bundan kurtulamamışlardır.

İnsanlar bir çok putlar edindiler ve onlara tapınır oldular. İbrahim Halil'in (a.s.) kendisi ve oğulları adına duyduğu en büyük endişe bu idi. Ne acıdır ki, o altın çağdan sonra ümmetin çoğunluğu şirke düştü. Bir çok kabirlerin üzerine mescidler ve meşhedler yaparak onlara bir çok ibadet türlerini arzettiler. Bunu din edindiler. Bu kabirler evsan ve esnam türünden putlar ve tapınaklar haline getirildi, Nuh kavminin putları ve Lat, Uzza, Menat gibi Araplara ait putlar gibi oldu. Bu toplumun hali putperest Araplarla diğer putperest toplumlara ne kadar da benziyor. Bunların rububiyyet konusunda düştükleri şirkler ise sayılamayacak kadar çoktur.

İbrahim Halil (a.s.),kendisi ve çocukları için ciddi bir şekilde endişe duymasına sebep olan şeyi şöyle zikretmektedir:

"İbrahim şöyle demişti: "Rabbiml Bu şehri güvenli kıl. Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." (İbrahim 14/35)

Çünkü insanlar hak yoldan sapmışlar ve putperest olmuşlardı. İnsanlar ne zaman Kur'an üzerinde düşünülürse, halkın durumunu ve içine düştüğü bu büyük şirki kavrarlar. Bütün rasullerin gönderiliş gayesi de insanları bu şirkten sakındırmak, böyle bir şirke düşenleri ilahi azap ile tehdit edip uyarmak ve tevhid ehli olan kimseler için de büyük bir sevabın söz konusu olduğunu herkese haber vermektir.
Kur'an'a sırt çevirenler helak olup gitmişlerdir. Allah'ın (c.c.) emrettiklerini yapmayan ve yasakladıklarından kaçınmayanlar Allah (c.c.) tarafından gereken cezaya çarptırılmışlardır.

Allah'tan (c.c), huzuruna tevhid ile çıkmayı, İslam'da sebatı ve doğru istikamet üzere olmayı isteriz. Buna gücü yeten sadece O'dur. Çünkü güç, kuvvet ve kudret sadece yüce ve azamet sahibi olan Allah'ındır (c.c). Allah (c.c), İsa'nın (a.s.) şöyle diyeceğini haber vermiştir:

"Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Yok eğer onları bağışlarsan, elbette güçlü ve hüküm sahibi olansın." (el-Ma'ide 5/118)

Tıpkı Rasulullah'ın (s.a.v.), kavminin durumunu Allah'a (c.c.) havale etmesi gibi...
Allah (c.c.) müşriklerin bağışlanmayacağını ve bu konuda hiçbir tartışmanın geçerli olmadığını:

"Ona ne önünden ne de ardından hiçbir batıl girmez. O, hikmet sahibi ve hamd layık olan Allah tarafından indirilmiştir." (Fussilet 41/42) buyurduğu kitabında bize bildirmiştir.

Bir çok insan, kendilerine "veli" denen insanlardan oluşan dört kutup ve bunların başında da kendisine "Gavs" denilen başka bir kutup sayesinde dünyanın tüm işlerinin idare edildiğine; öldürme, diriltme, fayda ve zarar verme, rızıklandırma gibi Allah'a (c.c.) ait en belirgin hak, yetki ve özelliklerin bunların tasarrufunda olduğuna inanmaktadır. Bunlara göre alemin işleri bu sözde evliyalar meclisine arzolunur.

Bu sapık inançlara, Şa'rani'nin kitaplarında, Şeyh Debbağ'ın "el-İbriz" inde, Ticaniye tarikatına ait kitaplarda ve diğer saptırıcıların kitaplarında çokça rastlamak mümkündür. Bu kitaplarda Ebu Cehil ve onun gibilerinin bile aklına gelemeyecek çeşitli şirkler bulunmaktadır. Zira Ebu Cehil ve onun gibilerin facirlikleri bile bu kadar değildi.

أخوف ما أخاف عليكم الشرك الأصغر، فسئل عنه فقال: الرياء

RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: " Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir." " Küçük şirk nedir?" diye sordular. " Riyadır." buyurdu.

Allah (c.c), insanları hesaba çekeceği ve onları amellerine göre ödüllendirip cezalandıracağı gün şöyle buyurur:

"Dünyadayken kendilerine gösteriş yaptığınız kimselere gidin bakın, onların katında bir ceza veya mükafat bulacak mısınız?" (Yazarın şirkle ilgili olarak kısaca sunduğu ve kaynağını belirtmediği bu hadis: Ahmed, Taberani ve Beyhaki'den rivayet edilmiştir. Hadisin lafzı Ahmed'e aittir. Münziri diyor ki: "Mahmud b. Lebid Rasulullah'ı s.a.v.) görmüştür. Hadisi O'ndan duyduğu ise kanaatince sahih değildir." İbni Ebu Hatim Buhari'nin şöyle dediğini zikretmiştir: "Onun sohbeti (sahabiliği) olmuştur. İbni Abdilberr ile Hafız (İbni Hacer) da bunu tercih etmişlerdir. Sahih isnatlarla Taberani Mahmud b. Lebid'den o da Rafi b. Hadic'den rivayet etmiştir. Mahmud, (H. 96 veya 97 / M. 714 veya 715) yılında 99 yaşında vefat etmiştir)

"Sizin için en çok korktuğum şey..."

Bu sözle Rasulullah'ın (s.a.v.) ümmetine merhameti, şefkati ve acıması belirtilmiştir. Rasulullah (s.a.v.) nerde bir hayır varsa onu ümmetine göstermiş ve emretmiştir. Nerde bir şer ve kötülük varsa, onu da ümmetine haber vermiş, açıklamış ve ondan sakındırmıştır.

RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın gönderdiği her rasulün ümmetin hayrı göstermesi ve onlara bilmeleri gereken iyiliği öğretmesi bir haktır." (Müslim’in Kitabul imaret 1844’te rivayet ettiği hadisten bir bölümdür. Halifeye beyat hususunda sadakat babı 46)

Güçlü imanlarına ve ilimlerine rağmen ashap küçük şirke düşmekten hayli endişe duyuyorlardı. O halde ilim ve imanca onlardan oldukça geride olanların, özellikle de günümüz alimlerinin (!) bundan çok daha fazla korkup, endişe duymaları gerekir.

Çünkü bunlar müşriklerin de tasdik ettiği hususların ötesinde tevhidden hiçbir şey bilmiyorlar."La ilahe illallah" ihlas kelimesinin Allah'tan (c.c.) başka tüm varlıklardan ilahlığı nefyetmek anlamına geldiğini bile bilmiyorlar.

Kurratü'l-Uyun'da denir ki:

"Rasulullah (s.a.v.) ibadette Allah'ı (c.c.) birlemelerine, yalnız O'na yönelmelerine, Allah'a (c.c.) gereği gibi itaat etmelerine ve kafirlerle cihat etmelerine rağmen ashabı adına bu kadar endişe duyuyorsa, ilim ve amelce onlardan çok daha gerilerde olan kimseler nasıl endişe etmezler? Şirke düşmekten nasıl emin olabilirler? Oysa ki ashap, Rasulullah'ın (s.a.v.) kendilerini neye davet ettiğini biliyorlardı. Allah’ın kitabında bildirdiği ihlasın, şirkten ve müşriklerden uzak kalmanın ne anlama geldiğinin farkındaydılar. Buna rağmen her bakımdan onlardan çok gerilerde olan kimseler neden hiçbir endişe duymuyorlar?
Rasulullah'ın (s.a.v.) ümmetinden büyük şirke düşenler olacaktır.

Sevban'ın (r.a.) rivayet ettiği hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Nihayet ümmetimden bazı kabileler müşriklere katılacaklardır. Hatta ümmetimden kimi topluluklar putlara tapacaklardır." (Ebu Davud Fiten: 1, Tirmizi Fiten: 9, Ahmed: 4/123, 5/278, 284)

Rasulullah'ın (s.a.v.) haber verdiği şey gerçekleşmiş ve bu bela tüm İslam beldelerini sarmıştır. Muhkem ayetlere, yasaklama ve tehdit ifade eden şer'i nasslara rağmen, şirk özelliği taşıyan eylemler din edinilmiştir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, 'Allah ancak Meryemoğiu Mesih'tir.' diyenler kafir oldular. Oysa Mesih: 'Ey İsrailoğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin; kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona Cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.' dedi." (el-Ma'ide 5/72)

"... Kim Allah'ın yasaklarına saygı gösterirse bu Rabbi katında kendi iyiliğinedir. (Haram olduğu) Size bildirilenlerden başka hayvanlar size helal kılınmıştır. Pis putlardan ve yalan sözden sakının. Allah'a yönelin ve O'na ortak koşmayın. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın savurarak bir uçuruma attığı şeye benzer." (el-Hacc 22/30-31)

İşte bu bir önceki babta bahsedilen tevhidin gerçekleştitilmesidir.Eğer bu ayetler kişinin gözünü açmamış ve kendisini şirk koşmaktan uzaklaştırmamışsa, bundan sonra o kimse için yapılacak bir şey yoktur.

RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şirk, karıncanın kıpırtısından daha gizlidir." Ebu Bekir (r.a.):  "Ey Allah'ın Rasulü! Şirk, Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet etmek ve Allah (c.c.) ile birlikte başkasını çağırmak değil midir?" diye sordu.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Anası kendisini kaybedesi! Sizin içinizde şirk, karıncanın hareketinden daha sessizdir."

Hadiste şu da yer almaktadır: "Senin 'Allah ve falanca bana verdi' demen de buna dahildir. Nidd; insanın "Eğer falan kimse olmasaydı, filan kimse beni öldürürdü" demesidir." (Ebu Ya’la Müsned’inde 19-20.sf ve Durrul Mensur 4/54’te rivayet edilmiştir. Hadisin bir çok şahidi mevcuttur)

İbni Mesud'dan (r.a.) rivayet edilmiştir. RasulAllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kim Allah'a şirk koşarak ölürse Cehenneme girer." (Buhari Eyman: 19, Tefsir: 2/22, Ahmed: 1/27, 402, 462-464)

Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:

"Bu hadiste şirkten korkutma hükmü yer almaktadır. Nidd; denk, eş, benzer demektir. Kim bir ölüyü veya uzakta olan birilerini (gaibi) çağırır, ondan ümitvar olur, ondan korkarsa -ondan istekte bulunsun ya da bulunmasın fark etmez- bu, Allah'ın (c.c.) asla bağışlamayacağı bir şirktir."

Allah (c.c.) bunların şefaatçi edinilmesini haram kılmış ve bunu yapanları da şiddetle uyarmıştır. Çünkü bu ihlasa aykırıdır.

İhlas, kulun korkup endişe ettiği her şeyde yüzü ve gönlüyle Allah'a (c.c.) yönelmesi, O'ndan ümitvar olması, O'nunla yakınlık temin etmeyi beklemesi ve bunu din edinmesidir.

Bilinen bir gerçektir ki, kişi şefaatçiye yönelince ondan ister, böylece yüzünü ve kalbini Allah'tan (c.c.) başkasına çevirir, bu ise ihlasa aykırıdır. Bu konuda daha ayrıntılı açıklama şefaat bölümünde gelecektir.

İbni Kayyım (r.h.) şöyle der: "Nidd; şebih yani benzer anlamındadır. 'Falan kişi filan kişinin niddidir.' denilince filan kişinin misli, dengi ve benzeri kastedilir. Çoğulu "endad" tır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Gökten yağmur indirerek bununla sizin için ürünler çıkardı. Öyleyse bile bile Allah'a eşler koşmayın." (el-Bakara 2/21)

Allah rasulu şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a bir şeyi şirk koşmadan kavuşursa cennete girer, kim de Allaha bir şeyi şirk koşarak ölürse cehenneme girer" (Müslim, İman: 93)

Bu söz ile ibadette Allah'a (c.c.) eş ve denk tutmak kastedilmiştir. Dolayısıyla kişi denk tuttuğu şeye dua eder ve ondan medet bekler de, sonunda Cehenneme girer.

Allame İbn Kayyim rh.a diyor ki: Nidd (denk ve eş tutma) iki çeşittir:

1- İbadet çeşitlerinin hepsinde veya bir kısmında Allah (c.c.)'ya eş ve denk tutmak. Bu denk tutulan ve kendisine dua edilen, kendisinden korkulan, bir şeyler ümit edilen ve Deyyan olan Allah’ı sever gibi sevilen varlık ister taş ister insan olsun fark etmez. İşte bu bağışlanması mümkün olmayan büyük şirktir.

2- Küçük şirk türünden olanlar:

Mesela; "Allah ve sen istersen, Allah ve sen olmasaydın" türünden sözler ve basit dahi olsa gösteriş.

Adamın biri Rasulullah'a (s.a.v.):  "Allah (c.c.) ve sen dilersen..." deyince, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sen benî Allah'a denk mi tutuyorsun? Öyle deme, sadece Allah dilerse de." (İbn Mace Keffaret: 2, 13, Nesai Amelü'l-Yevm ve'l-leyl: 988, Buhari Edebü'l-müfred: 787, Ahmed: 1/214, 247, 283.)

Hadiste, Allah'tan (c.c.) başkasını çağırmanın ve ona dua etmenin şirk olduğu bildirilmiştir. Mesela, ölülerden şefaat beklemek gibi. Şefaat, yalnızca Allah'ın (c.c.) elinde olan bir husustur. Bu hususta başkasının elinde hiçbir şey yoktur.
Allah (c.c), tevhid ehlinden olup ihlas üzere ölen kimselerden büyük günah işleyenler için şefaat edilmesine izin verecektir. Şefaat bölümünde bu konu ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

(Cabir b. Abdullah b. Amr b. Haram el-Ensari es-Sülemi'dir. Kendisi ve babası -Allah (c.c.) ikisinden de razı olsun- büyük sahabilerdendir. Babasının meşhur menkıbeleri vardır.[10] Sonradan gözleri ama olmuştur. Medine'de (H. 70 / M. 689) yılından sonra vefat etmiştir. Öldüğü sırada 94 yaşında bulunuyordu)
Cabir (r.a.)'den Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Kim, hiçbir şeyi şirk koşmadığı halde Allah'a kavuşursa Cennete girer. Kim de O'na bir şeyi şirk koşmuş olarak kavuşursa Cehenneme girer." (Buhari Cenaiz: 9, Müslim İman: 150-153, Tirmizi İman: 18)

Kurtubi der ki: "Ne yaratmada ne de ibadette Allah'a (c.c.) şirk koşmazsa...
Ehli Sünnet'in üzerinde ittifak ettiği husus şudur: Bir kimse Allah'a (c.c.) hiçbir şeyi şirk koşmaksızın vefat ederse, daha önce günahları sebebi ile birtakım sıkıntılar ve azap görse de sonunda mutlaka Cennete girecektir. Fakat şirk üzere ölen bir kimse, kesinlikle Cennete giremez ve Allah'ın (c.c.) rahmetine erişemez. Ebedi olarak ateşte kalır, azabı ve cezası sürekli olur."

Nevevi de şöyle der: "Müşrikler ateşe girecek ve orada ebedi kalacaklardır. Bu hususta Kitap Ehli olan Yahudi ve hristiyanlarla putperest ve kafirler arasında fark yoktur. Bize göre inatçı kafirle, inatçı olmayan kafir arasında da bir ayrım yoktur. Yine İslam'a muhalefet edenle, ona bağlandığı halde sonradan kafir olan kimseler arasında da bir ayrım yoktur. Hepsi de ebedi cehennemliktirler. Ancak Cehennemdeki yerleri ve konumlan farklı olabilir. Çünkü Allah (c.c.) kimseye zerre ağırlığınca zulmetmez. Allah'a (c.c.) şirk koşmaksızın ölen kimse kesinlikle Cennete girecektir. Böyle biri büyük günah işlemiş ve bu halde ısrarlı iken ölmüş olsa bile, tevhid ehli olarak ölmesi sebebiyle durumu Allah'ın (c.c.) dilemesine kalmıştır. Eğer Allah (c.c.) bağışlarsa, azap görmeden Cennete girer, bağışlamazsa azap görür, sonra Cennete girer."

Bazı alimler de şöyle derler: "Cennete girmek için sadece şirki reddetmek yeterlidir. Çünkü bu tevhidin gereğidir ve aynı zamanda risaleti kabul etmeyi de içerir. Zira rasulleri inkar eden ve yalanlayan kimse Allah'ı (c.c.) da yalanlamış olur. Allah'ı (c.c.) yalanlayan da müşriktir. Bu şuna benzer: "Abdest alıp namaz kılan kimsenin namazı sahihtir." demek "Diğer şartlarıyla birlikte abdest şartını da yerine getiren" demektir. Bir kimse imanın tüm gerekleri üzerinde bulunduğu halde –icmali ve tafsili olarak- ölürse, mümin olması sebebiyle Cennete girer. Yani imanın tadı ve hazzı kalbine yerleşmişse, bunun gereği olan salih amellerin ve iyi ahlakın sahibiyse Cennete girer. Yoksa nice iman iddiası ile ortaya çıkanlar vardır ki, ne tafsili ne icmali anlamda iman taşıdığına dair hiçbir belge yoktur."
Logged

"Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?" (Zuhruf 43/5); "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum." (Gafir 40/30)
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.9 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

Tüm hakkı Allah rızası için vakfedilmiştir.
XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu! Dilber MC Theme by HarzeM